01 Mart 2004

Truva Atı Olarak Sürdürülebilir Kalkınma


Bu yazı Üç Ekoloji dergisi’nin 2. sayısında,
2004 yılının Mart ayında yayımlanmıştır.





Ümit Şahin

Bazı kabuller rahatlatıcıdır. Dünyanın durumuyla, ezilen insanlarla, çevrenin tahrip edilmesiyle ilgili düşünür ya da konuşurken, evrensel olduğunu düşündüğümüz kimi kabullerin çevresinde dolaşmak bize güven verir. Ama bazen yeni duyduğumuz bir müziğin, ya da yeni okuduğumuz bir şiirin zihnimizde yeni bir pencere açması gibi, ezberimizi bozan düşünceler de hayatımızda yeni açılımlar sağlayabilir. Sürdürülebilir kalkınmayı reddetmek, çevreye karşı duyarlık taşıyan, sosyal sorumluluk sahibi bireyler için böyle bir ezber bozma girişimi olarak görülmelidir. Ekolojistlerin, kendini yeşil kanatta görenlerin ve çevre mücadelesi verenlerin bir an önce bozmaları gereken bir ezberi, aldatıcı bir söylemi terketme çabası olarak.

Sürdürülebilir kalkınma, bambaşka yerlerden, bambaşka anlayışlardan ve birbirine rakip politik görüşlerden insanların üzerinde uzlaştığı büyülü bir anahtar sözcüğe dönüşmüş durumda: Yirminci yüzyılın bize miras bıraktığı bir tür siyasi tutkal da denebilir buna. Çevreye duyarlı olduğunu, yoksulları önemsediğini, işleri oluruna bırakmadığını ve kontrolu altına alma kararlılığında olduğunu iddia eden her siyasi hareketin, sivil toplum örgütünün, uluslararası kuruluşun, hatta sermaye çevrelerinin kendilerini sahip çıkmak zorunda hissettikleri bir söylem bu. Sizi ince eleyip sık dokumaktan kurtaran, fazla bilgi gerektirmeyen, siyasi ve teknokratik ana yataktan ayrılmanızı gerektirmeyen bir kavram karmaşası.

Bu tür bir genelleme şansının, ne kalkınmanın “nimetlerinden”, ne de çevreci olmanın sevimli popülerliğinden vazgeçemeyecek siyasi hareketler için çekici olması anlaşılabilir. Bu iki basit sözcük, size üzerinde kırk takla atabileceğiniz bir zemin sağlar. Ama aynı şeyi yeşil hareketler için, ekolojik krizi ve bunun toplumsal kökenlerini asıl çıkış noktası yapan ekolojistler için, toplum mühendisliğine, baskıya ve sosyal denetime karşı mücadele eden, bireyin özerkliğini ve kendini var etme hakkını savunan özgürlükçü akımlar için söyleyemeyiz. Sürdürülebilir kalkınma, ima ettiği tüm anlamlarıyla birlikte, başta yeşil politik hareketler için olmak üzere, tüm ekolojik ve özgürlükçü akımlar için iyice tasarlanmış, üzerinde dikkatlice çalışılmış ve düşman topraklara gönderilmiş bir Truva atı gibidir. Kapıyı açıp içeri almadan önce iyice düşünmek gerekir.

Sürdürülebilir Kalkınmayı Taşıyan Dört Söylem
Sürdürülebilir kalkınmanın popüler tanımlarının hepsi, bazı kavramları ortaklaşa kullanır. Kalkınmanın herkesin temel ihtiyaçlarını karşılama fırsatı yaratması[1], bu nedenle de en geniş anlamıyla kulanılması[2], yoksulluğun azaltılması, çevre politikalarıyla kalkınma stratejilerinin bütünleştirilmesi[3][4], gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılama hakkına en az bugünkü kuşaklar kadar sahip olması[5], insanlığın ortak çıkarları için kaynakların akılcı kullanılması[6] bunlar arasında sayılabilir. Sürdürülebilir kalkınma söyleminin bu kadar başarı ve yaygınlık kazanmasının temel nedeni, bir araya getirdiği birbirine tamamen zıt, daha doğrusu biri (kalkınma) diğerini (sürüdürülebilirlik) ortadan kaldıran iki kavramı uzlaştırma girişimini, sanki bu ikisi birbirini gerçekten destekliyormuş gibi yaparak, bunu da bilimsel bir dil ve yöntem kullanarak yapması olsa gerektir.

Sürdürülebilir kalkınmayı bir söylem olarak çözümlemeye girişirken, bu iki temel kavramı, sürdürülebilirlik ve kalkınmayı, bunlar arasındaki ilişkilerin söylemin tarihinde hangi yollardan geçtiğini ve sürdürülebilirlik gibi büyümeyi eleştirme noktasından yola çıkan bir kavramın nasıl olup da büyüme politikalarının ayağa kalkmasını sağlayan bir manivela haline getirildiğini ele alacağız. Ama önce yukarıda andığım tanımlar denizinde sivirilen ve sürdürülebilir kalkınmayı sırtında taşıyan dört yardımcı söylemin izini sürelim. Bunlar gelecek kuşaklar, doğal kaynaklar, yoksulluk ve temel ihtiyaçlar söylemleridir.

Gelecek kuşaklar söylemi ve bunun neredeyse herkesin bildiği ifadesi haline gelen “dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldığımız” sloganı, 70’li yıllardan sonra Batı düşüncesinde baskın bir yer edinmeye başladı. Temelde ahlak felsefesi alanında yapılan bir tartışma olan bugünkü kuşakların gelecek kuşaklara karşı sorumlulukları ve bugün yaşayan insanların hiç tanımadıkları ve tanımayacakları insanlara karşı ödevleri olup olmadığı sorusu daha önce pek fazla gündeme gelmiş değildi. Örneğin başlığında “gelecek kuşaklar” terimini taşayan ilk doktora tezinin tarihi 1976’dır. Felsefe yazıları indeksinde 2001 yılına kadar bu başlıkla bulunan 134 yazıdan sadece üçü 1970’den önce yazılmıştır[7]. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte daha önce hayal edilemeyecek kadar ağır sorunların ortaya çıkması, dolayısıyla gelecek kuşakların eylemlerimizden ve politikalarımızdan dolayı yara alabileceği, iyisiyle kötüsüyle gelecekte yaşayacak insanların kaderini ellerimizde tuttuğumuz ve bundan kaçamayacağımız düşüncesi giderek daha belirgin hale gelmekte ve kabul görmektedir[8].

Kavramın popülerleşmesine hiç kuşkusuz ekolojik kaygılar öncülük etmiştir. Gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımız düşüncesi 70’li yılların yeşillenmeye başlayan sosyal hareketlerinin diline temelde iki noktadan girmiştir. Bunlardan ilki, başta nükleer teknolojinin ürettiği radyoaktif atıklar olmak üzere, endüstriyel üretimin doğaya bıraktığı muazzam miktardaki atık yükünün, vadesi belirsiz uzun bir gelecek zamana kadar çevrede kalacak ve yaşama ortamını kirletecek oluşu; daha da önemlisi bu atıkların yok ettiği doğal yaşama alanlarının gelecekte yaşayacak insanlara bırakılamayacak olması kaygısıydı. Aslında bu süreç çağlardır işlemekteydi. Eski çağlarda da yok edilen ormanlar, soyu tüketilen hayvanlar olmuştu[9], ama arada farklar vardı. Birincisi, bu yok edişin genellikle kullanımla ilgili olmasıydı, atıklarla ve kirletmekle değil; ikincisi ve daha önemlisi, “zenginliklerin” gelecek kuşaklara da ait olduğu düşüncesinin henüz yer etmeniş olmasıydı. Ekoloji hareketinin modernizmi de eleştiren modernist bir hareket olarak ortaya çıkışının göstergelerinden biri de, işte bu, ahlaki sorumluluğun gelecek kuşaklara kadar (tıpkı hayvanlara ve diğer canlı türlerine doğru olduğu gibi) genişletilmesi anlayışıdır[10][11]. Bu noktada sıklıkla örnek verilen premodern bir anlayışın, köydeki bir ihtiyarın meyvesini hiç bir zaman yiyemeyeceği bir ağacı dikip her gün sulaması örneğinin, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk bilinciyle mi, yoksa doğanın içselleştirilmesi ve kullanım değerinin tamamen dışında, “can”ın bir parçası olarak görülmesi de denebilecek, bir başka algı biçimiyle mi ilgili olduğu tartışılır.

Sonuçta gelecek kuşaklara kirlenmemiş bir çevre bırakma ve kendi çocuklarımızı bile bile zehirlemekten kaçınma bilinciyle, gelecek kuşaklar söyleminin çevre korumacılık kanalıyla yeni sosyal hareketlere nüfuz ettiği ikinci nokta kısmen bağlantılıdır. Bu ikinci nokta doğal kaynaklar söyleminin işin içine girmesi ve doğal kaynakların gelecek kuşaklarla “paylaşılma” düşüncesidir, ki sürdürülebilir kalkınma söylemiyle asıl bağlantı yeri de işte burasıdır. Doğayı bir kaynak olarak görme düşüncesinin insan merkezci ve ekonomist yanı, onu ekolojist hareketlerin genelde uzak durduğu ve eleştirdiği bir düşünce haline getirmiştir. Ekolojist akımların farklı yönlerden de baksalar sonunda buluştukları ortak noktalardan biri, doğayı insanın hizmetindeki bir kaynak havuzuna indirgeyen bu yaklaşıma olan tepkidir. Kalkınmacı çevreciliğin bu düşünceyi ondokuzuncu yüzyılın doğa (ve kaynak) korumacı hareketlerinden devralarak diriltme şekli ise, kaynakları gelecek kuşaklarla birlikte kullanma zorunluluğunu gündeme getirmesidir.

