Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları
Yeşil Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeşil Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2011

Seçim Bildirgelerinde "Enerji ve Çevre"

Bu yazı 10 Haziran 2011 tarihinde Bianet'te yayımlanmıştır.


12 Haziran seçimleri için siyasi partilerin yayınladığı seçim bildirgelerini çevre ve ekoloji açısından incelemek için özelikle enerji ve iklim başlıklarına bakmak gerekiyor. İsterseniz seçimin galibi olmaya aday AKP'yle en büyük rakibi CHP'ye ve bu seçimlerdeki alternatif ses olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu'na bakalım. Nükleere karşı çıkışıyla ilgi çeken Has Parti'ye de bir göz atalım.

29 Mayıs 2011

Anadolu ayakta

Bu yazı 29 Mayıs 2011'de Radikal İki'de yayınlanmıştır.

"Verimli toprakları suyun altında bırakıp, çorak topraklara su taşımaya çalıştılar." Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanlarından biri Çemişkezek taraflarından geçerken yürüyüşçüleri çadırında ağırlayan yaşlı bir göçer kadın böyle söylemiş. Anadolu’da yıllardır devam eden ve son birkaç yıldır dayanılmaz bir hal alan doğa yıkımını özetleyen izlenimlerden birisi bu. İnsanların yaşam alanlarını yok edip kentlere göç etmeye zorlamak, asıl değer kaynağı olan toprağı, suyu, ormanı ve canlı yaşamı öldürmek, sonra da insanları hasta eden bir yaşam biçimini dayatan ve doğayı daha da tahrip eden politikalarla ekonomiyi büyütmeye çalışmak. İşte yıkıcı endüstrileşme. Yaşam alanlarını atık barajlarından sızan zehirli sularla tehdit eden, güya elektrik üretmek için, ama aslında şirketleri zengin etmek uğruna vadileri kurutup suları tünellere hapseden, sadece insanların değil, bütün canlıların yaşam hakkını ihlal eden “dokunulamaz” kalkınma politikaları ya da...

15 Mayıs 2011

Tıp Dünyası Söyleşisi - "Çernobil ve Fukushima'nın yarattığı faciayı kavrayamadılar"

Bu söyleşi, TTB'nin gazetesi olan Tıp Dünyası'nın 15 Mayıs 2011 tarihli 180. sayısında yayımlanmıştır. 

Sayın Şahin, Uzun yıllardır yeşil hareketin içinde yer alan bir aktivist olarak, Türkiye’nin en ivedi çevre sorunları arasında neleri sayarsınız?

Bence artık spesifik olarak Türkiye’nin çevre sorunlarından söz edilebilecek zamanlar geride kaldı. Şu anda aşırı kalkınmacı ekonomi politikalarının, sosyal adaletsizliğin ve demokratik sistemdeki yozlaşmanın doğayı yıkıma uğratmasından ve hem ülkenin hem de gezegenin ekolojik dengelerini yok etmesinden söz etmek daha doğru olur. Bu anlamda geçmişten beri devam eden yanlış enerji, ulaşım, tarım ve istihdam politikaları açgözlü bir ekonomik büyüme ve kalkınma anlayışıyla birleşince son birkaç yıldır doğaya ve ekosisteme yönelik eskisinden çok daha şiddetli bir saldırı başladı. Bu politikaların bütününü ve yarattığı yıkımı görmek yerine klasik anlayışla hava ve su kirliliğinden, ormansızlaşmadan ve erozyondan, sulak alanların yok olmasından veya çevre mevzuatındaki yetersizliklerden söz etmek yanıltıcı olur.

03 Nisan 2011

Puzzle Portreler: Ümit Şahin (Faruk Bildirici)

Bu röportaj, Hürriyet Pazar'da 3 Nisan 2011'de, Faruk Bildirici'nin Puzzle Portreler köşesinde yayınlanmıştır.


Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, bir “Aktivist”. Hatta belki de ona “Çevre Savaşçısı” demek lazım. İklim Zirvelerine katılıyor; dergilerde, gazetelerde “Yeşil Düşünce ile ilgili yazılar yazıyor; Açık Radyo’da “Açık Yeşil” adlı bir program yapıyor; üniversitede “Çevre haberciliği” dersi veriyor. Günün kalan yarısında ise fizik tedavi uzmanı olarak çalışan bir doktor.

31 Aralık 2010

2010'dan 2011'e Ekoloji Mücadeleleri ve Basın

Bu yazı 31 Aralık 2010'da Bianet'te yayımlanmıştır.


2010'a damgasını vuran ekoloji mücadelesinin hidroelektrik santrallerine (HES) karşı verilen mücadele olduğuna kimsenin kuşkusu olduğunu sanmıyorum. Türkiye'ye özgü tuhaflıklardan biri olarak yenilenebilir enerji adı altında, hatta iklim değişikliğiyle mücadele için verilen ucuz krediler kullanılarak doğa yok ediliyor, vadiler ve dereler kurutuluyor, doğal yaşam alanları ve yerel halkın geçim kaynakları tahrip ediliyor, bu oldu bittiye karşı çıkanlar hükümet tarafından önce yok sayılmaya çalışılıyor, sonra da suçlanıyor.

26 Eylül 2010

Yoksa İstanbul için değil mi?

Bu yazı 26 Eylül 2010'da 
Radikal İki'de yayınlanmıştır.

