Bu yazı Mesele dergisinin Şubat 2007 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.
Ümit Şahin
I.
“Her gün gazete gelirdi. Başlıklara göz atardım:
‘Çernobil! Bir başarı abidesi.’
‘Reaktör yenilgiye uğratıldı!’
‘Hayat devam ediyor.’
Siyasi memurlarımız vardı, bizimle politik tartışmalar yaparlardı. Kazanmamız gerektiği söyleniyordu. İyi de kime karşı! Atoma mı? Fiziğe mi? Evrene mi? Zafer bizim için bir son değil, bir süreçti. Yaşam bir kavgadır, bir çırpınma. İşte bu yüzen seller, yangınlar ve diğer felaketleri çok seviyoruz. ‘Cesaret ve kahramanlık’ göstermek için fırsat doğuyor.”
Arkady Filin,temizlikçi.
Çernobil denince aklıma yalan geliyor. Radyasyondan da önce yalan. Bir görüntü: Önceki yıl, Çernobil’in 19. yılı nedeniyle Karadeniz dernekleri tarafından düzenlenen bir panelde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) çalışan Gül Göktepe konuşuyor. Salonda henüz hayatta olan Kazım Koyuncu da var. Gül Göktepe kurumun içinde nükleer bilgi birimi denen bir bölümün başındadır. Bir yandan da TÜRÇEK diye bir çevre derneğinin yönetiminde yer alıp Karadeniz’de bulunan çevre derneklerini bir araya getirmeyi amaçlayan fon destekli projeler yapmıştır. Gül Göktepe, yanına muhtemelen nasıl bir düzenin içinde olduklarının farkında olmayan iki tıp doktorunu da almış, Çernobil’den kaynaklanan radyasyonun Türkiye’ye hiçbir etkisi olmadığını anlatıyor, hatta konuşmasının bir yerinde aslında Çernobil’in Ukrayna ve Beyaz Rusya’ya bile fazla bir etkisi olmadığını söylüyor. Bölgede de, burada da, Çernobil’den yayılan radyoaktif parçacıklardan kaynaklandığı sanılan hastalıklar aslında radyasyon korkusundan kaynaklanan psikolojik sorunlar Göktepe’ye göre, buna da Çernobil sendromu deniyor.