Yeşil düşünsel ve politik akımların ahlaki çıkış noktalarından biri olan gelecek kuşaklara olan sorumluluklarımız düşüncesi, zarif bir manevrayla kalkınmacı çevreciliğin manifestosuna doğanın (tükenebilir) bir kaynak olduğu fikrini taşımakta aracı kılınmıştır. Bu noktada 1992 Rio Deklerasyonu’nun üçüncü ilkesini hatırlayalım: “Şimdiki ve gelecek kuşaklara kalkınma ve çevresel ihtiyaçlarını eşit olarak karşılayan kalkınma hakkı tanınmalıdır.”[12] Bunu da sık sık başvuracağımız Bruntland Raporu’ndan bir alıntıya bağlayalım: “...ekonomik kalkınmayı yanında getirecek yeni bir çağın başlayabileceğini görüyoruz. Bu çağda çevre kaynak varlığımızı sürdürebilecek ve genişletebilecek tedbirler alınabilir. (...) ...kararlı bir siyasi tutumun başlaması, çevre kaynaklarını hem insanlığın sürekli ilerlemesine hem de bekasına dönük olarak yönetmesi (şarttır). (...) ...gerek bu kuşağı ve gerekse gelecek kuşakları garantiye almak için gerekli kaynak sağlama kararlarını almanın zamanı gelmiştir.”[13]

Yoksulluk, yani kalkınmayla altedilmek istenen en büyük kötülük, kalkınma söylemi tarafından standartlaştırılmaya çalışılmaktadır. Tüm ülkelerde, tüm toplumlarda ve tüm kültürlerde tek ve “bilimsel” bir yoksulluk tanımı olması, belli bir para gelirine ve yaşam standardına ulaşamayan insan ve topluluklara yoksul denmesi, kalkınma söylemi için zorunlu bir ön koşuldur. Gustavo Esteva’nın da dediği gibi, kalkınma, azgelişmişliğin tanımlanmasıyla başlar ve kalkınma çağına girerken milyonlarca insan (tanım gereği) bir günde azgelişmiş ve yoksul hale gelmiştir.[14] Aslında yoksulluğun sayısız kültürel algı biçimi vardır ve bunlar arasındaki ortak kesen yoksunluk ya da eksiklik kavramlarıdır.[15] Tüm kültürel farklılıkları silen, farklı yaşam biçimlerinin üzerinden silindir gibi geçen kitlesel tüketim ve medya hegamonyası öylesine yaygın ve giderilmesi güç bir eksiklik ve yoksunluk durumu yaratır ki, geleneksel toplumlar için başka türlüsü düşünülemeyecek olan yaşayış biçimlerini aşmak için gerekli hale gelen araçlara ulaşmaya çalışan, yani ekonomi düzeninin kıtlık koşullarında başkalarıyla rekabet etmek zorunda kalan insanlar yoksul hale gelirler.[16] Küresel düzeyde de aynı rekabet piyasası içindeki toplumlar ve ülkeler yoksul olarak sınıflandırılırlar.

Sömürgecilik yıllarında doğanın acımasızca sömürülmesi, sömürge ülkelerde yaşayan milyonlarca insanın açlıktan ve salgınlardan kırılması, savaşlarla toplumların bütünüyle tahrip edilmesi, yarattığı dehşetin ve acıların yanı sıra yoksulluğun da sadece maddi olarak değil, algılama biçimi olarak da bu ülkelere kurtulamayacakları bir yazgı olarak yerleşmesine öncülük etmiş görünmektedir. Yoksulların kendi durumlarını nasıl algıladıkları, bütünüyle başkalarının onları nasıl algıladığı ile ilgilidir.[17] Yoksulluğun “bilimsel” standartlara oturtulması “başkalarının” kurumsallaşması anlamına da gelir. Birleşmiş Milleler ve kalkınma örgütleri, kalkındırılması gereken milyonları evrensel düzeyde atanmış ihtiyaçlarının giderilmesi zemininde ‘saptarlar’. Dolayısıyla yoksulluk, tüketilmesi mümkün hale getirilen ürünlerin kitleler tarafından talep edilmesi, ancak bu talebin karşılanamaması durumu olarak da görülebilir. Talep edilebilecek bu ürünler hazır yiyecekten asfalt yola, standart tatil paketlerinden sezaryenle doğum yapmaya kadar değişebilir ve kendilerine ulaşamayan milyonları büyük bir hızla yoksullaştırır.

Dolayısıyla kalkınmanın yayılması yoksulluğun yayılması ile, yoksulluğun yayılması yeni ihtiyaçların tanımlanması ile, yeni ihtiyaçları hak etmek temel ihtiyaçları karşılayabilmiş, yani en yoksul kategorisinden kurtulabilmiş olmakla, nihayet kaçtıkça kovalayan yoksulluk algısının hiçbir zaman eksik olmaması ve tüm dünyayı kuşatmasıyla mümkündür.

Yoksulluk, sürdürülebilir kalkınma söyleminin reddedilemez kılınmasını sağlamak için humanist ve neredeyse romantik bir temel sağlamaktadır. Gündem 21, daha önsözünün ilk paragrafında yoksulluk, açlık, hastalık, cehalet ve ekosistemlerin süregiden yıkımından bahsedip temel ihtiyaçların giderilmesi ve herkes için yaşam standartlarının geliştirilmesi için sürdürülebilir kalkınmanın şart olduğunu söylerken, çoktan tanımlanmış ve evrensel düzeyde zihinlere işlenmiş bir ihtiyaç, yaşam standardı ve yoksulluk algısına gönderme yapmaktadır.[18] Evrensel düzeyde hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hedef belirlemenin, belirlenen politikayı sürekli ve vazgeçilmez kılmasının verdiği rahatlıkla konuşmaktadır. Bruntland raporunun Sahra-altı Afrika’nın çektiği açlık ve kıtlıkları uzun uzun anlatıp sonra da dünya ekonomisinin (tabii başta Batı ülkelerinin ekonomileri olmak üzere) bir bütün olarak büyümesini önermesi, yoksulluğu da evrenselleştirecek bir mantık geliştirmeden mümkün olabilir miydi?[19] Sürdürülebilirlik kavramının yaygınlaşmasında önemli rol oynayan Büyümenin Sınırları raporunun[20] yayımlanmasından sadece 15 yıl sonra sürdürülebilirliğin ilacını büyüme olarak ilan etmek sadece kıvrak bir zekanın eseri sayılamaz; aynı zamanda yoksulluğun sürdürülebilir kılınmasının sayesindedir.

Temel ihtiyaçlar söylemi, yoksulluğun yaygınlaştırılması için önemli bir iş görür ve aslında antropolojik bir kavram olarak bilinir; dolayısıyla bilimsel bir temele oturtulur. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin[21] neredeyse genel kabul görmüş olduğu endüstriyalist toplumlarda Malinowski’nin temel ihtiyaçlar ve bunlara kültürün tepkisi olarak tanımladığı “kurumlar” da herkes tarafından bilinir ve kabul edilir.[22] Kuşkusuz hiç kimse Malinowski’nin antropolojik bir bulgu olarak ortaya serdiği ve her kültürde gerçekleştirilen değişmez yaşamsal süreçler dediği soluk almaya zorlanma, acıkma, susama, cinsel arzu, yorgunluk, iç sıkıntısı, uyuma arzusu, işemeye zorlanma, dışkılanmaya zorlanma, korku ve ağrı içtepilerinin varlığını öğrenmek gereksinimi duymayacaktır. Çünkü bunları bilir ve yaşarız. Malinowski’nin içtepilerine nasıl yanıtlar vereceğimizi de bilir, ulaşacağımız doyumu da yaşarız. Örneğin acıktığımız zaman besin alır ve doyarız, uykumuz geldiğinde uyur ve daha enerjik hale geliriz.

Bilimin başarısı, bize zaten bildiğimiz bütün bu süreçleri öğretmek değildir, bu yaşamsal süreçleri, doyurulması gereken bir ihtiyaca dönüştürecek toplumsal algının zeminini hazırlamaktır. Sonuçta Malinowski, tanımladığı yedi temel ihtiyacı, yani metabolizma, üreme, bedensel rahatlık, güvenlik, hareket, büyüme ve sağlığı, kültürel olarak biçimlendirilen yedi sistemle eşleştirir: beslenme, akrabalık, konut, koruma, faaliyet, eğitim ve sağlık bakımıyla. İktisat ve politikanın rolü bu noktada başlar: Bilimsel (antropolojik) olarak tanımlanmış ve kabul görmüş ihtiyaçları karşılayacak kurumları oluşturma ve yaşatma rolü. Aslında Malinowski de insanın teknik yoluyla ihtiyaçları kendisinin yarattığını söylemiştir.[23] Ama burada asıl sorun, olası tüm mal ve hizmet üretimini türetilen bir ihtiyaçla eşleştirmeyi başaran modern toplumun, klasik iktisatın “sınırsız ihtiyaçlara, sınırlı kaynak” teoremini (hurafe de denilebilir) kayıtsız şartsız kabul edilir hale sokmasıdır. Boyun eğilen bu kıtlık durumu, rekabeti ve kalkınmayı kaçınılmaz hale getirir.