5 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen Türkiye küçük Millet Meclisi (TkMM) toplantısında ana gündem maddesi üçüncü köprüydü. Toplantıya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın danışmanı sıfatıyla Prof. İbrahim Boz ve Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter yardımcısı İrfan Uzun da katıldı. Sorular üzerine söz alan İrfan Uzun’un söyledikleri bir itiraf olarak algılanabilir. Çünkü Uzun, köprünün İstanbul için yapılmadığını ve İstanbul’a ait bir proje olmadığını açıkça söyledi.

16 Ağustos 2010

Başbakan'a Açık Mektup: Ben O Çevreci Tiplerden Biriyim

Bu yazı Bianet'te 16 Ağustos 2010'da yayınlanmıştır.

Sayın Başbakan,
Geçen hafta, Rize İkizdere'de Cevizlik Hidroelektrik Santralı'nı açarken yaptığınız konuşmada yine çevrecilere çattınız. Enerji yatırımlarıyla ilgili bütün kararlarınızın doğru olduğuna inanmanızı anlayabiliyorum. Ancak bunu ifade etmek isterken bu ülkenin iyiliğini en az sizin kadar isteyen insanları küçümsüyor ve üste çıkmaya çalışıyorsunuz. Bu da politikalarınıza olan güveninizle ilgili soru işaretleri doğuruyor. Konuşmanızda"Bazı çevreci adı altında tipler, gruplar çıkıyor ve bu sıfatla da bu HES'lere karşı çıkıyor, her türlü enerji yatırımına karşı çıkıyor, yalan yanlış bilgilerle de kamuoyunu, vatandaşımı yanıltıyorlar." demişsiniz.

Ben o tiplerden biriyim.

04 Temmuz 2010

Çevre direnişlerinin buluşması

Bu yazı 
4 Temmuz 2010'da Radikal İki'de yayınlanmıştır.

Ekoloji mücadeleleri kavramı 90’lı yıllarda sözlüğümüze girdi. Çevreciliğin çöp toplamaktan ve ağaç dikmekten ibaret gibi gösterilmeye çalışıldığı, sürdürülebilir kalkınmanın icadıyla en kirletici şirketlerin bile çevreci ilan edildiği ve Çevre Bakanlığı’nın kurulmasıyla meselenin resmiyet kazandığı bu yıllarda, yerel çevre ve ekoloji hareketleri mücadelenin politik yanını vurgulamayı ve sisteme muhalif bir ekoloji mücadelesi geleneği yaratmayı başardı. Ekoloji mücadelelerinin doğuşunda Bergama’da siyanürlü altına karşı başlayan köylü hareketinin büyük etkisi oldu. Kendi topraklarından kendilerine sormadan altın çıkarıp zehrini bırakan şirketlerle mücadeleye girişen köylülerin yarattığı etki, benzeri yatırımların yapıldığı yerlere hızla sıçradı.

01 Temmuz 2010

Türkiye'de Çevre ve Ekoloji Hareketleri Üzerine Notlar: Aliağa Zaferinden Vatan Toprağı Söylemine

Bu yazı Birikim dergisinin Temmuz 2010 tarihli 255. sayısında "Doğayı Paraya Çevirmek" başlıklı dosya içinde yayınlanmıştır. 

Türkiye çevre hareketinde en önemli dönüm noktalarından birinin tarihi, bundan tam 20 yıl önceye, 6 Mayıs 1990'a denk gelir. Bu tarihte Aliağa termik santralı projesini protesto etmek amacıyla İzmir'i Aliağa'ya bağlayan 50 kilometrelik yol boyunca binlerce kişi ele ele tutuşmuş ve bir insan zinciri oluşturmuştu. Zamanın ANAP hükümeti Japonya'ya yaptırılacak olan Aliağa termik santralından bu eylemin yapılmasından iki gün sonra, Enerji Bakanı Fahrettin Kurt'un yaptığı açıklamaya göre “çevrecilerin baskısı nedeniyle” vazgeçmiştir.

05 Haziran 2010

Dünya Çevre Gününde Öncelik Doğanın Korunmasında

Biamag'da 5 Haziran 2010 günü yayınlanmıştır.


Her zaman tekrarlayıp durduğumuz bir gerçektir: Türkiye'nin çevre politikalarını anlamak için enerji, tarım, ulaştırma, madencilik ve sanayi politikalarına bakmalısınız. Çevre politikaları bazı ülkelerde yaşam kalitesini iyileştirmekle ve çevreyi geliştirmekle ilgili olabilir. Türkiye'de ise çevre deyince aklımıza ilk olarak doğanın ve yaşamın düşmanı olan yatırımlara karşı direnmek geliyor.

21 Haziran 2009

Kriz, Büyüme ve Türkiye – Kesin Kabuller mi, Yeşil Alternatifler mi?

Bu yazı 21-22 Haziran tarihinde yapılan Yeşil Ekonomi Konferansı'nda sunulmuştur.

1- GİRİŞ
Ekonomi üzerine eleştirel bir konuşma yapmanın en zor yanı, olmasını istediğiniz ya da olması gerektiğini düşündüğünüz durumla, olmasının mümkün olduğunu düşündüğünüz durum arasında bir seçim yapma zorunluluğu hissetmenizdir.
Birincisinin, tercihinize göre değişmekle birlikte, sizi mevcut sistemin dışında bir yere götürme ihtimali oldukça yüksektir. Bu durumda oraya nasıl gideceğinizi, ya da oraya varmanın mümkün olduğuna nasıl emin olduğunuzu tarif etmeniz gerekir. Aksi takdirde sadece eleştirmiş, şikayet etmiş, ajitasyon yapmış, hatta düpedüz hayal kurmuş olarak görülürsünüz.

