Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2009

Küresel Eylem Manifestosu

Bugün dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor - Aktivizm hayaleti. 


Yirminci yüzyıl küresel kapitalizmin kurumlarına karşı küresel hareketin güçlendiği büyük eylemlerle kapandı.

Küresel aktivizm geçtiğimiz on yılda Seattle'dan Kopenhag'a kadar sokakları doldurarak, yaratıcı kampanyalar örgütleyerek, dünyanın dört bir köşesinde aynı anda harekete geçmeyi başararak yeni bir mücadele biçimi yarattı. Küresel eylem günlerinden sosyal forumlara, internet üzerindeki yeni örgütlenme biçimlerinden herkesin katılımına açık hareketli yapılara kadar farklı alanlara ve özelliklere sahip yeni bir aktivizm doğdu.

01 Nisan 2009

Tarihsel İnsanlık Durumu Üzerine Tezler

Bu yazı Üç Ekoloji'nin 2009'da çıkan 7. sayısında yayınlanmıştır.


“Evrenin düzeni basittir. Su akar, ağaçlar biter, çiçekler açar, taşlar öylece durur, zaman geçer, ot büyür, deniz yükselir ve çekilir, mevsimler değişir ve geri gelir, Dünya döner, güneş parlar, ölüm canlıları ele geçirir, yaşam doğar, Tanrı susar, hayvanlar ilerler; elma ağaçları elma, ayakkabı tamircisi ayakkabı, besteciler müzik verir. Evrenin düzeni karmaşıktır. Su akar, ağaçlar biter, taşlar öylece durur, zaman geçer, deniz yükselir, Tanrı susar... Basit ile karmaşık, soyut ile somut gibi birbirinin yüzleridir.”
Armand Farrachi[1]

TEZ 1 –
Tarihsel insanlık durumu zamanla ve mekanla sınırlı değildir.
Tarihsel insanlık durumu insan türünün uzun tarihi boyunca genelleşmiş ve doğallaşmış bir durumu ifade eder. İnsanlığın zaman içinde sınırlı anlara tekabül eden birey ve topluluk hikayeleri, evrimle birlikte uzun bir tarih oluşturur. Bu tarihin belli bir amaca yönelik olduğu, ya da önceden tasarlanmış ve kurgulanmış olduğu söylenemez, ancak değişen zamandaki hareketi bütünlüklü bir anlam ve anlatı yaratır. Tarihsel insanlık durumu, bu bütünlüğe dışarıdan bakıldığında farkedilen bir anlamdır. Temel nitelikleri sadece bir insan bireyi için değil insan toplulukları için de çok uzun süreler için geçerliliğini korumuş olması ve insanlığın bütününü (yaşayacak bir ortamın varolmasını garanti altına almak ve türün devamlılığı anlamında) kalıcı olarak tehlikeye atmamış olmasıdır.

01 Ekim 2007

Yoksulluk Söylemini Yıkmak



Bu yazı Üç Ekoloji'nin 2007'de çıkan 6. sayısında "Yoksullukla Mücadele mi, Zenginlikle Mücadele mi?" başlıklı dosya kapsamında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin

Yoksulluğun asıl nedeninin zenginlik olduğunu söylemek hala popüler bir görüş sayılmaz. Zenginlik, ulaşılmak istenen bir ideal, yoksulluk, bütün kötülüklerin anası gibi görülürken, kolay da değil bu. Oysa yoksul oldukları için hayatları acı ve yoksunluk içinde geçen büyük insan topluluklarının bu durumdan kurtulmaları için belki de önce oluşturulmuş bulunan ve inatla sürdürülen yoksulluk söyleminin yıkılması, önce zenginlik ve refah kavramlarının kazandığı olumlu tınının yeryüzünden silinmesi gerekiyor.

01 Ağustos 2006

Kıyamet alametleri


Bu yazı Varlık dergisinin Ağustos 2006 tarihli 1187. sayısında yayınlanmıştır.

Ümit Şahin

Yaşadığımız dünyada, yarattığımız uygarlık içinde, her şeyin daha iyiye gittiğine, hiç olmazsa gidebileceğine inanıyor musunuz? İlerleme, gelişme, daha iyiye ve güzele evrilme, dönüşüm, birbirini izleyen devrimler... Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle de yirminci yüzyılın başlarında, ilerlemeye ve teknolojik gelişmelere duyulan hayranlığın konstrüktivizm gibi sanat akımları doğurduğuna, Bauhaus’da olduğu gibi sanatı teknikle birleştirerek demokratikleştirmek gibi iyimser fikirlerin bütün dünyayı etkisi altına aldığına, devrimci fikirlerin politikayı aşıp sadece edebiyatı ve sanatı da değil, bilim felsefesini, mimariyi, tıbbı ve hayatın her alanını etkilediğine inanmak bugün zor geliyor. Nazım Hikmet 1958’de “kendi kendimizle yarışmadayız gülüm / ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı / ya da dünyamıza inecek ölüm” diyordu, hala ölü yıldızlara hayat götürebilmek umudunu koruyarak, felaket beklentisini sadece bir uyarı olarak saklamayı hala becerebilerek. Oysa dünyamız uzunca bir süredir, kriz, çöküş, yozlaşma, yıkım, kapana kısılma, felaket, çözümsüzlük gibi sözcüklerin çokça kullanıldığı bir dilin etkisi altında. Kıyamet alametleri mi yaşadıklarımız?

Küresel bir ekolojik krizden sözetmeye başlamamızın üzerinden çok uzun süre geçmedi. Şöyle de diyebiliriz: Ekolojik krizle oldukça geç yaşlarda yüzleşen bir kuşak hala dünyada yaşayan insan nüfusunun belirleyici kısmını oluşturuyor. Çoğunluğu oluşturan genç kuşaklar ekolojik krizin içine doğdular, ama bu şimdilik birşeyi değiştirmiyor. Tıpkı dünya savaşlarını tam ortasında yaşayan kuşakların kıtlığın, şiddetin, yıkımın ne olduğunu daha iyi bilmesi, savaş sonrası kuşakların bu konularda daha kayıtsız olabilmesi gibi, bizden hemen sonraki kuşak da küresel ısınmanın ve gezegeni belki de yaşanmaz hale getirecek krizin ne olduğunu bizim hiçbir zaman farkına varamayacağımız kadar yakıcı bir şekilde anlayacak. Ama bütün bu kayıtsızlığımız, krizin sürekli hale geldiği bir döneme girmiş olduğumuz gerçeğini gizleyemiyor. Ekolojik kriz artık kapıda değil, kriz derinleşiyor ve biz o kadar da farkında değiliz. Bunun bilgi veya algıyla, ağır biçimde etkilenip etkilenmemekle, hatta belki politik olup olmamakla çok ilgisi var; ama belki, bu krizin nasıl görünür hale getirildiğiyle de ilgisi var.