Illich’in, ihtiyacın, zorunlulukların yasasını yıkarak insan doğasını değiştirdiğini yazmasını fazla radikal bulanlar olabilir.[24] Oysa Illich, burada kalkınmanın temel varsayımını net bir şekilde ortaya koyarak her türlü ilerleme fikrinin aslında kurgulanmış bir söylemin toprağında kök saldığını ortaya koymaktadır. İhtiyaçların evrensel düzeyde tanımlanması, kimsenin reddedemeyeceği insani edimlerin sınırını genişletmek ve tüketimi zorunlu hale getirmek için kullanılır. Örneğin temel ihtiyaç sağlık olarak tanımlandı ise, sadece bu amaçla oluşturulan sağlık kurumlarına ve ilaca olan talep değil, bu ihtiyacın karşılanması için ön koşul olarak görülen bağlantılı ihtiyaçlar da, örneğin proteinli besinler yemek, vitamin almak, hijyen, bunun için daha fazla temizlik, hatta steril ortamlar, sağlıklı vücut, bunun için spor salonları ve sayısı arttırılabilecek tüm bu örnek mal ve hizmetler talep edilir hale getirilir. Yani bütün bir sistemi ayakta tutan üretim-tüketim zincirleri ile herkesin bu mal ve hizmetlere ulaşmasını ‘hak’ haline getirmeyi amaçlayan kalkınma düşüncesi, meşruiyetini bu sınırlı sayıdaki değişmez yaşamsal süreçlerin ürettiği temel ihtiyaçların mantıki sınırlarına kadar genişletilmesinden alır.

Bruntland raporu “sürdürülebilir kalkınma herkesin temel ihtiyaçlarını karşılamayı ve herkese daha iyi bir hayatla ilgili beklentilerini tatmin etme fırsatı sağlamayı gerektirir”[25] derken açıkça olmasa da iki noktaya vurgu yapmaktadır. Rekabet zorunluluğuna ve daha iyi bir hayat diye kodlanan “endüstriyel” yaşam biçimine ulaşma bekletisinin herkes için “hak” olduğu düşüncesine: Siz de bu standartlara ulaşmayı isteme hakkına sahipsiniz. Ama elbette hepiniz ulaşamayacaksınız, bunun için rekabet edin, sisteme uyum sağlayın ve kalkınmaya çalışın. Rapor, temel ihtiyaçları karşılamanın tam büyüme potansiyeline ulaşmaya bağlı olduğunu savunur. İhtiyaçları sınırlamayı mümkün kılan bir ön kabul büyümeyi de sınırlamayı gerektirebilirdi. Ancak ihtiyaçları sınırsız kılan bir anlayış, kalkınmayı ilerleyici bir tarzda toplum bilincine yerleştirebilir.

Kalkınma
İngilizce’de tek bir sözcükle karşılanan (development) kalkınma ve gelişme, Türkçe’de birbiriyle bağlantılı da olsa iki ayrı sözcüktür. Ekonomik anlamda birbirinin yerine kullanılabilir, ama biyolojik ve bireysel gelişim için kullanılan anlamlarında kalkınmanın yeri yoktur. Her iki durum da ‘ilerleme’yi içerir, ama etimolojik olarak ‘kalkmak’ ile olan bağlantısı, kalkınma için bir sıfır noktasının varlığının gerekli olduğunu gösterir. Gelişme sözcüğünün Arapça’daki (ve Osmanlıca’daki) iki karşılığı olan ‘inkişaf’ ve ‘tekamül’sözcükleri, bir şeyin görünür hale gelecek ölçüde olgunlaşması ve evrimi anlamlarını taşır. Oysa ‘kalkınma’nın karşılığı olarak görebileceğimiz ‘terakki’ sözcüğü yine yukarı kalkma ve ilerleme anlamlarını barındırır. Dolayısıyla ‘kalkınma politikaları’ndan söz ettiğimiz zaman, toplumu durduğu noktadan yükseğe çıkarmaktan, ayağa kaldırmaktan söz etmiş ve toplumsal ilerleme düşüncesini veri almış oluyoruz.[26]

Kalkınma sözcüğünün İngilizce ve Fransızca’da, biyolojik anlamdaki gelişme, yani mükemmelleşme ile doğrudan bağlantısı, Türkçe’de de gelişme ve ilerlemeyle olan ilişkisi, söylemin politik olarak durdurulamayacak ve nihayete varamayacak bir süreç olarak görülmesiyle ve doğal bir ilerleme ve büyüme fikriyle bağlantılı olsa gerektir.[27]

Kalkınma düşüncesinin, 1949’da Truman’ın başkan olmasından hemen sonra ABD’nin yeni küresel politik tercihi haline gelmesi önemli bir noktadır[28]. Bugün neredeyse her türlü toplumsal gelişme fikriyle (“çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak”, “demokratikleşmek”, “toplumsal üretimin artması”, vb.) aynı şeymiş gibi kullanılan kalkınmacılık, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme, yani yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir politikadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra doğrudan sömürgecilik tasfiye edilmeye başlandı, ancak eski sömürgeler, yeni ulus-devletler, Batı tarafından kalkınma politikaları yoluyla uygarlaştırılmaya devam ettiler.[29] Hızla gelişen teknolojinin, yeni endüstriyel üretimin ve gelişen hizmet sektörünün Üçüncü Dünya’ya doğru yaygınlaştırılması, karşılığında da hem bu toprakların planktasyonlarla doldurularak, kereste deposu olarak, askeri amaçlarla, hatta atık deposu olarak ve başka şekillerde kullanılmaya devam edilmesi, hem de sadece politik manipülasyon ve müdahalelerle değil, Batı değerlerinin empoze edildiği eğitim, tüketim ve eğlence sektörlerinin de yaygın biçimde kullanılmasıyla, yeryüzünün neredeyse bütünü yeni bir tarzda ve kalkınma yarışının gölgesi altında sömürgeleştirildi.

1970’lerde başlayan ekonomik krizle birlikte karaya oturan bu ilk dönem kalkınmacı politikaların ayağa kaldırılması için “sürdürülebilir kalkınma” politikaları imdada yetişmiş gibi görünmektedir. Vandana Shiva’nın dediği gibi “sürdürülebilirlik, yaşamı sürdürmekle alakalıdır, ancak sürdürülebilir kalkınma genellikle kârları, çıkarları sürdürmek ve aslında yaşamsal anlamda sürdürülebilir olmayan her türlü işlem ya da süreci sürdürülebilirmiş gibi göstermek için boş vaatlerde bulunmak, hatta elden ne gelirse yapmakla alakalıdır.”[30]

Sürdürülebilirlikten, Sürdürülebilir Kalkınmaya
Sürdürülebilirlik (sustainability) sözcüğü, yaygın kullanımı oldukça yeni olan, ancak bugün pek çok farklı anlamda, hatta bazen olur olmaz kullanılan bir sözcüktür. Sözcüğün bugünkü anlamıyla kullanıma girmesi, ekolojik krizle, ekolojik yıkım kaygısıyla ve yeşil düşüncenin yaygınlaşmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Öyle ki, ekoloji hareketlerinin bu düzeyde popüler hale getirdiği başka bir kavram yok gibidir.