19 Mart 2009

Bu son Dünya Su Forumu olabilir

Bu yazı 19 Mart 2009'da Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.


İklim, su, zehirli atık ticareti, ozon tabakası ya da genel olarak çevre íle ilgili uluslararası zirveler 1972’deki Stockholm İnsan Çevresi Konferansı’ndan beri yapılıyor. Aralarında Kyoto, Montreal, Rio gibi iyi bilinen örneklerin de olduğu çevre zirvelerinin kabul görme nedenlerinden biri, söylediklerine ve yaptıklarına yönelik itirazlar olsa da, uluslararası meşruiyetlerinin çok fazla sorun oluşturmamasıdır. Çünkü bu zirveler Birleşmiş Milletler çatısı altında, UNEP, UNFCCC gibi BM örgütleri tarafından yapılır. Zirvelerin ana gövdesini hükümetler arası görüşmeler oluşturur, üniversiteler, çeşitli uluslararası kuruluşlar ve STK’lar da zirvelere ya da zirvelerin sivil toplum ayağına yan etkinliklerle, konuşmacılarla ve standlarla katılırlar, zirveler sırasında mutlaka protestolar ve alternatif toplantılar düzenlenir.

14 Şubat 2009

Alternatif su forumu, iklim değişikliği ve su politikaları

Bu konuşma 14 Şubat 2009'da İstanbul Sütlüce Kongre Merkezi'nde yapılan Dünya Su Forumu Sivil Toplum Diyalogu toplantısında yapılmıştır. Bu konuşmanın kısaltılmış hali 6 Mart 2009 tarihli Birgün gazetesinde de yayınlanmıştır.

Alternatif Su Forumu Nedir?

İstanbul’da 20-22 Mart 2009 tarihlerinde Uluslararası Alternatif Su Forumu yapılacak. Bu alternatif forum, Dünya Su Konseyi, DSİ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ tarafından 16-22 Mart’ta düzenlenecek olan 5. Dünya Su Forumu’na alternatif olarak çalışmalar yapan “Suyuma Dokunma Kampanyası” tarafından organize ediliyor.

01 Ekim 2007

Yoksulluk Söylemini Yıkmak



Bu yazı Üç Ekoloji'nin 2007'de çıkan 6. sayısında "Yoksullukla Mücadele mi, Zenginlikle Mücadele mi?" başlıklı dosya kapsamında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin

Yoksulluğun asıl nedeninin zenginlik olduğunu söylemek hala popüler bir görüş sayılmaz. Zenginlik, ulaşılmak istenen bir ideal, yoksulluk, bütün kötülüklerin anası gibi görülürken, kolay da değil bu. Oysa yoksul oldukları için hayatları acı ve yoksunluk içinde geçen büyük insan topluluklarının bu durumdan kurtulmaları için belki de önce oluşturulmuş bulunan ve inatla sürdürülen yoksulluk söyleminin yıkılması, önce zenginlik ve refah kavramlarının kazandığı olumlu tınının yeryüzünden silinmesi gerekiyor.

Bir Sivil Toplum Teması Olarak Çevrecilik: Ekoloji Hareketlerinin Siyaset Dışına İtilmesi


Bu yazı Sivil Toplum dergisinin Ekim-Aralık 2007 tarihli 20. sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin

Çevrecilik, sivil toplum “domain”inin doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Sivil toplum mücadelesinin onlarsız düşünülemeyeceği üç alanın çevre, insan hakları ve kadın sorunları olduğu konusunda kimsenin kuşkusu yoktur. Aynı şekilde siyaset de, iktidar ilişkileri, mülkiyet ve genel olarak ekonominin alanına girdiği kabul edilen meseleler (para politikaları, sanayi, tarım, yatırımlar, vb.) çevresinde döner.
Ortaya çıkan bu ilginç dikotomi, sivil toplum mücadelesinin “yetki” alanına giren konuları siyasetin uçlarına sürükler. İnsan hakları meseleleri daha çok iktidar mücadeleleri bağlamında siyaseti etkilerken, kadın hakları için ve çevre sorunlarına karşı verilen mücadeleler, iktidar sahipleri ve klasik sağ ve sol siyasetçiler tarafından, kendi politik önceliklerinin son sıralarında da olsa, en azından söylem düzeyinde içselleştirilmeye ve böylece etkisiz kılınmaya çalışılır. İktidar ilişkileri ve mülkiyet hakkında konuşmak ise sivil toplum mücadelesinde yer alan çoğunluk tarafından “siyasete bulaşmak” olarak etiketlendirilerek dışlanır.

07 Temmuz 2007

Sürdürülebilir Kalkınma Diyene Oy Vermeyin!

Bu yazı 7 Temmuz 2007 tarihli Bianet'te yayınlanmıştır.