İnsanlığın ekolojik krizin farkına varmaya başlaması 60lı yıllarda oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımdan kurtulmaya çalışan Batı dünyası, kayıp bir kuşağın yarattığı depresyonu ekonomik büyümeyle silmeye ve kapitalizm kendisine savaş sonrası yıkıntılarından bir ivme yaratmaya çalışırken, kısa sayılabilecek bir sürede yeni bir krizin içine düştü. Yeni kriz dalgasının başlangıcı genelde 1973 petrol şokuyla özdeşleştirilse de, aslında felaket ve çöküş beklentisi daha önceden kendini göstermeye başlamıştı.

Daha 1960’larda yazılan ve dünyanın artan insan nüfusunu kaldıramayacağı düşüncesini vurgulayan kitapların en ünlüsü “Nüfus Bombası” adını taşıyordu[1]. Aynı yıllarda uzaydan fotoğrafları çekilmeye başlanan yerküre, sınırlı kaynakları kendine yetmeyen ve insanların kendi atıklarının içinde boğulma tehlikesi geçirdiği bir “uzay gemisine” benzetiliyordu[2]. 1972’de yayımlanan ve eldeki kaynakların ekonomik büyümeyi desteklemesinin olanaksızlaşmaya başladığı tezi üzerine kurulu “Büyümenin Sınırları” isimli Roma Kulübü raporu, kaynakların hızlı tükenişiyle ekonomik büyümenin ve sürdürülebilirliğin tehlikeye girmesinin, yirmibirinci yüzyılın sonlarına doğru ağır bir çöküş getirebileceği uyarısını yapıyordu[3]. İngiltere’de yine 1972’de yayımlanan ve yeşil politikanın yolunu açan Edward Goldsmith’in ünlü kitabının adı bile “Hayatta Kalmak için Kılavuz’ idi[4]. Hayatta kalmak için mi? Demek ki sonumuz yakındı. Ortada yaklaşan bir felaket, yüzleşmek zorunda kalacağımız bir tür toplu yıkım tablosu vardı.

Ekoloji hareketleri bu tuhaf kıyamet söyleminden doğdu denebilir. Çevre hareketlerinin topluma yönelik uyarılarının dozu arttıkça, söylem kıyamet uyarılarına daha da yaklaşır örneğin. Peki ama kim inanır kıyamete, ya da kim kaçınmak ister kıyametten? Kıyamete inananlar onu en çok özleyenler değil midir? Bütün bir Yahudi-Hıristiyan eskatolojisi, hatta Müslümanlar’ın aynı gelenekten gelen, ama çok daha orta yolcu bir hal alan yeniden doğuş beklentisi kıyamet fikrinden beslenmiyor mu? Yoksa bu yüzden mi dörtnala ekolojik krizi derinleştirmeye devam ediyoruz? Kıyamet özlemi mi bizi yöneten?

***

Seküler bir düşünüş biçimine sahip olanların kıyamete yüklediği anlamın dinsel bir dilin geçerli olduğu dönem ve yerlerde yaşayanlardan farklı olduğu kesindir. Kıyamet “dünyanın sonunun” gelmesi olarak bilimselleştirilirse, yaklaşık 5 milyar yıl sonra güneşin ölecek (ya da sönecek) olması, hatta entropinin hızlanmasıyla evrenin bir süre sonra kendi içine çökecek veya ısı ölümüne uğrayacak olması nihai kıyamet olarak görülebilir. Büyük bir asteroidin dünyaya çarpması ya da dünyanın yörüngesini değiştirecek çapta beklenmedik bir kozmik olay bir başka “bilimsel” kıyamet senaryosu olarak anlaşılabilir. Giderek daha geri dönülmez bir hal almaya başlayan küresel ısınmanın dünyayı üzerinde yaşanamaz bir hale getirecek olması da bu ikinci tür beklenmedik senaryolara az çok benzetiliyor, üstelik iklim değişikliğinin belli bir eşiğin aşılmasıyla çok kısa bir sürede gerçekleşebilecek olması öngörüsü, yani ani iklim değişikliği, kıyamet senaryolarına çok daha benzer bir tabloyu gündeme getiriyor. Gerçekten de iklim değişikliği ve ekolojik kriz kıyametin yanı adı mı oluyor? Hayatta kalmak için yapmamız gerekenleri kabul etmek için daha ne kadar bekleyeceğiz?

Kıyamet günü, Kuran’da yazılanlara bakılırsa, ansızın gelecektir ve zamanını sadece Allah bilir: “Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O size ancak ansızın gelecektir."[5]

İslam geleneği, kıyametin birdenbire kopacağını, kıyamet alametlerinin ortada olacağını, ama onları herkesin göremeyeceğini, kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ve kıyametle birlikte, yaşamış tüm insanların yattıkları yerden kalkıp sorguya çekileceklerini, sevaplarının ve günahlarının tartılacağını söylüyor. “Kıyamet'in kopması bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır.”[6] Üstelik “belki de kıyamet yakında gerçekleşir.”[7] Bu yüzden inanmış bir müslüman için kıyamet, Kuran’da da söylendiği gibi[8] belki korkulan bir şeydir, ama aslında Allah katına çıkılacak zamandır da. Kıyametin ne zaman kopacağını tartışmak bile yasak olduğuna göre[9], inanmış bir müslüman için, ya da dinsel referanslara hakim olmasa da, bu gelenekten geldiği için aslında algıları bu dilin içinde belirlenen birisi için, küresel ısınma ya da ekolojik krizin kıyamet metaforu içinde tartışılması bir şey ifade edebilir mi? Aslında kıyamet, bu kadar insan yapımı, alametleri bu kadar ortada, önlenmesi bu kadar “mümkün” bir olgu olabilir mi? Geleneğe göre böyle olması zor görünüyor.