Sürdürülebilirlik kavramının ortaya çıkışı, elbette bir şeylerin ‘sürdürülemez’ olması kaygısının belirmesiyle bağlantılı olacaktır. Bugün belli üretim biçimleri (enerji, tarım, endüstriyel üretim vb.) sürdürülemez göründüğünde, bunların ‘sürdürülebilir’ hale getirilmesi bir alternatif olarak ortaya konuyor. Oysa orjinal anlamında sürdürülemez olan şey ‘büyüme’dir. Doğanın, ister kendi varlığı olsun, isterse bir kaynak olarak görülsün, uzun yıllar aynı değer ve zenginliğe sahip olarak kalması, yani onun kullanımı ile ilgili eylemlerin ‘devam etmesi’nin, büyümenin sürdürülmesiyle mümkün olmadığı, büyümenin sınırlarına eninde sonunda gelineceği düşüncesi, 1970’lerin başlarında bütün dünyayı şoke edecek bir sarsıcılıkta ortaya konmuştur. Sonradan çok eleştirilse, hatta yeni versiyonları hazırlanmış olsa da, Roma Kulübü’nün MIT’li bilim insanlarına hazırlattığı “Büyümenin Sınırları” raporu, ekoloji hareketlerinin gelişmesinde ve politize olmasında çok büyük önem taşır.[31]

1960’lı yıllarda çevre kirliliğine dikkat çeken ilk eserler arasında yer alan Rachel Carson’un “Sessiz İlkbahar”ı[32], Murray Bookchin’in “Sentetik Çevremiz”[33], Paul Ehrlich’in “Nüfus Patlaması”[34], Garett Hardin’in “Meraların Trajedisi”[35], Barry Commoner’in “Bilim ve Sağ Kalım”ı[36] gibi kitaplar, üretim ve tüketim biçimlerinin çevre üzerindeki etkilerine dikkati çekerek ekoloji hareketleri için gerekli zemini hazırlamış sayılabilirler. Ama bu düşüncelerin ‘ekonomik büyüme’ ve ‘kalkınma’ ile ilişkisini kuran eser “Büyümenin Sınırları” isimli rapordur. O dönemin bir grup ileri gelen entelektüeli tarafından 1968’de kurulan Roma Kulübü[37], “dünya sorunsalı” adını verdikleri sosyal, ekonomik, çevresel ve kültürel sorunları küresel düzeyde incelemek ve çözüm önerileri üretmek amacıyla ilk iş olarak söz konusu raporu hazırlatmıştır. Raporu hazırlayanlar, küresel düzeydeki beş eğilimi sanayileşmenin hızlanması, hızlı nüfus artışı, yaygın beslenme eksikliği, yenilenemez kaynakların tükenmesi ve çevrenin yıkımı olarak tanımlamışlardır.[38] Hazırladıkları bir bilgisayarlı modelleme ile farklı koşullar altında bu alanlarda beklenen değişimleri hesaplamış ve modellerinin fazlasıyla basitleştirilmiş, tamamlanmamış ve mükemmellikten uzak olduğunu da ilk başta belirtmişlerdir.

Sonuçta vardıkları nokta şöyle özetlenebilir: Eğer dünya nüfusundaki, sanayileşmedeki, kirlenmedeki, gıda üretimindeki ve kaynakların tükenmesindeki mevcut artış eğilimi değişmeksizin devam ederse, gezegendeki büyümenin sınırlarına önümüzdeki yüzyıl içindeki bir zamanda gelinecektir. En olası sonuç, nüfusun ve endüstriyel kapasitenin oldukça hızlı bir şekilde azalması olacaktır. Bu büyüme eğilimini değiştirmek ve ekolojik ve ekonomik olarak uzun bir gelecekte sürdürülebilir olan istikrarlı bir durum yaratmak mümkündür.[39]

Yeşil bakış açısının mevcut ekonomik, sosyal ve politik uygulamaların sınırları içinde formüle edilecek hiçbir teknolojik çözümün bizi sürdürülebilir bir topluma götürmeyeceği; sanayileşmiş ve sanayileşmekte olan ülkelerin hedeflediği hızlı büyümenin, uzun vadede ani bir yıkıcı etki gösterebilecek eksponansiyel bir karakter taşıdığı ve büyümeden kaynaklanan sorunlardan birini çözmenin diğer bir sorunu çözmeyebileceği, hatta ağırlaştırabileceği düşünceleri, büyümenin sınırlarıyla ilgili tezlerle yakından ilişkilidir[40]. Yetmişli yıllarda enerji üretimi, kitlesel tüketim, ihtiyaç kavramı, otomobiller, yollar, kentleşme ve nihayet bütün bir endüstriyel sistem sorgulanırken, büyümenin sıfırlanması, hatta geriye çevrilmesi düşünceleri hakim sistemi rahatsız edecek bir tonda dillendirilmeye başlanmıştır. Yeşillerin büyüme eleştirileri uzun ve ayrı bir yazı konusudur. Ancak tüm dünya ülkelerinin zengin ülkelerin tüketim kapasitesine ulaştıkları durumun kalkınmacılar için hoş, yeşiller için ise dehşet verici bir fantezi olduğunu da eklemek gerekiyor. Nitekim yeşiller, fiziksel sınırlar nedeniyle nihayete varamayacak bu büyüme idealini, toplumsal ve etik açıdan da kabul edilemez bulurlar. Örneğin dünyanın ilk yeşil partisi kabul edilen Yeni Zelanda’nın “Değerler Partisi (Values Party)”, 1960’lı yılların sonlarında kurulmuştur ve 1972’den itibaren ülkenin politik dengeleri içinde önemli bir yere sahip olurken “sıfır büyüme” fikrini politikasının temeli haline getirmiştir.[41]

Peki büyümenin sınırlarına eninde sonunda ulaşılacağı fikrini besleyen ekolojik kaygılar ve bu kaygılardan doğan sürdürülebilirlik ideali, nasıl olup da kalkınmacı bir çerçeveyle bir araya getirilmiş olabilir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için yine “Büyümenin Sınırları” raporunun yayımlandığı 1972’de gerçekleşen bir başka büyük olaya geri gitmek gerekiyor: 5-16 Haziran 1972’de Stockholm’de yapılan Birleşmiş Milletler Dünya Çevre Konferansı’na... Birleşmiş Milletler Çevre Programının (UNEP) kuruluşuna ve 5 Haziran’ın Dünya Çevre Günü olarak kutlanmasına öncülük eden konferans, Birleşmiş Milletler çatısı altında çevre konusunda yapılan ilk büyük buluşmadır.

Birleşmiş Milletler’in 1945’de kuruluşu ile Truman’ın 1949’da kalkınma çağını başlatışı neredeyse eşzamanlıdır. Uluslararası düzeni küresel düzeyde tesis etmeyi hedefleyen Birleşmiş Milletler örgütü, zamanla azgelişmişliği tanımlayan, kalkınma yoluyla ulus-devletler arasında eşitlik sağlamaya çalışan, bunun için bilgi ve para kaynaklarını harekete geçiren, uzmanları mobilize eden bir kuruluş haline gelmiştir. ABD’nin küresel düzeniyle, BM’nin küresel düzeni arasında gerilimler var gibi görünse de, BM’nin kalkınmacılığı ile ABD ve Avrupa’nın sanayileşmeyi ve tüketimi yaygınlaştırma ana temasıyla özetlenebilecek kalkınma politikaları arasında ciddi bir fark olduğu söylenemez. Dahası, BM, son yıllarda ardı ardına düzenlediği konferanslarla yönlendiriciliği had safhaya vardırmış, uluslararası düzen sağlama çabası bütün alternatif çabalar üzerinde hegamonya oluşturur hale gelerek sözde dengelemeye çalıştığı emperyal güçlerin farklı bir tondaki ortağı olduğunu iyice ortaya koymuştur.

Yine de Stockholm Konferansı zamanındaki hava bugünden oldukça farklıdır. Henüz ekonomik krizden çok ekolojik kriz ön plandadır; sık sık gelecek kuşaklar için çevrenin korunması gerektiğine vurgu yapılır; insanın çevreyi korumak için sorumluluk taşıdığından, yenilenemez kaynakların tükenmesi tehlikesinden, yenilenebilir kaynakların korunması ve geliştirilmesi gerektiğinden söz edilir. Büyümenin sınırlarıyla, nüfus artışı ve artan sanayileşmenin yarattığı kirlilik ve kaynakların tükenmesi tehdidi belirgin olarak kendini hissettirir. Kalkınmadan söz edildiğinde, gelişmekte olan ülkelerin azgelişmişlikten kaynaklanan çevre sorunlarından dem vurulur ve bu ülkelerin kalkınması gerektiği söylenir. Ayrıca sanayileşmiş ülkelere yönelik bir uyarı da dikkati çeker: “...sanayileşmiş ülkeler bütün çabalarını kendileriyle gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumu kapatmaya yöneltmelidirler. Sanayileşmiş ülkelerde çevre sorunları genellikle sanayileşmeyle ve teknolojik gelişimle ilgilidir.”[42]

Daha 1972’de Birleşmiş Milletler kalkınmayı çevre sorunlarının çözümüyle bir arada anma noktasına gelmiştir görüldüğü gibi. Ama bu durum aradan on yıl geçtikten, kapitalizmin dünya çapındaki krizi derinleştikten ve neoliberalizm yüzünü göstermeye başladıktan sonra çok daha belirgin bir hale gelecek, 70’li yıllar boyunca büyümenin sınırlandırılması fikirleri ortada dolaştıktan sonra, Birleşmiş Milletler 1983’de yeni bir komisyon, Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nu kurduracaktır. Artık çevre ve kalkınma tamamen bir arada anılmaktadır ve sürdürülebilir kalkınma söylemine giden yol açılmıştır.