Bundan 35 yıl önce yayımlanan ve yeşil politik hareketlerin doğumuna öncülük etmiş araştırmalardan biri olan "Büyümenin Sınırları" raporu bir grafikle açılır. Herhangi bir olaydan kaygı duyma, ya da yaklaşan bir tehlikeye karşı tepki gösterme düzeyini gösteren grafikte yatay eksen zamanı, düşey eksen merkezinde bir birey olarak sizin olduğunuz, sorunu ilgilendiren kişilerin yaygınlığını gösterir. Yani iki eksenin kesiştiği sıfır noktasına en yakın olay, yarın olacak ve sizi en çok etkileyen olaydır.

08 Haziran 2007

Renksiz Çevrecilikten, Yeşil Çeşitliliğe


Bu yazı 8-9 Haziran 2007'de yapılan Çevre Politikaları konulu TMMOB Çevre Sempozyumu'nda tebliğ olarak sunulmuş ve tam metin olarak kongre kitabında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Türkiye’de çevre hareketlerinin ve yeşillerin ortaya çıkışında ilginç bir eş zamanlılık vardır. Çevre sorunlarının “siyasetinin” teknik bir mesele gibi ele alındığı, çevrecilikle politik mücadelenin ortaklığının inşa edilmesi gerektiğinin sanıldığı bir dönemde bu tarihi biraz hatırlamak gerekiyor. Türkiye çevre mücadelesinin tarihöncesi, seksenli yılların öncesine rastlar. Hava kirliliğine karşı kurulan dernekler, Kuzey Amerika’nın 19. yüzyıl milli park hareketlerine benzer bir doğa korumacılığın ortaya çıkışı, iş sağlığına yönelik çalışmalar ve benzeri faaliyetler bu “tarihöncesi” dönem için anılabilir. Ama bu, seksenlerden önce bir çevre mücadelesi olduğu anlamına gelmez. Canlı toplumsal ve politik mücadeleyi tank paletleriyle ezen 12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki politik canlanış dönemi, çevre hareketlerinin de doğuşuna tanıklık etmiştir.

01 Ağustos 2006

Kıyamet alametleri


Bu yazı Varlık dergisinin Ağustos 2006 tarihli 1187. sayısında yayınlanmıştır.

Ümit Şahin

Yaşadığımız dünyada, yarattığımız uygarlık içinde, her şeyin daha iyiye gittiğine, hiç olmazsa gidebileceğine inanıyor musunuz? İlerleme, gelişme, daha iyiye ve güzele evrilme, dönüşüm, birbirini izleyen devrimler... Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle de yirminci yüzyılın başlarında, ilerlemeye ve teknolojik gelişmelere duyulan hayranlığın konstrüktivizm gibi sanat akımları doğurduğuna, Bauhaus’da olduğu gibi sanatı teknikle birleştirerek demokratikleştirmek gibi iyimser fikirlerin bütün dünyayı etkisi altına aldığına, devrimci fikirlerin politikayı aşıp sadece edebiyatı ve sanatı da değil, bilim felsefesini, mimariyi, tıbbı ve hayatın her alanını etkilediğine inanmak bugün zor geliyor. Nazım Hikmet 1958’de “kendi kendimizle yarışmadayız gülüm / ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı / ya da dünyamıza inecek ölüm” diyordu, hala ölü yıldızlara hayat götürebilmek umudunu koruyarak, felaket beklentisini sadece bir uyarı olarak saklamayı hala becerebilerek. Oysa dünyamız uzunca bir süredir, kriz, çöküş, yozlaşma, yıkım, kapana kısılma, felaket, çözümsüzlük gibi sözcüklerin çokça kullanıldığı bir dilin etkisi altında. Kıyamet alametleri mi yaşadıklarımız?

Küresel bir ekolojik krizden sözetmeye başlamamızın üzerinden çok uzun süre geçmedi. Şöyle de diyebiliriz: Ekolojik krizle oldukça geç yaşlarda yüzleşen bir kuşak hala dünyada yaşayan insan nüfusunun belirleyici kısmını oluşturuyor. Çoğunluğu oluşturan genç kuşaklar ekolojik krizin içine doğdular, ama bu şimdilik birşeyi değiştirmiyor. Tıpkı dünya savaşlarını tam ortasında yaşayan kuşakların kıtlığın, şiddetin, yıkımın ne olduğunu daha iyi bilmesi, savaş sonrası kuşakların bu konularda daha kayıtsız olabilmesi gibi, bizden hemen sonraki kuşak da küresel ısınmanın ve gezegeni belki de yaşanmaz hale getirecek krizin ne olduğunu bizim hiçbir zaman farkına varamayacağımız kadar yakıcı bir şekilde anlayacak. Ama bütün bu kayıtsızlığımız, krizin sürekli hale geldiği bir döneme girmiş olduğumuz gerçeğini gizleyemiyor. Ekolojik kriz artık kapıda değil, kriz derinleşiyor ve biz o kadar da farkında değiliz. Bunun bilgi veya algıyla, ağır biçimde etkilenip etkilenmemekle, hatta belki politik olup olmamakla çok ilgisi var; ama belki, bu krizin nasıl görünür hale getirildiğiyle de ilgisi var.

İnsanlığın ekolojik krizin farkına varmaya başlaması 60lı yıllarda oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımdan kurtulmaya çalışan Batı dünyası, kayıp bir kuşağın yarattığı depresyonu ekonomik büyümeyle silmeye ve kapitalizm kendisine savaş sonrası yıkıntılarından bir ivme yaratmaya çalışırken, kısa sayılabilecek bir sürede yeni bir krizin içine düştü. Yeni kriz dalgasının başlangıcı genelde 1973 petrol şokuyla özdeşleştirilse de, aslında felaket ve çöküş beklentisi daha önceden kendini göstermeye başlamıştı.