Kıyamet söyleminin Yahudi-Hıristiyan yazınında çok daha önemli ve belirleyici olduğu söylenebilir. Ya da en azından İslam, kıyamet kurgusunu bu yazından, diğer çoğu ögeler gibi, biraz daha esnek, ya da yarım yamalak almıştır denebilir. Kıyametin, özellikle Hıristiyan yazınındaki yeri, Hıristiyanlığın yayılması sürecinde belirleyici önemdedir. Eski Ahit’te “Göklerin Tanrısı hiç yıkılmayacak, başka halkın eline geçmeyecek bir krallık kuracak. Bu krallık önceki krallıkları ezip yok edecek, kendisiyse sonsuza dek sürecek” denirken[10], kuşkusuz yeni bir Yahudi krallığından, yani çok daha dünyevi bir krallıktan yola çıkılıyordu. Ama bu, İncil’deki “Tanrının Krallığı” için hiç de önemsiz bir referans noktası sayılmaz. Yeni Ahit’in son kitabı olan Yuhanna’nın Vahiyler Kitabı (Apokalips), kıyametin yakın olduğuna dair esinlerden oluşan bir metin olarak Hristiyanlığın ilk yüzyılındaki havayı yansıtır.

Birinci yüzyılda kıyamet her an beklenen bir olaydır. İncil’de İsa’ya atfedilen sözler arasında bile, havarilerine siz bu dünyadan göçüp gitmeden dünyanın sonu gelecek dediği bulunur. Apokaliptik yazının asıl metinleri arasında asıl dört İncil’den de önemlileri, Tarsuslu Pavlus’un ve Yuhanna’nın metinleridir. Pavlus birinci yüzyılda, 50 yılları civarında Hıristiyanlığın bir din haline gelmesine neden olan asıl öncü havari ya da aziz olarak, Hıristiyanlara evlenmemelerini öğütlerken, bunu dünyanın sonunun yakın olduğu müjdesine bağlar. Dünyanın sonuna az kalmıştır, İsa geri gelecektir, bu yüzden köleler köle kalmalıdır, toplumsal düzeni değiştirmeye çalışmak boştur, kıyamet o kadar yakındadır[11]. İlk Hıristiyan topluluklar kendi yaşam süreleri içinde kıyametin geleceğine ve İsa’nın ikinci gelişini göreceklerine o kadar iman etmişlerdir ki, zaman geçip dünyanın sonu gelmeyince ve İsa ortada görünmeyince, aslında “apokaliptik” bir inanca sahip olan kilise, inanç yapısında değişikliğe gitmeye gerek görmüş, kıyamet beklentisini yayanlar Roma tarafından sapkın ilan edilmeye başlanmıştır. Çünkü Tanrının Krallığı, kilisenin düzeni sayesinde zaman içinde yavaş yavaş kurulacaktır artık. Kıyametin gelmesini beklemek kilisenin amaçlarına hizmet etmemektedir.

Hıristiyanlığın ilk yüzyılındaki bu apokaliptik inanç, yani iman edenlerin kıyameti göreceklerine, dolayısıyla hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmalarının gerekmediğine dair bu inanç, biraz ironik bir şekilde bu dünyaya çocuk getirmek doğru mudur tartışmalarını düşündürüyor insana. Öyle bir tarihsel ve kültürel hegamonya ki bu, toplumsal bellek aynı söylemi, çarpıtarak da olsa yeniden üretiyor. Kıyamet beklentisinin vazgeçilmez çekiciliği, şimdi de savaşlar ve ekolojik kriz üzerinden işliyor. Oysa bugün insan eliyle yaratılan bu yıkım tablosu, hiç de Mesih’in geleceğine dair bir umudu barındırmıyor içinde. Bu kadar keskin bir yokoluş öngörüsüne de kıyamet denemez herhalde.

***

İncil’deki Petrus’un ikinci mektubu işleri biraz belirsizleştirir, bir gün müdür, bin yıl mı, belirsizdir kıyametin gelmesi beklenen süre, tıpkı Kuran’daki belirsizlik gibi; ama sonunda kıyamet gelecek ve yeni düzen kurulacaktır: “Şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl ve bin yıl bir gün gibidir. Bazılarının gecikmiş saydığı gibi Rab, vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor. Ne var ki, Rab'bin günü hırsız gibi gelecek. O gün gökler büyük bir gürültüyle ortadan kalkacak, maddesel öğeler yanarak yok olacak, yer ve yeryüzünde yapılmış olan her şey yanıp bitecek. Her şey bu şekilde yok olacağına göre, sizin nasıl kişiler olmanız gerekir? Tanrı'nın gününü bekleyip o günün gelişini çabuklaştırarak kutsallık içinde yaşamalı ve Tanrı yolunu izlemelisiniz. O gün gökler yanarak yok olacak, maddesel öğeler şiddetli ateşte eriyecektir. Ama biz Tanrı'nın vaadine göre, doğruluğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz.”[12]