Komisyon, Bruntland Komisyonu olarak da bilinir. Birleşmiş Milletler, sosyal demokrat başbakanlara dünya sorunlarının çözümü için komisyonlar kurdurma geleneğinin üçüncü örneği olarak (daha önce Brandt komisyonu Kuzey-Güney sorunları, Palme Komisyonu ise güvenlik ve silahsızlanma ile ilgilenmiştir) sosyal demokrat Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland’a Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nu kurması ve çevrenin korunması ile ilgili uluslararası gündemi belirleyecek bir rapor hazırlaması için teklif götürür. Brundtland, daha önce Norveç’te çevre bakanlığı da yapmış, BM’nin Brandt ve Palme komisyonlarında çalışmış, daha sonraki yıllarda da uzun yıllar Dünya Sağlık Örgütü başkanlığı yapacak, BM camiası için çok önemli bir kişidir. Sonuç, 1987’de yayımlanan “Ortak Geleceğimiz” başlıklı rapordur.[43]

Sürdürülebilir Kalkınmanın İcadı
Ortak Geleceğimiz, yazının başından bu yana sözünü ettiğimiz gibi, sürdürülebilir kalkınma kavramının tanımlandığı ve geliştirildiği çok önemli bir belgedir. Yoksulluğa, çevre yıkımına, ekolojik krizin küresel bir hale gelmesine yaptığı vurgularla kolay azımsanamayacak önemde argümanlarla doludur. Ancak bu kez ekonomik kriz de başlıca sorunlar arasına eklenmiştir ve artık büyümenin yarattığı çevre sorunlarından ziyade, “çevre sorunlarının ekonomik kalkınmayı kösteklemesinden” söz edilmektedir[44]. Önerilen sürdürülebilir kalkınma kavramı “çevre politikalarıyla kalkınma stratejilerinin bütünleştirilmesi için bir çerçeve sunmakta, burada ‘kalkınma’ terimi en geniş anlamda kullanılmaktadır.”[45]

Hatta “ekonomik büyüme çevreye zarar riskini her zaman yanında getirir, çünkü çevre kaynakları üzerine artan bir basınç yükler. Ama sürdürülebilir kalkınma kavramını rehber alan politika yapımcıları, büyüyen ekonomilerin kendi ekolojik kökenlerine sıkıca bağlı kalmasını, böylelikle büyümenin uzun süre devam etmesine olanak tanımasını güvence altına alacaklardır (abç).” denmektedir[46].

Tüm BM raporlarında olduğu gibi ortada sömürü diye bir şey yokmuş gibi davranılırken, raporda bazen gülünç denebilecek naiflikte cümlelere rastlanır. Örneğin rapor bir yerde “sürdürülebilir global kalkınma, nisbeten varlıklı olanların, gezegenin ekolojik imkanları çerçevesinde bir hayat tarzı edinmesini gerektirir”[47] derken, bir başka yerde “ortada kötü adamlar grubuyla, bir zarara uğrayanlar grubu olduğu sanılmamalıdır. Her insan kendi hareketlerinin başkaları üzerindeki etkilerini de dikkate alarak davransa, herkesin durumu daha iyi olurdu”[48] denmekte, sonuçta da “bizim sürdürülebilir kalkınmada ortak çıkarları tanıtmaktaki başarısızlığımız, genellikle ülkelerin içinde ve ülkeler arasında ekonomik ve sosyal adalet konusunda var olan nisbi ihmalin bir ürünüdür”[49] sonucuna varılmaktadır. Peki “nisbeten varlıklı olanlar, gezegenin ekolojik imkanları çerçevesinde” bir hayat tarzı benimseyeceklerdir de, örneğin otomobil üretimi bu ‘iyiniyet’ çerçevesinde düşürülmeli midir? Elbette rapor bu tür bir öneride bulunmaz.

Nihayet çözüm önerilerinin birinci maddesi “büyümeyi canlandırmak” olarak belirir. Canlanacak olan bu büyüme sadece azgelişmiş ülkelerin kalkınmasını amaçlıyor sanılmamalıdır. Rapor, sanayileşmiş ülkeler için %3-4’lük büyüme beklentisini de sürdürülebilir olarak değerlendirmektedir, ama nasıl olup da bu noktaya vardığı belli değildir. Tabii bunu yaparken daha az madde-yoğun, enerji-yoğun davransalar iyi olur gibi bir önerinin eklenmesidüşünülmüştür.[50] Gelinen nokta klasik kalkınmacılığın temel teziyle pek fazla fark taşımaz: “...global ekonomik büyümenin yeniden canlandırılması şarttır. Pratik açıdan bunun anlamı, hem sanayileşmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde daha hızlı bir ekonomik kalkınma, gelişmekte olan ülke mallarının piyasalara ulaşmasında daha fazla serbesti, daha düşük faiz oranları, daha çok teknoloji transferi ve hem imtiyazlı hem de ticari olarak çok daha büyük bir sermaye akımı demektir.”[51]

Son olarak “Ortak Geleceğimiz” başlıklı Brundtland Raporu’nun bütünüyle endüstriyalist bir yaklaşımla yazılmış olduğunu, dolayısıyla sürdürülebilir kalkınma söyleminin de, daha bu ‘orijinal’ kaynağından başlayarak ‘endüstriyalist’ olduğunu vurgulayacak bir alıntı yapalım: “Sanayi, modern toplumda ekonominin merkezidir ve zaruri bir büyüme motorudur. Gelişmekte olan ülkeler için, gelişme tabanlarını genişletip artan ihtiyaçları karşılamak şarttır. Sanayileşmiş ülkelere gelince, onların sanayi ötesi, enformasyona dayalı bir çağa geçmekte olduğu söyleniyorsa da, bu geçişin sanayiden gelen sürekli bir servet artışına ihtiyacı vardır. Temel insani ihtiyaçların pek çoğu ancak sanayinin sağladığı mal ve hizmetlerle karşılanabilir. Besin üretimi, giderek artan miktarlarda agrokimyasal maddeler ve makina gerektirir. Bundan başka, sanayinin ürünleri çağdaş hayat standardının maddesel tabanını da meydana getirmektedir.”[52]

Ancak henüz iki kutuplu bir dünya hüküm sürmektedir, bu nedenle neoliberalizmin yüzünü iyice göstermesi için Rio Zirvesi’ne kadar beklememiz gerekecektir.

Rio’dan Johannesburg’a
Sürdürülebilir kalkınmanın resmen icat edilmesinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu “sürdürülebilir ve çevresel açıdan sağlam bir kalkınmanın tüm ülkelerde geliştirilmesi için” bir küresel toplantı çağrısı yapmıştır. Sonuçta Stockholm Konferansı’ndan tam yirmi yıl sonra, 3-14 Haziran 1992 tarihlerinde meşhur Rio Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı toplanır. Burada sonuç olarak iki belge üretilir. Bunlar Rio Deklarasyonu ve Gündem 21’dir. Bu iki belge son derece kapsamlı içeriğiyle bugün çevreci hareketlerin kılavuzu haline gelmiştir ve çevre hareketlerini çevresinde toplayan bir uluslararası çekim merkezi oluşturmuştur. Özellikle Gündem 21’in çevreci sivil toplum kuruluşları için önemi bellidir ve çevre hareketinin radikal yönlerini törpülemekte Stockholm ile başlatılan süreç böylece nihayete varmış sayılabilir.

Rio deklarasyonu daha birinci maddesinde sürdürülebilir kalkınmadan bahseder. Üçüncü maddesinde gelecek kuşaklar için (Stockholm’den farklı olarak çevre değil) kalkınma hakkından söz edilir. Dördüncü maddede sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirebilmek için çevrenin korunmasının “kalkınma sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğu” vurgulanır.[53]

Gündem 21’in 1. kısmının 2. bölümü de son derece çarpıcıdır. Gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir kalkınmanın hızlandırılması için uluslararası işbirliğinden bahsedilirken, ticaretin liberalize edilmesi, uluslararası ticaretteki engellerin kaldırılması, korumacılığın durdurulması, tarife içi ve tarife dışı engellerin ortadan kaldırılması, özel sektörün teşvik edilmesi ve girişimciliğin önünün açılmasından söz edilir.[54] Büyümenin eleştirisiyle başlayan sürdürülebilirlik politikaları, artık neoliberal bir pozisyondan seslenmekte, buna da ‘sürdürülebilir kalkınma’ denmektedir.

Bu noktada “Kalkınma Sözlüğü”nün yazarlarından Harry Cleaver’a kulak verelim:

“Bir ideoloji olarak, sürdürülebilir kalkınma başlangıçta daha çok kendi acelesi içinde kar için satılabilir olan her şeyi mala dönüştürerek dünyayı harabeye çeviren kapitalist kalkınmanın temayülleriyle zihinleri karman çorman olanları cezbetmiştir. Sürdürülebilir kalkınma savunucularının pek çoğunun insanları doğanın kahyası olarak gören Batı gelenekleri içerisinde düşünmekte oldukları görülmektedir. (...) Maalesef, sürdürülebilir kalkınmayı öneren iyi niyetli kimseler kalkınma kavramı yerine “sürdürülebilir” kavramına takılıp kaldıkları için kendilerini araçlaşmaya açık hale getirmişlerdir. Tartışmaların çok daha önce başlamış olmasına rağmen, sürdürülebilir kalkınmanın resmi olarak benimsenmesi, neoliberal politikanın saldırıları için fırsat yaratmış olan borç krizinin başlangıcı ile aynı döneme rastlar. (...) (Brundtland Komisyonu’nun) nihai raporları sürdürülebilir kalkınmaya, kalkınma yöneticilerinin dünyasında daha fazla kabul görmesini sağlayan bir nitelik kazandırmıştır. Sürdürülemez yaklaşımları dolaylı yoldan eleştiren sürdürülebilir kalkınma kavramı Dünya Bankası gibi neoliberalizmin en dikkate değer kurumlarının politika yönelimleri içinde bile kaynaşabilme yeteneği olduğu için bu türden bir yorum farklılığına açık olduğunu kanıtlamıştır.”[55]

Rio’dan 10 yıl sonra, 2002’de yine güney yarımkürede -ki bu da kalkınmaya olan vurgunun bir başka göstergesidir- Johannesburg’da, artık adı üzerinde bir “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” toplanmıştır. Geçen sürede, 1996’da İstanbul’da yapılan Habitat 2 zirvesi, 2000’de yayımlanan Milenyum Deklerasyonu gibi konuyla ilişkili çeşitli toplantılar yapılmış, bildirgeler kaleme alınmıştır. Johannesburg’a gelindiğinde yine neoliberalizmin dili bırakılmadan, bu kez küresellşeme iyice vurgulanarak, yine gelecek kuşaklara, yoksullara, kadınlara vurgu yapılarak söylem iyice yerli yerine oturtulmuştur. Artık yeşil hareketlerin bile sürdürülebilir kalkınmayı neredeyse kendi özgün sürdürülebilirlik kavramlarıyla aynı şeymiş gibi kullandıkları bir “küresel ikna” süreci tamamlanmış olmaktadır.