Daha 1960’larda yazılan ve dünyanın artan insan nüfusunu kaldıramayacağı düşüncesini vurgulayan kitapların en ünlüsü “Nüfus Bombası” adını taşıyordu[1]. Aynı yıllarda uzaydan fotoğrafları çekilmeye başlanan yerküre, sınırlı kaynakları kendine yetmeyen ve insanların kendi atıklarının içinde boğulma tehlikesi geçirdiği bir “uzay gemisine” benzetiliyordu[2]. 1972’de yayımlanan ve eldeki kaynakların ekonomik büyümeyi desteklemesinin olanaksızlaşmaya başladığı tezi üzerine kurulu “Büyümenin Sınırları” isimli Roma Kulübü raporu, kaynakların hızlı tükenişiyle ekonomik büyümenin ve sürdürülebilirliğin tehlikeye girmesinin, yirmibirinci yüzyılın sonlarına doğru ağır bir çöküş getirebileceği uyarısını yapıyordu[3]. İngiltere’de yine 1972’de yayımlanan ve yeşil politikanın yolunu açan Edward Goldsmith’in ünlü kitabının adı bile “Hayatta Kalmak için Kılavuz’ idi[4]. Hayatta kalmak için mi? Demek ki sonumuz yakındı. Ortada yaklaşan bir felaket, yüzleşmek zorunda kalacağımız bir tür toplu yıkım tablosu vardı.

Ekoloji hareketleri bu tuhaf kıyamet söyleminden doğdu denebilir. Çevre hareketlerinin topluma yönelik uyarılarının dozu arttıkça, söylem kıyamet uyarılarına daha da yaklaşır örneğin. Peki ama kim inanır kıyamete, ya da kim kaçınmak ister kıyametten? Kıyamete inananlar onu en çok özleyenler değil midir? Bütün bir Yahudi-Hıristiyan eskatolojisi, hatta Müslümanlar’ın aynı gelenekten gelen, ama çok daha orta yolcu bir hal alan yeniden doğuş beklentisi kıyamet fikrinden beslenmiyor mu? Yoksa bu yüzden mi dörtnala ekolojik krizi derinleştirmeye devam ediyoruz? Kıyamet özlemi mi bizi yöneten?

***

Seküler bir düşünüş biçimine sahip olanların kıyamete yüklediği anlamın dinsel bir dilin geçerli olduğu dönem ve yerlerde yaşayanlardan farklı olduğu kesindir. Kıyamet “dünyanın sonunun” gelmesi olarak bilimselleştirilirse, yaklaşık 5 milyar yıl sonra güneşin ölecek (ya da sönecek) olması, hatta entropinin hızlanmasıyla evrenin bir süre sonra kendi içine çökecek veya ısı ölümüne uğrayacak olması nihai kıyamet olarak görülebilir. Büyük bir asteroidin dünyaya çarpması ya da dünyanın yörüngesini değiştirecek çapta beklenmedik bir kozmik olay bir başka “bilimsel” kıyamet senaryosu olarak anlaşılabilir. Giderek daha geri dönülmez bir hal almaya başlayan küresel ısınmanın dünyayı üzerinde yaşanamaz bir hale getirecek olması da bu ikinci tür beklenmedik senaryolara az çok benzetiliyor, üstelik iklim değişikliğinin belli bir eşiğin aşılmasıyla çok kısa bir sürede gerçekleşebilecek olması öngörüsü, yani ani iklim değişikliği, kıyamet senaryolarına çok daha benzer bir tabloyu gündeme getiriyor. Gerçekten de iklim değişikliği ve ekolojik kriz kıyametin yanı adı mı oluyor? Hayatta kalmak için yapmamız gerekenleri kabul etmek için daha ne kadar bekleyeceğiz?

Kıyamet günü, Kuran’da yazılanlara bakılırsa, ansızın gelecektir ve zamanını sadece Allah bilir: “Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O size ancak ansızın gelecektir."[5]

İslam geleneği, kıyametin birdenbire kopacağını, kıyamet alametlerinin ortada olacağını, ama onları herkesin göremeyeceğini, kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ve kıyametle birlikte, yaşamış tüm insanların yattıkları yerden kalkıp sorguya çekileceklerini, sevaplarının ve günahlarının tartılacağını söylüyor. “Kıyamet'in kopması bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır.”[6] Üstelik “belki de kıyamet yakında gerçekleşir.”[7] Bu yüzden inanmış bir müslüman için kıyamet, Kuran’da da söylendiği gibi[8] belki korkulan bir şeydir, ama aslında Allah katına çıkılacak zamandır da. Kıyametin ne zaman kopacağını tartışmak bile yasak olduğuna göre[9], inanmış bir müslüman için, ya da dinsel referanslara hakim olmasa da, bu gelenekten geldiği için aslında algıları bu dilin içinde belirlenen birisi için, küresel ısınma ya da ekolojik krizin kıyamet metaforu içinde tartışılması bir şey ifade edebilir mi? Aslında kıyamet, bu kadar insan yapımı, alametleri bu kadar ortada, önlenmesi bu kadar “mümkün” bir olgu olabilir mi? Geleneğe göre böyle olması zor görünüyor.