İncil’in en ilginç bölümlerinden biri sayılan Yunanna’nın Vahyi’ne dönersek, buradaki Tanrının Krallığı fikrinin yüzyıllar boyunca Batı’nın Yahudi-Hıristiyan kültür temellerini beslediğini söyleyebiliriz. Yunanna’nın Vahyi, savaşlarla, kıtlıklarla, depremlerle, salgın hastalıklarla, ejderhalarla dolu bir metindir. Deccal gelir, yalancı peygamberle beraber dünyada bir tiranlık düzeni kurar, dünyaya hükmeder. Ta ki, kıyamet gelene, İsa beyaz atının üzerinde geri dönüp Tanrının Krallığı’nı ve yeni Kudüs’ü kurana dek. Birinci yüzyılın sonlarında yazılan Vahiy bölümü, Yeni Ahit’te olmasına rağmen Eski Ahit’teki Kudüs tapınağını yıkan Babil Krallığı’na göndermeler yaparak, ikinci tapınağı yıkan ve Yahudileri Filistin’den süren Roma’ya karşı tanrının zaferinin ilan edilmesiyle ilgilenir. Son zamanlarda dünya için gereğinden fazla önemli hale gelen bu yorum, Batı’da, özellikle de ABD’de son derece kritik konuma yükselen köktenci Evangelist Hristiyan mezheplerin, köktenci Yahudilerle birlikte ciddi ciddi Kudüs’ü kurtarıp üçüncü tapınağı kurma ve böylece kıyameti ve İsa’nın ikinci gelişini sağlama alma çabalarına kaynaklık ediyor. Dünyayı kana bulayan, Ortadoğu’da ve dünyada bütün dengeleri İsrail devletinin ve ABD’nin çıkarlarına göre çizen bu dinsel yorum, temelini bu apokaliptik inançta buluyor. Kendileri Deccal’e çok daha benzeyen bu insanlar, Kudüs’ü kurtarıp Tanrının Krallığı’nı kurmaya çalışıyorlar. Bu zihniyetteki bir yönetici eliti, dünyanın sonunu getirmesinden korktuğumuz küresel ısınma ve ekolojik kriz karşısında birşeyler yapmaları için uyarmak bir hayli ironik kaçıyor, tabii hala bunun için çaba harcayan kaldıysa.

Apokaliptik inancın Batı kültürü içindeki yansımalarını daha derinlemesine incelemek ilginç olabilirdi, özellikle de Haçlı seferlerinden Müntzer’in köylü isyanlarına, hatta binyılcılıktan felaket filmlerine kadar apokaliptik vizyon Batı kültürünün içine bir şekilde bu kadar işlemişken. Ama ekolojik kriz ve küresel ısınma, kıyamet alametleriyle özdeşleştirilen işaretlerini, popüler dile bu şekilde tercüme edilmeyi hak etmeyecek kadar net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu işaretlere biraz daha yakından bakarsak gelmekte olanın kıyamet falan olmadığını, bizi ve bizden sonraki kuşakları beklemekte olanın kıyamet fikrine içsel bir tür kurtuluş umudu değil, üzerinde yaşamanın gittikçe güçleşeceği bir gezegen olduğunu görürüz. Dünyanın sonu gelmeyecek, hatta büyük ihtimalle insanlığın sonu da. Ama yoksullardan, ezilenlerden, yaşam şartlarını adapte etme yeteneği kısıtlı yer ve koşullarda yaşayanlardan başlamak üzere, dünya insanlar için giderek daha zor ve çetrefil bir yer haline gelecek. Olanak yaratanların çevrelerinde ördükleri surların duvarlarını tahkim ettikleri, bilim ve teknolojinin hep naif bir şekilde umulduğu gibi insanlığın değil, genelde olduğundan da fazla egemenlerin yaşamlarını sürdürmelerine hizmet ettiği “zor zamanlar” bizi bekliyor. Kıyamet tanrının işidir, ekolojik kriz insanlığın marifeti. Kıyamet yargı günüdür, Mesih’in döneceği umududur; ekolojik kriz umudun tükendiği, insanın mahkum olduğu doğayı kaybettiği nokta. Mesih’in mi dönmesi gerekiyor, yoksa insanlık mı geriye çekilmek zorunda?

***

İnsanın doğayı kendi dışında tanımlamasının ve ondan kopmasının üzerine, metalaşan doğanın intikamı geldi. Atmosferdeki karbondioksit miktarının sanayi devrimine kadar sabit kalıp, sonra bugüne dek neredeyse sabit bir hızla artması, bu artışın da dünyanın sıcaklığını giderek hızlanan bir şekilde yükseltmesi, bilimsel bir gerçek olmanın da ötesinde ilginç bir gösterge. İnsanlığın kurduğu sistem, dünya üzerinde yaşayan insan sayısının daha az olmasını tercih ediyor gibi görünen, ama sayısı kontrol edilemez biçimde artan bu insanların tümünün mümkünse aynı miktarda ve mümkün olduğu kadar çok mal ve hizmet, tabii bu arada petrol, kömür, su ve toprak tüketmesi gerektiğini savunan bir garip rasyonalite taşıyor. Doğanın kendisi tüketilirken, görünümleri de tüketiliyor, doğanın görünümlerini üretmek için bir yandan da doğayı daha fazla tüketmeniz gerekiyor. Bu tüketim döngüsü, herşeyin doğadan geldiği, insanın doğanın bir parçası olduğu düşüncesini bile aynı tüketim kültürünün motoru haline getirmeyi başarıyor. Ekolojik kriz, öylesine içimize işlemiş bir düzenin ürünü ki, krizi gerçekten farketmek ve krizin nedenlerini anlayabilmek, ancak sistemin dışına çıkmakla mümkün hale geliyor. Öte yandan insanın dünyadaki varlığının sorun kaynağı olduğunu savlayan görüşler giderek yaygınlık kazanıyor: Çünkü içine düştüğümüz durumun kendi seçimimiz olduğunu görmek istemiyor, bu içgörüden kaçınmak için her yolu deniyoruz.

Tıpkı kıyametin tanrının sorumluluğunda olması ve ekolojik krizin kıyametle özdeşleştirilmesinin böyle açık bir çarpıtma riski taşıması gibi, suçlunun “insan olma durumu” olarak gösterilmesi de, insanlığın seçim yaptığı, dolayısıyla tuttuğu yolun yanlışlığından kaynaklanan bir sorumluluk sahibi olduğu gerçeğini gizlemeye yarıyor. Tüketim üzerine kurulu bir düzende, insanlığın kalkınmaya, endüstriye ve ilerleme kültüne iman etmiş çoğunluğu, yine bir kurtarıcı beklentisi üzerine kurulu binlerce yıllık köklü bir yarı dinsel, zihinsel iklim içinde kendi geleceğinin sorumluluğunu almaktan kaçmaya devam ediyor. Oysa insan, yarattığı düzenle, yaptığı seçimle ve kendisi için oluşturduğu ahlaki yapının yardımıyla herşeyin nasıl geldiyse öyle gitmesini garanti altına almaya çalışıyor. Elbette soyunu sürdürebilmek, ama bir yandan da kurduğu egemenlik yapılarını, rolleri ve tabi olma durumunu sürdürebilmek için olumsallığı reddediyor.