Çevre ve Ekoloji Hareketlerinde ve Yeşillerde Sürdürülebilir Kalkınma Söylemi
Bütün bu genel kabul hali, sürdürülebilir kalkınma söyleminin resmi çevrecilikten yeşil politik hareketlere kadar ekoloji hareketleri yelpazesinin tümünde kendine yer bulmasını kolaylaştırmaktadır. Aslında söylem, 70’li yıllarda ağırlıklı olarak bir protesto hareketi olarak görülen ekoloji hareketlerini ‘pozitif’ diye adlandırılan bir anlayışa yöneltmekte çok kullanışlı bir araç olmuştur. Özellikle Gündem 21 belgesinin 1992’de yayımlanmasından sonra, bu dönüşümün hızlandığı ve sıradan insanların, bulundukları yerden bir şeyleri değiştirebilme inançlarını ateşlediği söylenebilir. Bu durum ‘katılım’ adı altında demokratik bir içeriğe sahip gibi görünse de, temel yönelimlerin hiçbir şekilde sorgulanamayacağı bir hareket zeminini de kabul ettirmiş olmaktadır. Hem sokaktaki insanın, hem de sağdan sola bütün politik toplumun fazlasıyla kötümser ve ‘her şeyi eleştirir, hiçbir şeyi beğenmez’ bulduğu 70’li – 80’li yıllar çevreciliği, sürdürülebilir kalkınma söylemi sayesinde kendini ‘uluslararası toplum’un bir üyesi olarak ‘küresel düşünen, ama yerel hareket eden’ örgütlü bireylerden oluşan bir harekete dönüştürmüştür. Tabii ki bu durumun, söyleme bulaşan tüm ekolojist ve çevreci akımların radikalliklerinin törpülenmesiyle sonuçlanacağını söylemek zorundayız. Artık çevre hareketleri eski ‘kötümser-fütürist’ havalarından sıyrılıp çevreyi ‘yönetmeye’ katkıda bulunmaya başlamışlardır.

Çok fazla ayrıntıya girmek gereksiz. Bugün hakim olan yaygın ve sisteme dahil durumdaki çevreciliğin büyük bir kısmı, eğer küresel ve ulusal düzeyde sorunlara genel bir alternatif dillendirme ihtiyacı duyarlarsa, sürdürülebilir kalkınmanın temel tezlerinden ve kavramlarından aksatmadan yararlanıyorlar. Protestocu yanları hala ön planda olan örgütler bile 90’ların genel eğilimine uygun olarak alternatif projeler ve raporlar üretiyor, politik kadroları ikna etmeye, kendi projelerini ciddiye aldırmaya ve uygulama programlarına dahil ettirmeye çalışıyorlar. “Devletin yapamadığını yapmayı”, böylece “boşluğu doldurmayı”, dolayısıyla devlet kurumlarının kimseyle paylaşmadığı/paylaşmayacağı iktidar düzeyleri yerine sivil toplum içinde kendilerine tesis edilmiş iktidar konumlarını işgal etmeyi ve böylece en kısa yoldan “eyleme geçmiş olmayı” tercih ediyorlar.[56]

Burada devlet sivil toplum ilişkisinden ve özünde muhalif olan ekoloji hareketlerinin toplum nezdinde sahip olmaya başladığı konumdan kaynaklanan problemler bir yana, çevreci hareketin sürdürülebilir kalkınma söylemiyle olan yakınlığının kendi silahıyla vurulma gibi bir riski barındırdığını da anımsamak gerekiyor. Bunun en çarpıcı örneği Türkiye’de ekolojist ve çevreci hareketlerin en önemli mücadele alanlarından biri olan Bergama hareketinde yaşanmıştır. Bergama’da altın madenine işletme izni vermeyen yüksek yargı kararını yok saymak için ‘bilime’ başvuran zamanın hükümeti, TÜBİTAK’a talimat vererek bir kanaat raporu hazırlattığında, madeni temize çıkartmak için uygun bir dil arayan bilim heyeti şöyle bir cümleyi gerekçe olarak kullanmayı akıl edecek kadar çevrecilerin bu yeni söyleminden haberdar olduğunu göstermiştir: “...tesisin ve aynı koşullarda benzerlerinin, çevre uyumlu ve duyarlı birer iktisadi faaliyet olarak, işletmeye geçirilmelerinin sürdürülebilir kalkınma kavramı çerçevesinde ülkemiz menfaatleri açısından uygun ve yararlı olacağı...”[57] (abç) Bu noktada hayır bu maden aslında sürdürülebilir kalkınmaya aykırı demenin fazla bir yararı olmamaktadır. Çünkü söylem gerektiğinde böyle bir doğa cinayetini haklı çıkarabilecek kadar elastik ve kalkınma merkezlidir.

Devlete gelince...Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Johannesburg zirvesi öncesinde sürdürülebilir kalkınma üzerine bir rapor hazırlamıştır[58]. Devlet Planlama Teşkilatı 6. Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndan başlayarak sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmeyi kalkınma planlamasının hedefi olarak belirlemiştir. Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı’da aynı yaklaşımın ürünüdür[59]. Nihayet Ulusal Gündem 21 çalışmalarıyla ve Yerel Gündem 21’ler oluşturularak, yurttaşları sürdürülebilir kalkınma sürecinde katılımcı kılacak politikalar benimsemiştir. Bugün sürdürülebilir kalkınma devletin ve sivil toplumun çevre sorunları bağlamında buluşmasını sağlamış görünmektedir. Çevre hareketi bir protesto hareketi olmaktan böylece ‘kurtarılmış’ olmaktadır.

Bütün bunlar ekoloji hareketlerinin bütünüyle kalkınmacı bir çizgide olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de kalkınma paradigmasını eleştirirken ekolojist bir duyarlığı da vurgulayan fikir çevrelerinin ve resmi çevrecilik ile STK hareketlerine eleştirel yaklaşan hatırı sayılır bir yeşil kesimin olduğunu biliyoruz. Dünyada da bu eleştirel yaklaşımlar, ana akımlar tarafından giderek daha fazla gölgede bırakılsalar da varlığını sürdürmektedir: Başta “Kalkınma Sözlüğü”[60] nün de yazarları Ivan Illich, Wolfgang Sachs ve Barbara Duden’in başını çektiği çevre, sosyal ekolojistler ve ekososyalistlerin önemli bir kısmı olmak üzere, radikal yeşil-ekolojist kanat. Ancak parlemento içi yeşil hareketin çoğunluğu için aynı şeyi söylemek artık giderek zorlaşmaktadır.

Bu anlamda birkaç güncel örneğe göz atmak bir fikir verebilir. 2001 yılında 70 ülkeden gelen yeşil parti temsilcilerinin oluşturduğu kalabalık bir grup tarafından yazılan “Küresel Yeşiller Bildirgesi”, yeşil politik hareketlerde bugün hakim olan dili yansıtması (ve hatta belirleyici olması) açısından önemlidir. Bildirgeye sürdürülebilir kalkınma söylemi “sızmış” gibi görünmektedir. Çok isabetli bir şekilde ‘sürdürülebilirlik’ kavramını altı ana ilke arasına alan küresel yeşiller, ekonomi ve demokrasi bağlamında sürdürülebilir kalkınma kavramını, pek de yerli yerine oturtmadan kullanmış, dolayısıyla yazım aşamasında kalkınmacı kanatlar tarafından bildirgede kavramdan bahsedilmesi bir şekilde kabul ettirilmiş gibi gözükmektedir[61]. Avrupa Yeşilleri’nin ilkeleri arasında pek fazla görünmese de, sürdürülebilir kalkıma politikaları yeşil politikanın popüler isimleri tarafından artık çok net ifadelerle savunulmaktadır. Bunun için sadece 21 Şubat 2004 günü Avrupa Yeşiller Kongresi’nde konuşan Alman Yeşilleri’nden Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in konuşmasını anımsamak bile yeterlidir. Kaldı ki kongre boyunca kavram çok sık vurgulanmış ve neredeyse Yeşiller için net bir politik tercihin sinyali verilmiştir[62].