Kıyamet söyleminin Yahudi-Hıristiyan yazınında çok daha önemli ve belirleyici olduğu söylenebilir. Ya da en azından İslam, kıyamet kurgusunu bu yazından, diğer çoğu ögeler gibi, biraz daha esnek, ya da yarım yamalak almıştır denebilir. Kıyametin, özellikle Hıristiyan yazınındaki yeri, Hıristiyanlığın yayılması sürecinde belirleyici önemdedir. Eski Ahit’te “Göklerin Tanrısı hiç yıkılmayacak, başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek” denirken[10], kuşkusuz yeni bir Yahudi krallığından, yani çok daha dünyevi bir krallıktan yola çıkılıyordu. Ama bu, İncil’deki “Tanrının Krallığı” için hiç de önemsiz bir referans noktası sayılmaz. Yeni Ahit’in son kitabı olan Yuhanna’nın Vahiyler Kitabı (Apokalips), kıyametin yakın olduğuna dair esinlerden oluşan bir metin olarak Hristiyanlığın ilk yüzyılındaki havayı yansıtır.

Birinci yüzyılda kıyamet her an beklenen bir olaydır. İncil’de İsa’ya atfedilen sözler arasında bile, havarilerine siz bu dünyadan göçüp gitmeden dünyanın sonu gelecek dediği bulunur. Apokaliptik yazının asıl metinleri arasında asıl dört İncil’den de önemlileri, Tarsuslu Pavlus’un ve Yuhanna’nın metinleridir. Pavlus birinci yüzyılda, 50 yılları civarında Hıristiyanlığın bir din haline gelmesine neden olan asıl öncü havari ya da aziz olarak, Hıristiyanlara evlenmemelerini öğütlerken, bunu dünyanın sonunun yakın olduğu müjdesine bağlar. Dünyanın sonuna az kalmıştır, İsa geri gelecektir, bu yüzden köleler köle kalmalıdır, toplumsal düzeni değiştirmeye çalışmak boştur, kıyamet o kadar yakındadır[11]. İlk Hıristiyan topluluklar kendi yaşam süreleri içinde kıyametin geleceğine ve İsa’nın ikinci gelişini göreceklerine o kadar iman etmişlerdir ki, zaman geçip dünyanın sonu gelmeyince ve İsa ortada görünmeyince, aslında “apokaliptik” bir inanca sahip olan kilise, inanç yapısında değişikliğe gitmeye gerek görmüş, kıyamet beklentisini yayanlar Roma tarafından sapkın ilan edilmeye başlanmıştır. Çünkü Tanrının Krallığı, kilisenin düzeni sayesinde zaman içinde yavaş yavaş kurulacaktır artık. Kıyametin gelmesini beklemek kilisenin amaçlarına hizmet etmemektedir.

Hıristiyanlığın ilk yüzyılındaki bu apokaliptik inanç, yani iman edenlerin kıyameti göreceklerine, dolayısıyla hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmalarının gerekmediğine dair bu inanç, biraz ironik bir şekilde bu dünyaya çocuk getirmek doğru mudur tartışmalarını düşündürüyor insana. Öyle bir tarihsel ve kültürel hegamonya ki bu, toplumsal bellek aynı söylemi, çarpıtarak da olsa yeniden üretiyor. Kıyamet beklentisinin vazgeçilmez çekiciliği, şimdi de savaşlar ve ekolojik kriz üzerinden işliyor. Oysa bugün insan eliyle yaratılan bu yıkım tablosu, hiç de Mesih’in geleceğine dair bir umudu barındırmıyor içinde. Bu kadar keskin bir yokoluş öngörüsüne de kıyamet denemez herhalde.

***

İncil’deki Petrus’un ikinci mektubu işleri biraz belirsizleştirir, bir gün müdür, bin yıl mı, belirsizdir kıyametin gelmesi beklenen süre, tıpkı Kuran’daki belirsizlik gibi; ama sonunda kıyamet gelecek ve yeni düzen kurulacaktır: “Şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl ve bin yıl bir gün gibidir. Bazılarının gecikmiş saydığı gibi Rab, vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor. Ne var ki, Rab'bin günü hırsız gibi gelecek. O gün gökler büyük bir gürültüyle ortadan kalkacak, maddesel öğeler yanarak yok olacak, yer ve yeryüzünde yapılmış olan her şey yanıp bitecek. Her şey bu şekilde yok olacağına göre, sizin nasıl kişiler olmanız gerekir? Tanrı'nın gününü bekleyip o günün gelişini çabuklaştırarak kutsallık içinde yaşamalı ve Tanrı yolunu izlemelisiniz. O gün gökler yanarak yok olacak, maddesel öğeler şiddetli ateşte eriyecektir. Ama biz Tanrı'nın vaadine göre, doğruluğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz.”[12]