Oysa böyle olmak zorunda değildi. Ekoloji, bize kaçınılmaz olanı gösteriyor. Hiçbir şeyin bedelsiz olmadığını, doğaya yaptığımız her etkinin, belli bir direnç ya da esneklikle, ama eninde sonunda bir yanıtla bize geri döneceğini. Kaçınılmaz olan ne evrenselleşen Batı uygarlığının gereksindiği zihinsel durum, ne üretim biçimleri, ne de dünyanın içine yuvarlandığı kriz durumu. Kaçınılmaz olan, insanlığın bir yerde kendi seçimlerini terse çevirme istencini göstermek durumunda kalacak olması. Bu seçimi hızlı yapmak, yani entellektüel ve politik bir dönüşümü hızlandırmak, krizin öncelikli olarak vurduğu geniş kitleler için önem taşıyor. Yoksa eninde sonunda doğayı bu yoğunlukta ve hızda sömürmenin dünyayı yaşanamayacak bir yer haline getireceği, iklimin değiştiği, insanın kaynak olarak görmeye alıştığı doğanın tükenmeye yüz tuttuğu bir zaman, tıpkı birinci yüzyılda kıyameti çok yakında bekleyen kuşakların düşündüğü gibi, bizim kuşağımız için de belki bizim, belki bizden sonrakilerin görebileceği kadar yakın. Söylenmesi sevimsiz de olsa, geriye dönmekten başka pek bir seçenek görünmüyor. Çünkü mevcut seçeneklerin hiçbiri, bu endüstriyel-teknolojik tüketim düzeninin sürdürülebilir olduğu varsayımından yola çıkamaz.

Bu yaşadıklarımız, ekolojik kriz, küresel ısınma ve doğanın kaybedilmesi kıyamet alametleri değil. İnsanlık geri çekilmeyi bilmek zorunda, doğanın üzerinde kurduğu tiranlıktan vazgeçmek, uzlaşmak ve geri çekilmek. Kıyamet gelmeyecek, çünkü tanrı çoktan vazgeçti. İnsanlık belki kendinden vazgeçmemeyi seçebilir.


[1] Paul R. Ehrlich, Population Bomb, 1968

[2] Kenneth E. Boulding, The Economics of the Coming Spaceship Earth, 1966

[3] DH Meadows et al., Limits to Growth, 1972

[4] Edward Goldsmith et al., The Blueprint for Survival, 1972

[5] Ar’af Suresi 187, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[6] Nahl Suresi 77, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[7] Ahzab Suresi 63, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[9]İyi bilin ki, kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.” Şura Suresi 18, Kur’an-ı Kerim, Diyanet Meali.

[10] Daniel, Bap 2, Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit

[11] Pavlus’un Korintoslulara Birinci Mektubu, Bap 7, Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit

[12] Petrus’un İkinci Mektubu, Bap 3, Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit

01 Ekim 2005

Orantının, Bolluğun ve Belleğin Kaybı



Bu yazı Üç Ekoloji dergisinin 4. sayısında,
2005 yılının Ekim ayında yayımlanmıştır.


Ümit Şahin

Nesnelerin yeni bir işlev kazanarak atık olmaktan kurtulduğu, -daha doğrusu atık bugünkünden farklı algılandığı- için eskimiş nesnelerin “atık” haline dönüşemediği toplumlarda, bellek de farklı yayılma ortamlarına sahiptir. Saksıya dönüşen bir yağ tenekesinin ya da boya karıştırıcısına evrilen kararmış bir tahta kaşığın taşıdığı bellek, doldukça yenisi açıldığı için yeri değişen tuvalet çukurlarının oluşturduğu ve kimin diktiği bilinmeyen bir kayısı ağacının taşıdığı bellekle, zamanın döngüselliğiyle ve manzaraların, ancak bir insanın yaşam süresi boyunca, farkedilmeyecek hızda değiştiği bir tür hız algısıyla bir aradadır. Kişisel olanı aşan, ortak kullanılan ya da sahiplenilen, ama dolaşan ve dönüşen nesnelerin taşıdığı anlarla birikerek oluşan serimli bir bellektir bu.

01 Temmuz 2005

Küresel Isınmanın Benimle Bir İlgisi Var mı?


Bu yazı 2005 yılında bir dergi tarafından küresel ısınma dosyasında yayımlanmak üzere ısmarlanmış, ancak herhangi bir yerde yayımlanmamıştır.

(Fotoğraf: Ümit Şahin, 2005 Şubat, Antartika, Errera Kanalı)

23 Şubat 2005

En Uzun Süre Direnen Kıta: Antartika


Antartika yolculuğunun dönüş yolunda,
23 Şubat 2005'de yazdığım bu yazı
Pandül Sıradışı Sporlar Topluluğu
internet sitesinde yayımlanmıştır.
(Fotoğraf: Ümit Şahin)
http://www.pandul.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=385