Kapitalistler ve Sürdürülebilir Kalkınma
Çevreyle ilgili kaygıları benimsemek ve vizyonları içine yerleştirmek, bu kaygılar ne kadar evcilleştirilirse evcilleştirilsin, kapitalistler için kolay sayılmaz. Karlı yatırımlar genellikle doğaya zarar verir ve/veya toplum üzerinde bağımlılık yaratıcıdır. Dolayısıyla doğa açısından sürdürülebilirliği destekleyen bir üretim biçiminin kapitalistler tarafından tercih edilmesi pek kolay değildir. Ama bir söylem olarak sürdürülebilir kalkınma, yerine göre şirketler için son zamanlarda önemsenmeye başlayan ‘sosyal sorumluluk’ bağlamında kullanılmak için olsun, yerine göre de ‘doğal kaynakların’ tüketilmesine yönelik çevreci kaygıları yatıştırmak amacıyla olsun oldukça kullanışlıdır. Bu alanda şirketlere ‘yeşil’ bir yönetimin nasıl olacağını öğreten el kitapları oldukça yaygınlaşmaya başlamıştır. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de yapılan ve web sitesinde “Sürdürülebilir Kalkınma bir şirketin kurumsal davranış biçimini ve kimliğini dolayısı ile şirketin ulusal ve uluslararası pazarlardaki değerini ve konumunu etkiler” denen Sürdürülebilir Kalkınma Kongresi kapitalistlerin imzasını taşımaktadır.[63] Öyle görünüyor ki esnek üretimle emek sömürüsü alanında çağ atlamaya çalışan kapitalistler, sürdürülebilir kalkınmayla da doğa sömürüsü alanında çağı yakalamaya çalışıyorlar. Bu ayrı bir yazı konusudur, burada bu nedenle ülkemizden tek bir örnekle yetinelim.

Koç topluluğunun önemli şirketlerinden Aygaz, 2002’de yayımladığı “Sürdürülebilir Kalkınma Raporu”nda şirketin sürdürülebilir kalkınma vizyonunu şöyle tanımlıyor: “Aygaz’ın amacı, gelecek nesillerin sadece kârlı şirketlere değil, daha iyi şartlarda yaşanabilir bir çevreye ve daha eğitimli bir topluma sahip olmalarına katkı sağlamaktır. Ekonomik kalkınmanın, sosyal ve çevresel kalkınmayı içermediği sürece bir başarıdan söz edilemeyeceğinden hareketle Aygaz; çalışanları, yatırımcıları, müşterileri ve ülkesine ekonomik değer yaratırken, sağlıklı ve eğitimli bir toplumun gelişmesine de yatırım yapmayı bir yaşam biçimi haline getirmiştir.”[64] Burada ne denmek isteniyor olursa olsun (ki kendi bağlamlarında neyin kastedildiğini anlamak pek kolay değil, sadece gerekli bütün anahtar sözcükler kullanılmış durumda), Aygaz bir sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) üretim şirketidir ve daha fazla kar elde etmesi ve daha fazla (raporda sözü edildiği gibi) ‘sürdürülebilir’ yatırımlar yapması, daha fazla fosil yakıt tüketilmesiyle mümkündür. Bu durum orjinal sürdürülebilirlik kavramıyla çelişse de, mevcut sürdürülebilir kalkınma kavramıyla çelişmiyor olsa gerektir.

Kapitalistlerin söylemle ilişkisi konusunda bir kez daha Vandana Shiva’ya kulak verelim son olarak: “Monsanto firması ülkemdeki su sektörüne girmeye çalışıyordu ve onlara göre bu girişimleri sürdürülebilir kalkınmanın en iyi örneklerinden birisiydi. Ellerindeki koca bir kağıtta “Su kıtlığı gitgide artıyor”, diyorlardı. “Su kaynaklarının kirlenmesi çok ciddi su sıkıntısı sorunlarına neden oluyor. Görüyoruz ki bu pazara girdiğimiz takdirde garantili bir pazar elde etmiş olacağız. Sürdürülebilir bir pazar elde edeceğiz. Sürdürülebilir pazar ise sürdürülebilir kalkınma demektir.” Bu noktada neden bahsettiklerini, neyi sürdürmek istediklerini sormalıyız? Kârınızı, çıkarlarınızı mı sürdürüyorsunuz, yoksa yaşamı mı?” [65]

Alternatif Sürdürülebilirlik Hareketleri
Carolyn Merchant “Radical Ecology” başlıklı kitabında yeşil politika, sosyal ekoloji, tinsel ekoloji gibi bölümlerin yanında, ‘sürdürülebilir kalkınma’ başlıklı bir bölüme de yer veriyor. Bölümün başında ilk iş olarak Brundtland raporunun ortaya attığı sürdürülebilir kalkınma yaklaşımını “insan-merkezci ve faydacı ana akım” olarak niteledikten sonra, tabanda girişilen, derin ekoloji ve sosyalist ekolojiden etkilenen eko-merkezci ve toprak etiğine bağlı “ekolojik üretim” hareketlerini sürdürülebilir kalkınma olarak tanımlıyor. Sürdürülebilir organik tarım uygulamaları, biyolojik böcek kontrolu, restorasyon ekolojisi, biyo-bölgecilik ve yerli halkların kendine yeterliliği ile ilgilenen hareketler bu başlıkta ele alındıktan sonra, Birleşmiş Milletler’inöncülük ettiği ana-akıma yönelik eleştirilere yer vererek, bölümün sonunda kendi örneklediği tabandan gelen (grassroots) hareketleri diğer ucun statükoculuğuna karşı radikal, yapısal, toplumsal ve çevresel değişimi hedefleyen‘sürdürülebilirlik hareketleri’ olarak adlandırıyor. Merchant’a göre bu hareketler üretim koşullarını yaşamı ekolojik olarak sürdürebilecek şekildedeğiştirme potansiyele sahiptirler.[66]

Sonuç
Sürdürülebilirlik kavramının son otuz yılda aldığı yolun sonunda, kalkınmacılığı çevre kaygılarıyla birleştirmeyi beceren sürdürülebilir kalkınma söylemi, kendi içindeki bütün çelişikliğine rağmen (ve bununla başetmeyi başararak) günlük dile yerleşmiş görünüyor. Artık bu noktadan sonra kavramı kendi tercih ettiğimiz anlamı yükleyerek ve saflaştırarak kullanma şansımızın olduğu söylenemez. Kalkınma kavramını naif bir şekilde ya da merhamet duygularıyla veya kendisine karşı yapılan haksızlıkların intikamını almaya çalışır bir gözüpeklikle kullanamayız. Söylemin arkasında sistem tarafından oluşturulan muazzam birikim ve işlenmişlik bu şansı ortadan kaldırıyor. Şimdi yeşiller ve ekolojist hareketler, kendilerine ait olan sürdürülebilirlik kavramını yeniden işlemek ve kalkınma eleştirisiyle bütünleştirerek ele almak durumundadırlar. Ancak bu şekilde, eleştirdiğimiz sistemin sınırları içine kendi dilimizin bize (ve doğaya) karşı kullanılması yoluyla hapsedilmekten kurtulur ve radikal bir söylem geliştirerek sistemin gerçek alternatiflerini üretebiliriz. Bunun için sürdürülebilirlik kavramına sahip çıkmamız, ama onu öncelikle doğaya ve yaşama atfetmemiz, büyüme eleştirisine ve kendine yeterli kültürlerin kolektif yaşam alternatiflerini örnek almaya da devam etmemiz gerekiyor. Böylece eleştirdiğimiz sistemin yumuşak formunu sürdürülebilir olarak adlandırma kolaycılığından da kurtulabiliriz.