İncil’in en ilginç bölümlerinden biri sayılan Yunanna’nın Vahyi’ne dönersek, buradaki Tanrının Krallığı fikrinin yüzyıllar boyunca Batı’nın Yahudi-Hıristiyan kültür temellerini beslediğini söyleyebiliriz. Yunanna’nın Vahyi, savaşlarla, kıtlıklarla, depremlerle, salgın hastalıklarla, ejderhalarla dolu bir metindir. Deccal gelir, yalancı peygamberle beraber dünyada bir tiranlık düzeni kurar, dünyaya hükmeder. Ta ki, kıyamet gelene, İsa beyaz atının üzerinde geri dönüp Tanrının Krallığı’nı ve yeni Kudüs’ü kurana dek. Birinci yüzyılın sonlarında yazılan Vahiy bölümü, Yeni Ahit’te olmasına rağmen Eski Ahit’teki Kudüs tapınağını yıkan Babil Krallığı’na göndermeler yaparak, ikinci tapınağı yıkan ve Yahudileri Filistin’den süren Roma’ya karşı tanrının zaferinin ilan edilmesiyle ilgilenir. Son zamanlarda dünya için gereğinden fazla önemli hale gelen bu yorum, Batı’da, özellikle de ABD’de son derece kritik konuma yükselen köktenci Evangelist Hristiyan mezheplerin, köktenci Yahudilerle birlikte ciddi ciddi Kudüs’ü kurtarıp üçüncü tapınağı kurma ve böylece kıyameti ve İsa’nın ikinci gelişini sağlama alma çabalarına kaynaklık ediyor. Dünyayı kana bulayan, Ortadoğu’da ve dünyada bütün dengeleri İsrail devletinin ve ABD’nin çıkarlarına göre çizen bu dinsel yorum, temelini bu apokaliptik inançta buluyor. Kendileri Deccal’e çok daha benzeyen bu insanlar, Kudüs’ü kurtarıp Tanrının Krallığı’nı kurmaya çalışıyorlar. Bu zihniyetteki bir yönetici eliti, dünyanın sonunu getirmesinden korktuğumuz küresel ısınma ve ekolojik kriz karşısında birşeyler yapmaları için uyarmak bir hayli ironik kaçıyor, tabii hala bunun için çaba harcayan kaldıysa.

Apokaliptik inancın Batı kültürü içindeki yansımalarını daha derinlemesine incelemek ilginç olabilirdi, özellikle de Haçlı seferlerinden Müntzer’in köylü isyanlarına, hatta binyılcılıktan felaket filmlerine kadar apokaliptik vizyon Batı kültürünün içine bir şekilde bu kadar işlemişken. Ama ekolojik kriz ve küresel ısınma, kıyamet alametleriyle özdeşleştirilen işaretlerini, popüler dile bu şekilde tercüme edilmeyi hak etmeyecek kadar net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu işaretlere biraz daha yakından bakarsak gelmekte olanın kıyamet falan olmadığını, bizi ve bizden sonraki kuşakları beklemekte olanın kıyamet fikrine içsel bir tür kurtuluş umudu değil, üzerinde yaşamanın gittikçe güçleşeceği bir gezegen olduğunu görürüz. Dünyanın sonu gelmeyecek, hatta büyük ihtimalle insanlığın sonu da. Ama yoksullardan, ezilenlerden, yaşam şartlarını adapte etme yeteneği kısıtlı yer ve koşullarda yaşayanlardan başlamak üzere, dünya insanlar için giderek daha zor ve çetrefil bir yer haline gelecek. Olanak yaratanların çevrelerinde ördükleri surların duvarlarını tahkim ettikleri, bilim ve teknolojinin hep naif bir şekilde umulduğu gibi insanlığın değil, genelde olduğundan da fazla egemenlerin yaşamlarını sürdürmelerine hizmet ettiği “zor zamanlar” bizi bekliyor. Kıyamet tanrının işidir, ekolojik kriz insanlığın marifeti. Kıyamet yargı günüdür, Mesih’in döneceği umududur; ekolojik kriz umudun tükendiği, insanın mahkum olduğu doğayı kaybettiği nokta. Mesih’in mi dönmesi gerekiyor, yoksa insanlık mı geriye çekilmek zorunda?

***

İnsanın doğayı kendi dışında tanımlamasının ve ondan kopmasının üzerine, metalaşan doğanın intikamı geldi. Atmosferdeki karbondioksit miktarının sanayi devrimine kadar sabit kalıp, sonra bugüne dek neredeyse sabit bir hızla artması, bu artışın da dünyanın sıcaklığını giderek hızlanan bir şekilde yükseltmesi, bilimsel bir gerçek olmanın da ötesinde ilginç bir gösterge. İnsanlığın kurduğu sistem, dünya üzerinde yaşayan insan sayısının daha az olmasını tercih ediyor gibi görünen, ama sayısı kontrol edilemez biçimde artan bu insanların tümünün mümkünse aynı miktarda ve mümkün olduğu kadar çok mal ve hizmet, tabii bu arada petrol, kömür, su ve toprak tüketmesi gerektiğini savunan bir garip rasyonalite taşıyor. Doğanın kendisi tüketilirken, görünümleri de tüketiliyor, doğanın görünümlerini üretmek için bir yandan da doğayı daha fazla tüketmeniz gerekiyor. Bu tüketim döngüsü, herşeyin doğadan geldiği, insanın doğanın bir parçası olduğu düşüncesini bile aynı tüketim kültürünün motoru haline getirmeyi başarıyor. Ekolojik kriz, öylesine içimize işlemiş bir düzenin ürünü ki, krizi gerçekten farketmek ve krizin nedenlerini anlayabilmek, ancak sistemin dışına çıkmakla mümkün hale geliyor. Öte yandan insanın dünyadaki varlığının sorun kaynağı olduğunu savlayan görüşler giderek yaygınlık kazanıyor: Çünkü içine düştüğümüz durumun kendi seçimimiz olduğunu görmek istemiyor, bu içgörüden kaçınmak için her yolu deniyoruz.