Ümit Şahin
Antartika yolculuğumuz 16 Şubat 2005 günü Arjantin’in en güney eyaleti olan Tierra del Fuego’nun (Ateş Ülkesi) en güney uçtaki limanından, Ushuaia’dan başladı. Tierra del Fuego Macellan Boğazının ana kıtadan ayırdığı bir ada. Ushuaia ise Darwin ünlü yolculuğunda buradan geçtiği için Darwin’in gemisi Beagle’in adını alan Beagle kanalının kuzey kıyısında bulunuyor. Yolculuk yaptığımız geminin adı Explorer II, 175 mürettebat ve 198 yolcusu var. Ben ne mürettebat, ne yolcu sayılan, “supernumerrarry” denen ekstralar arasında bulunuyorum. Bir ekspedisyon seferi olduğu için gemide ornitologlar, jeologlar, tarihçiler, balinacılar, fokçular ve zodyak sürücülerinden oluşan (hepsine kısaca “naturalist” diyorlar) 15-16 kişilik geniş bir ekspedisyon ekibi bulunuyor. Yolculuğun ilk üç günü Drake geçidi denen, Güney Amerika ile Antartika yarımadasını ayıran geçitte, yani güney okyanusunun açık sularında geçti. Dalgalı ve bu nedenle yorucu bir yolculuktu. Ardından dört günümüzü Antartika’da geçirdik. Toplam 6 kez ekspedisyon yaptık, birinde botla dolaştık, beşinde karaya çıktık. Biri hariç tüm kara çıkışlarında penguen ve fok kolonileri gördük, sayısız buz dağı ve buzula rastladık. Antartika’daki ikinci günümüzde asıl kıtaya ayak bastığımızda müthiş bir kar yağışı vardı. Denizin üzeri bile buz ve karla kaplıydı ve Antartika kışının neye benzeyebileceği konusunda az da olsa fikir sahibi olduk. Ertesi gün Güney Shetland adalarında en son 35 yıl önce patlamış bir volkanın kraterine girdik, lavlar neredeyde hala sıcaktı. Dünden beri Antartika’dan ayrıldık ve kuzeydoğuya doğru, Atlantik Okyanusunun ortalarındaki Güney Georgia adasına gidiyoruz. Bu denemeyi Antartika günleri sona ererken, henüz Antartika sularında, sisler arasında ilerlerken yazıyorum.

01 Aralık 1999

Nazi Tıbbında İnsan Deneyleri


Bu yazı Hekim Forumu'nun Kasım-Aralık 1999 tarihli "Binyıl Özel" sayısında yayınlanmıştır.