[1] Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, Ortak Geleceğimiz. Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını, Çeviren: Belkıs Çorakçı, Ankara, Ekim 1991, s. 72
[2] Ortak Geleceğimiz, s.67
[3] Ortak Geleceğimiz, s.67
[4] Rio Declaration on Environment and Development, Principle 4. Report of the United Nations Conference on Environment and Development, Rio de Jeneiro, 3-14 June 1992. United Nations publication, Sales No. E.93.I.8 and corrigenda (vols. I-III)
[5] Rio Declaration on Environment and Development, Principle 3
[6] Ortak Geleceğimiz, s.75
[7] E. Partridge, Future Generations. ‘A Companion to Environmental Philosophy’ içinde: Ed. Dale Jamieson, Blackwell Publishing, 2001, s. 377
[8] Future Generations, s.378
[9] C. Ponting, Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü. Sabancı Üniversitesi Yayınları, Çeviren: Ayşe Basçı-Sander, İstanbul, 2000
[10] H. Ünder, Çevre Felsefesi: Etik ve Metafizik Görüşler.Doruk Yayınları, Ankara, 1996, s.136-137
[11] Future Generations, s.377
[12] Rio Declaration on Environment and Development, Principle 3
[13] Ortak Geleceğimiz, s.23-24
[14] G. Esteva, Development. ‘The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power’ içinde: Ed. Wolfgang Sachs, Zed Books, 1992, s.6-25 (Bu yazının Uygar Yüzereroğlu tarafından yapılan çevirisi Üç Ekoloji’nin bu sayısında yayımlanmaktadır.)
[15] M. Rahnema, Poverty. ‘The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power’ içinde: Ed. Wolfgang Sachs, Zed Books, 1992, s.158-176
[16] I. Illich, Needs. ‘The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power’ içinde: Ed. Wolfgang Sachs, Zed Books, 1992, s.88-101 (Bu yazının Ümit Şahin tarafından yapılan çevirisi Üç Ekoloji’nin bu sayısında yayımlanmaktadır.) Bu konuda Ivan Illich’in görüşleri için ayrıca bakınız: I. Illich, Toward a History of Needs, Pantheon Books, New York, 1977 (Tüketim Köleliği adıyla, Pınar Yayınları, Üçüncü Basım, Kasım 2002, Çeviren: Mesut Karaşahan) ve I.Illich, Shadow Work, Marion Boyars, 1981)
[17] Poverty, s.160
[18] Agenda 21, The Global Partnership for Environment and Development, Preamble 1.1. United Nations publication, Sales No. E.93.I.11
[19] Ortak Geleceğimiz, s.55-68
[20] DH. Meadows, et al. The Limits to Growth. Universe Books, New York, March, 1972
[21] Abraham Maslow’un ortaya attığı ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ teorisine göre insan motivasyonu belli ihtiyaçların tatmin edilmesiyle gerçekleşir ve bir alt düzeydeki ihtiyaçlar giderilmeden bir üst düzeydeki ihtiyaçlara geçilmez. Maslow’un hiyerarşisine göre aşağıdan yukarıya göre bu ,ihtiyaç kategorileri fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, sosyal ihtiyaçlar, itibar görme ihtiyacı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır. Teorinin ortaya atıldığı özgün kaynak "A Theory of Human Motivation" 1943’de Psychological Review dergisinde yayımlanmıştır.
[22] B. Malinowski, Bilimsel Bir Kültür Teorisi. Kabalcı Yayınları, Çeviren: SaadetÖzkal, İstanbul 1992, s.96
[23] Bilimsel Bir Kültür Teorisi, s.36
[24] I. Illich, Needs. ‘The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power’ içinde: Ed. Wolfgang Sachs, Zed Books, 1992
[25] Ortak Geleceğimiz, s.72
[26] ‘Kalkınma’ ve ‘Gelişme’ sözcükleri ile ilişkili sözcüklerin anlam ve etimolojileri için şu kaynaklardan yararlanılmıştır: A. Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük, Yapı Kredi Yayınları, 1995; Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük (http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk); F. Develilioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 19. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara, 2002; S. Nisanyan, Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, Adam Yayınları, İstanbul, 2002
[27] G. Esteva, Development. ‘The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power’ içinde: Ed. Wolfgang Sachs, Zed Books, 1992
[28] bkz. G. Esteva, Development ve I. Illich, Needs
[29] F. Başkaya, Kalkınma: Bir Efsanenin Sonu. Özgür Üniversite Forumu: Sürdürülebilemez Kalkınma. Sayı:19, Temmuz-Eylül, 2002, s.7-26. Kalkınmanın çevre üzerine etkileri ve küreselleşme-kalkınma bağlantısı içiin ayrıca bkz. A. Gupta, Üçüncü Dünya Ülkelerinde Çevre ve Kalkınma, Kabalcı yayınları, Çeviren: Şükrü Alpagut, İstanbul, 1993 ve O de Riviero, Kalkınma Efsanesi, Çitlembik Yayınları, Çeviren: Ömer Karakurt, İstanbul, 2003
[30] Ü. Şahin, E. Özdemir, Vandana Shiva ile Söyleşi. Üç Ekoloji. Doğa, Düşünce, Siyaset, Sayı 1, Güz 2002, s.11
[31] DH. Meadows, et al. The Limits to Growth. Universe Books, New York, March, 1972
[32] R. Carson, Silent Spring, Penguin, 1965
[33] M. Bookchin, Our Synthetic Environment, Lewis Herber takma adıyla, 1962. akt. Murray Bookchin’inBiyografisi. M. Bokchin, Özgürlüğün Ekolojisi içinde, Ayrıntı Yayınları, 1994
[34] P. Ehrlich, The Population Bomb, Ballantine Books, New York, 1970 akt. H. Ünder, Çevre Felsefesi: Etik ve Metafizik Görüşler.Doruk Yayınları, Ankara, 1996
[35] G. Hardin, The Tragedy of the Commons, Science 162(1968):1243-48. akt. T. Önder, Ekoloji, Toplum, Siyaset, Odak yayınları, Ankara, 2003, s.98
[36] B. Commoner, Science and Survival, 1960. akt. T. Önder, Ekoloji, Toplum, Siyaset, Odak yayınları, Ankara, 2003, s.98
[37] Roma Kulübü hakkında ayrıntılı bilgi ve bugünkü çalışmaları için bkz. http://www.clubofrome.org
[38] The Limits to Growth, s.21
[39] The Limits to Growth, s.17-24
[40] A. Dobson, Green Political Thought. Routledge, London, 1992, s.73
[41] C. Spretnak and F. Capra, Green Politics, Bear and Co., Santa Fe, 1986, s.172
[42] Declaration of the United Nations Cofrence on the Human Environment, Report of the United Nations Conference on theHuman Environment, Stockholm, 5-16 June 1992. United Nations publication, Sales No. E.73.II.A.14 and corrigendum
[43] Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, Ortak Geleceğimiz. Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını, Çeviren: Belkıs Çorakçı, Ankara, Ekim 1991
[44] Ortak Geleceğimiz, s.62
[45] Ortak Geleceğimiz, s.67
[46] Ortak Geleceğimiz, s.67
[47] Ortak Geleceğimiz, s.32
[48] Ortak Geleceğimiz, s.76
[49] Ortak Geleceğimiz, s.78
[50] Ortak Geleceğimiz, s.81
[51] Ortak Geleceğimiz, s.123
[52] Ortak Geleceğimiz, s.257
[53] Rio Declaration on Environment and Development, Principles1, 3, 4
[54] Ortak Geleceğimiz, s.257
[55] H. Cleaver, Doğa, Neoliberalizm ve Sürdürülebilir Kalkınma: Charybdis ve Scylla Arasında. Özgür Üniversite Forumu: Sürdürülebilemez Kalkınma. Sayı:19, Temmuz-Eylül, 2002, s.57
[56] Çevre hareketinde Sürdürülebilir kalkınma ile ilgili ayrıntılı bir dosya için bkz. Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi, Sürdürülebilir Kalkınma Dosyası, Sayı 16, 2002
[57] İzmir 1. İdare Mahkemesinin Bergama Davası Hakkındaki Kararı http://www.izmirbarosu.org.tr/bergama/index.htm
[58] Türkiye Bilimler Akademisi, Türkiye İçin Sürdürülebilir Kalkınma Öncelikleri, Ankara, 2002
[59] Bu konuda bkz. Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye Ulusal Eylem Stratejisi ve EylemPlanı, Ankara, 1999 ve OECD, Türkiye Çevresel Başarı Raporu, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, 1999
[60] W. Sachs (ed), The Development Dictionary: A Guide to Knowledge as Power, Zed Books, 1992
[61] Küresel Yeşiller Bildirgesi 2001, Yeşillerin Uluslararası Belgeleri içinde, Çevirenler: Kadir Dadan, Ümit Şahin, İstanbul, 2003
[62] Kişisel izlenim: 4. Avrupa Yeşil Partiler Federasyonu Kongresi, 20-22 Şubat 2004, Auditorium Parco Della Musica, Roma, İtalya
[63] Kongrenin web sitesinde yer alan bilgiye göre: Kongre TEMA Vakfı, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı ve Türk İş Dünyası temsilcilerinin ortaklaşa çalışması ile The SponsorX koordinasyonunda hazırlanmışır. Ana sponsorlar Aygaz, Ak Emeklilik, Procter&Gamble. bkz. http://www.sdcongress.com
[64] Aygaz, Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, 2002
[65] Vandana Shiva ile Söyleşi, s.11
[66] C. Merchant, Radical Ecology. Routledge, New York, 1992, s. 211-234

2 yorum:

Ayşem Mert dedi ki...

Bugunse surdurulebilir kalkinma dahi yerini yonetimin ozellestirilmesine birakiyor. Kuresellesme ile politik alana sadece STK'lar degil ulusotesi sirketler de giriyor. Eskide hukumetlerin baglayici anlasmalara ulasincaya kadar uzlasmasini beklerdik, simdi baglayicilik konudisi oldu ve cogu cevre ve kalkinma rejimi gonullu katilima baglaniyor.

Soru 'yonetimi secilmemislere birakmak daha iyi bir sonuc getirir mi?' degil.
Bu gelismeleri durdurmanin bir yolu yok, yeni bir direnis sekli dusunmek gerek... aksi takdirde ekolojik dusunce ve eylemlilik tamamen notralize olacak!

Adsız dedi ki...

I still think this is the best article you've ever written. :) let's see the book now...