Tıpkı kıyametin tanrının sorumluluğunda olması ve ekolojik krizin kıyametle özdeşleştirilmesinin böyle açık bir çarpıtma riski taşıması gibi, suçlunun “insan olma durumu” olarak gösterilmesi de, insanlığın seçim yaptığı, dolayısıyla tuttuğu yolun yanlışlığından kaynaklanan bir sorumluluk sahibi olduğu gerçeğini gizlemeye yarıyor. Tüketim üzerine kurulu bir düzende, insanlığın kalkınmaya, endüstriye ve ilerleme kültüne iman etmiş çoğunluğu, yine bir kurtarıcı beklentisi üzerine kurulu binlerce yıllık köklü bir yarı dinsel, zihinsel iklim içinde kendi geleceğinin sorumluluğunu almaktan kaçmaya devam ediyor. Oysa insan, yarattığı düzenle, yaptığı seçimle ve kendisi için oluşturduğu ahlaki yapının yardımıyla herşeyin nasıl geldiyse öyle gitmesini garanti altına almaya çalışıyor. Elbette soyunu sürdürebilmek, ama bir yandan da kurduğu egemenlik yapılarını, rolleri ve tabi olma durumunu sürdürebilmek için olumsallığı reddediyor.

Oysa böyle olmak zorunda değildi. Ekoloji, bize kaçınılmaz olanı gösteriyor. Hiçbir şeyin bedelsiz olmadığını, doğaya yaptığımız her etkinin, belli bir direnç ya da esneklikle, ama eninde sonunda bir yanıtla bize geri döneceğini. Kaçınılmaz olan ne evrenselleşen Batı uygarlığının gereksindiği zihinsel durum, ne üretim biçimleri, ne de dünyanın içine yuvarlandığı kriz durumu. Kaçınılmaz olan, insanlığın bir yerde kendi seçimlerini terse çevirme istencini göstermek durumunda kalacak olması. Bu seçimi hızlı yapmak, yani entellektüel ve politik bir dönüşümü hızlandırmak, krizin öncelikli olarak vurduğu geniş kitleler için önem taşıyor. Yoksa eninde sonunda doğayı bu yoğunlukta ve hızda sömürmenin dünyayı yaşanamayacak bir yer haline getireceği, iklimin değiştiği, insanın kaynak olarak görmeye alıştığı doğanın tükenmeye yüz tuttuğu bir zaman, tıpkı birinci yüzyılda kıyameti çok yakında bekleyen kuşakların düşündüğü gibi, bizim kuşağımız için de belki bizim, belki bizden sonrakilerin görebileceği kadar yakın. Söylenmesi sevimsiz de olsa, geriye dönmekten başka pek bir seçenek görünmüyor. Çünkü mevcut seçeneklerin hiçbiri, bu endüstriyel-teknolojik tüketim düzeninin sürdürülebilir olduğu varsayımından yola çıkamaz.

Bu yaşadıklarımız, ekolojik kriz, küresel ısınma ve doğanın kaybedilmesi kıyamet alametleri değil. İnsanlık geri çekilmeyi bilmek zorunda, doğanın üzerinde kurduğu tiranlıktan vazgeçmek, uzlaşmak ve geri çekilmek. Kıyamet gelmeyecek, çünkü tanrı çoktan vazgeçti. İnsanlık belki kendinden vazgeçmemeyi seçebilir.


[1] Paul R. Ehrlich, Population Bomb, 1968

[2] Kenneth E. Boulding, The Economics of the Coming Spaceship Earth, 1966

[3] DH Meadows et al., Limits to Growth, 1972

[4] Edward Goldsmith et al., The Blueprint for Survival, 1972

[5] Ar’af Suresi 187, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[6] Nahl Suresi 77, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[7] Ahzab Suresi 63, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[9]İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.” Şura Suresi 18, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[10] Daniel, Bap 2, Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit

[11] Pavlus’un Korintoslulara Birinci Mektubu, Bap 7, Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit

[12] Petrus’un İkinci Mektubu, Bap 3, Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit

13 Temmuz 2006

Petrol Bağımlılarına Damardan BTC!

Işıl Sarıyüce ile birlikte...

Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattının açılışı nedeniyle yazılıp 13 Temmuz 2006'da "kurdele kesilirken" Bianet'te yayımlanmıştır.


Uzun diplomatik çabalardan sonra ve büyük tantanalarla Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı bugün (13 Temmuz) açılıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Bush'un, Avrupalı ve Asyalı devlet başkanları ve bakanların, tüm petrol şirketleri temsilcilerinin davet edildiği açılış törenine katılım, beklenenin çok altında kaldı.

05 Haziran 2006

Kader Birliği

Bu yazı 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle 3 Haziran 2006 Cumartesi tarihli Biamag'da yayımlanmıştır.


Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesini Bursa’nın Keles ilçesine, onları da İstanbul’un çok yakınında bulunan Gebze Dilovası’na bağlayan ortak bir yan var. Bir anlamda kader birliği de denebilir buna; yani her üç yerde de yaşayan insanların sağlık ve geleceğinin “çevresel” diye adlandırılan bir baskı veya tehdit altında olmasına.