Dr. Ümit Şahin

Yirminci yüzyılın teknolojik gelişmelerle anılan tıp tarihinde 3. Reich Almanya’sının özel bir yeri var. Nazi dönemi, bugün kimi yazarlarca modernizmin mantıki bir aşaması sayılıyor; öyleyse Nazi tıbbı da tıp bilgisinin gelişiminde bir aşama olarak kabul edilebilir.
En hafif deyimiyle “dehşet verici”bir aşama olan Nazi döneminde tıp dünyası insan üzerinde yapılan deneylerin en uç örneklerine tanık oldu. “İşkence”sözcüğünü bile hafif bırakan bu “deneyler”, insanın gayet soğukkanlı bir şekilde “kobay” olarak kullanıldığı uygulamalardır ve şaşırtıcı bir çeşitlilik gösterir. Nazi tıbbında herkesin adını gayet iyi bildiği birkaç “meslektaşımız”, örneğin Dr. Joseph Mengele, Dr. Sigmund Rascher vb. tarafından yapılan bu deneylerden elde edilen verilerin kullanımıyla ilgili etik tartışmalar ise hâlâ sürüyor.
Bu dönemde yapılan insan deneylerinin ideolojik, askeri ve tıbbi amaçları vardı. Nazi doktorlar yaptıkları deneyleri askeri bir gereklilik olarak savunuyorlar ve bu açıklamayı yeterli bir akıl yürütme olarak görüyorlardı. Ne var ki nasıl Yahudi soykırımının nedenlerini anlamak hiç kolay bir şey değilse, bu deneylerin yapılabilmiş olmasını anlamak da hiç kolay değil. Bu yapılanları “insanlık dışı bir vahşet” olarak adlandırmak da faşizmi anlamaya yeterli olmuyor.
Bu dönemde Nazi doktorlar tarafından yapılan başlıca deneyleri anlatmaya çalışalım şimdi. Deneyler çoğunlukla Yahudiler olmak üzere Nazilerin aşağı ırklar olarak kabul ettiği gruplar ve savaş esirleri üzerinde yapılmıştır. Elimizdeki bilgiler toplama kamplarından kurtulan kişilerin anlatımlarına ve savaş sonrası mahkemelerdeki itiraflara dayanıyor:
Dondurma-hipotermi deneyleri:Mahkumlar saatlerce buzlu su tanklarının içinde tutuluyor ve deney genellikle mahkumların donarak ölmeleriyle sonuçlanıyordu. Amaç, düşman ateşine hedef olan Alman pilotlarının Kuzey denizinin buzlu sularında kaç saat canlı kalabileceklerini bulmaktı. Kuzey denizinde bu sürenin 1-2 saatten fazla olmadığı biliniyordu. Dr. Sigmund Rascher bu soğuk koşulları Dachau’da, daha sonra da Auschwitz’de oluşturmaya çalıştı ve yaklaşık 300 mahkum kullandı. Bu deneklerin en az 80-90’ının öldüğü biliniyor.
Yüksek rakım deneyleri:1942’de Dr. Rascher’in Dachau’da yaptığı deneylerin amacı pilotların uçaktan oksijenli ya da oksijensiz olarak atladıkları zaman kullanmaları gereken araçları saptamaktı. Rascher bunun için bir basınç odasında yüksek irtifa koşullarını oluşturmuştu. Genellikle kurbanlarının beyinlerini henüz canlıyken disseke ediyor ve yükseklik hastalığının beynin subaraknoid kan damarlarındaki küçük hava kabarcıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyordu. Denek olarak kullanılan 200 mahkumdan 80’i hemen ölmüş, kalanlar deney sonucunda öldürülmüştür.
Deniz suyu deneyleri:Deniz suyunun içilebilirliğini denemek üzere Dachau’ya 90 çingene mahkum üzerinde Dr. Hans Eppinger tarafından yapılan deneylerdir. Deneklere deniz suyu hiç değiştirilmeden ve tek sıvı kaynağı olarak verildiğinde 6-12 gün arasında ciddi fiziksel patolojilere ve ölüme neden oluyordu. Denekler o kadar ağır dehidrate oluyorlardı ki bir damla su için yerleri yaladıkları görülüyordu.
Sulfanilamid deneyleri:Alman Silahlı Kuvvetleri 1941-1943 yıllarında Rus cephesinde gazlı kangrene bağlı çok ağır kayıplar verdi. Bu kayıplar ve diğer savaş yaralarına bağlı infeksiyonlar, cerrahiden ziyade kemoterapötiklere karşı bir ilginin doğmasına neden oldu. Sulfonamidlerin keşfi, savaşa bağlı yara infeksiyonlarının tedavisi için yeni ve devrim niteliğinde bir olanak sunuyordu. Savaş yaraları sağlıklı Yahudiler üzerinde oluşturuluyor ve bu yaralarda streptokok; tetanoz ve gazlı kangren infeksiyonlarının gelişmesi sağlanıyordu. Yaranın iki yanındaki damarlar bağlanarak anaerob ortam yaratılıyor ve oluşan infeksiyonun sulfanilamidle tedavisi deneniyordu.
Tüberküloz deneyleri:Nazi doktorlar tüberküloza doğal bağışıklık olup olmadığını saptamak ve aşı geliştirmek amacıyla da deneyler düzenlediler. Dr. Heissmeyer, tüberkülozun bir infeksiyon hastalığı olduğuna dair yaygın inanışı çürütmeye çalışıyordu. Dr. Heissmeyer’in iddiası bu gibi infeksiyonlara Yahudiler gibi aşağı ırklar tarafından daha kolay yakalanıldığıydı. Heissmeyer, canlı tüberküloz basilini deneklerinin akciğerine injekte ediyordu. Ayrıca deneylerinde kullandığı 20 Yahudi çocuğun lenf nodlarını da çıkartmıştı. Yaklaşık 200 yetişkin Yahudi bu deney sonucu ölürken, söz konusu 20 çocuk Bullenhauser Barajı’nda, Heissmeyer’in deneylerini yaklaşan müttefik kuvvetlerinden gizleme çabaları nedeniyle asılarak öldürüldü.
Zehir deneyleri:Buchenwald’de bir araştırma ekibi fenol, benzin ve siyanür injeksiyonuyla Rus mahkumlar üzerinde infaz denemeleri yaptılar. Deneylerde deneklerin ölüm hızları ölçülüyordu.
Yara deneyleri:Himmler, SSaskerlerinin savaş alanlarında hemoraji nedeniyle öldüklerini görünce, Dr. Rascher’e Alman birliklerine savaş alanına gitmeden önce kullanmaları için koagülan geliştirmesini emretti. Dr. Rascher kendi geliştirdiği koagülanların, Dachau krematoryumunda canlı ve bilinci açık mahkumlarda yaptığı amputasyonlar sırasında görülen kanamalar üzerindeki etkisini araştırdı. Ayrıca Ravensbrueck toplama kampında kurbanların ampute kol ve bacaklarını birbirlerine transplante etme gibi girişimlerde bulunuldu.
Suni döllenme deneyleri:Ünlü 10. Blok deneyleridir. Himmler, Dr. Carl Clauberg’in üst düzey bir SSsubayının infertil karısını tedavi ettiğini duyunca etkilenir ve Dr. Clauberg’i Auschwitz’de çalışmak ve 10. Blok’ta bir laboratuvar kurmak üzere görevlendirir. 10. Blok’ta çoğunluğu daha önce doğum yapmamış 20-40 yaşları arasındaki evli kadınlar toplanır. Kadınlar burada sürekli olarak öldürülme, kısırlaştırılma ve Clauberg’in tecavüzüne uğrama korkusuyla yaşıyorlar ve deneyler için özel olarak seçilmiş erkek mahkumlarla cinsel ilişkiye zorlanıyorlardı.
Kısırlaştırma deneyleri:Himmler’in asıl ilgisi kısırlaştırma üzerindeydi. Clauberg’i infertilite tedavisinin tam tersi üzerinde çalışmaya ikna etti. Clauberg tüm enerjisini kitle kısırlaştırması yöntemleri geliştirmeye yöneltti. Binlerce mahkumun genital organları, kısırlaştırma için en ucuz yolun bulunması için yapılan çalışmalarda sakatlandı. Naziler bu yöntemleri milyonlarca mahkuma uygulayabilmeyi umuyorlardı. Auschwitz’de uterus ve servikslerine kostik madde injekte edilerek kısırlaştırılmak istenen kadınlar korkunç ağrılar çektiler, şiddetli kasılma ve kanamalar yaşadılar, overlerinde iyileşmeyen inflamasyonlar oluştu. Erkeklerin ise testislerinde yüksek dozlarda radyasyon ışınlaması yapılıyor, daha sonra oluşan patolojik değişikliklerin incelenmesi için de testisleri çıkarılıyordu.
İkiz deneyleri:Bu deneyler Auschwitz’de Dr. Joseph Mengele tarafından yapıldı. Mengele’nin en “sevdiği” denekler Yahudi cüceler ve tek yumurta ikizleriydi. Dr. Mengele’nin Nazi ideolojisinin saf Aryan ırk düşüncesinden kaynaklanan saplantıları onu üreme ve çoklu doğumlarla ilgili sırları çözmeye yöneltiyordu. Amacı Aryan ırkın çoğalmasını ve dünya nüfusuna hakim olmasını sağlayacak yöntemler geliştirmekti. Bu amaçla kullanılan 1000 çift ikizden 200 çift hayatta kalabilmiştir.
Yahudi iskeletleri koleksiyonu:Dr. August Hirt, Strasburg Üniversitesi Anatomi Profesörüydü. “Nesli tükenmiş Yahudi ırkına”adanmış bir müze için Yahudi kafatasları ve iskeletlerinden oluşan büyük bir koleksiyon oluşturmak istiyordu. 1943’de bu amaçla Natzweiller toplama kampında gazlanarak öldürülen 115 kişi Strasburg Üniversitesi Anatomi bölümüne gönderilmiştir.
Nazi doktorların 2. Dünya Savaşı boyunca gerçekleştirdikleri insan deneylerinden bazıları böyle özetlenebilir. Ayrıntılarını yazarken/okurken bile dehşet içinde kaldığımız bu “bilimsel araştırmalar” da geride bırakmak üzere olduğumuz binyılın “tıbbi”olguları arasında yer alıyor. Aslında ortaçağ engizisyonundan kızılderili soykırımına; cadı avından diktatörlüklere ve kanlı savaşlara kadar 2. Binyıl acımasız vahşet sahnelerinden geçilmiyor. Ama Nazi döneminin ve yüzyılımızda yaşanan diğer faşist dönemlerin ayırıcı yanı, herhalde bugün bir parçası olduğumuz “çağdaş uygarlığın”bir aşaması ve ürünleri olması.
Daha “temiz” bir geleceğe ve “insani” bir tıbba ulaşmak için sadece yarım yüzyıl önce yaşanan tüm bu olayları da unutmamak gerekiyor.

01 Ağustos 1999

Nük-le-er san-tı-ral is-te-mi-yo-ruz!

Bu yazı Hekim Forumu'nun Temmuz-Ağustos 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Akkuyu deyince aklınıza ne geliyor?

a)Silifke yakınlarında bir köy.
b)İçel’e bağlı Gülnar ilçesinin Büyükeceli beldesinin deniz kıyısındaki alanlarından biri.
c)Harika bir kumsal ve plaj.
d)Genellikle seracılıkla geçinen sıcakkanlı insanların yaşadığı bir yer.
e)Orada nükleer santral yapılmayacak mıydı?..

01 Haziran 1999

Savaş insanı vuruyor!

Bu yazı Hekim Forumu'nun Mayıs- Haziran 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Kosova’da yaşananlar bizi bir kez daha savaş üzerine düşünmeye zorluyor. Soğuk savaş döneminin kapanmasının üzerinden geçen yaklaşık 10 yıl, dünyaya barış getirmedi. Ancak savaşın önce nedenleri ve içeriği, sonra da şekli değişmeye başladı. Artık dünya savaşlarının ya da Arap-İsrail savaşları ve İran-Irak savaşı gibi geç örneklerde görülen devletler arası sınır savaşlarının yerini, etnik temele dayalı iç ya da sınırlı dış çatışmalar, son dönemde de “uluslararası toplum”un “hava operasyonları” almış gibi görünüyor. Bu son kategorinin en son örneği şu sıralar Yugoslavya’da yaşanıyor ve adına istendiği kadar savaş denmesin, bu bir savaş. Ve aslında iddia edildiği gibi hava savunma sistemlerini, askeri hedefleri, stratejik tesisleri ya da radar istasyonlarını değil, savaş bizzat insanı ve insanlığı vuruyor.

Miloseviç rejiminin önce Bosna’da, şimdi de Kosova’da sahneye koyduğu soykırım amaçlı savaş bir yanda, NATO’nun operasyon adı altında yürüttüğü ağır ve bir ülkeyi bütünüyle tahrip etmeye yönelmiş savaş öbür yanda duruyor. Birinden birini seçmeniz gerekir mi?Eğer insanın yanında durmanız gerekiyorsa, hayır. Çünkü savaş insanı vuruyor, faili kim olursa olsun savaşın asıl kurbanları başta kadınlar, yaşlılar ve çocuklar olmak üzere tüm insanlar oluyor. Ölümlerin yanısıra milyonlarca insanın göçe zorlandığı, yabancı ülkelerde mülteci statüsünde yaşamak zorunda bırakıldığı, ülkelerinde kalan insanların da başta beslenme ve sağlık hizmetleri olmak üzere tüm insani gereksinimlerini karşılamaktan uzak şartlarla başbaşa kaldıklarını unutmamak gerekiyor.

Mülteciler, yani zorunlu göç kurbanları, sağlık hizmetlerine ulaşma, yeterli beslenme ve gelecek güvencesi açısından çok yetersiz koşullar altında bulunuyorlar. Mülteci kamplarında yetersiz sanitizasyon, temiz su bulunmaması gibi temel sorunlar nedeniyle bulaşıcı hastalıklar görülüyor, sağlık açısından risk altındaki insanlara ve yaralılara düzenli bir sağlık hizmeti sunulması için yeterli olanaklar sağlanamaması her türlü sağlık sorununu ağırlaştırıyor.

Zorunlu göçün en son kurbanları Kosovalılar. Mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılan Kosovalı Arnavutlar bir yanda, ülkelerinde kalan insanlar da aylardır büyük yokluklar ve baskılar altında yaşıyorlar. Kosovalı Arnavut hekimlerin bildirdiğine göre, kırsal kesimde değil doktor ve ilaç, yiyecek bulmak bile artık mümkün değil. Üstelik NATO saldırısı başlamadan önceki dönemden beri hastanelerde görevli Arnavutlar işten çıkartılmış, Sırp yetkililer Arnavut hastalara bakılmasını engelliyorlar. PHR(İnsan Hakları İçin Hekimler Örgütü)Arnavut hekimlerin de sürekli taciz edildiğini, en az üç hekimin işkenceyle öldürüldüğünü bildiriyor. Şu anda şehirlerde hem sokağa çıkmak tehlikeli olduğu, hem de hastaneler Arnavutlara kapalı olduğundan, insanlar hiçbir şekilde sağlık hizmeti alma şansına sahip değiller.

Balkanların bir türlü dinmeyen etnik kargaşası bizi de farkında olmasak da içine almış durumda:Türk jetleri bombardımana katılıyor, Türkiye’deki üsler NATO uçaklarına tahsis ediliyor, yani biz de resmen savaş halindeki bir ülkede yaşıyoruz. Bu savaş ve savaş öncesi sürdürülen sistemli soykırım bir yandan Kosovalı Arnavutların ülkelerinden sürülmelerine ve kalanların da belirsizlik içinde yaşamasına neden olurken, Yugoslavya’ya yönelik bombardımanlar da, yerleşim yerlerini, hatta hastane ve hapisaneleri vuruyor, bir bilgisayar oyunu gibi askeri tesis olduğu “sanılan”hedeflere gönderilen füzelerle 99 model bir kanlı oyun tüm dünyada insancıl savaş (!)olarak yutturulmaya çalışılıyor. Bu arada bombalanan kimyasal tesisler, fabrikalar ve petrol rafinerileri büyük bir ekolojik felaketin sinyallerini de yollamaya başlamış bulunuyor.

Mülteciler

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde (1951) mülteci “Irkı, dini, milliyeti veya belirli bir gruba mensubiyeti ya da siyasal görüşü nedeniyle zulme uğrayacağı yolunda haklı bir korku taşıyan ve vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve o ülkenin korumasından yararlanamayan ya da aynı korku yüzünden yararlanmak istemeyen kişi” olarak tanımlanıyor. Afrika Birliği Örgütü’nün tanımı ise (1969) daha yalın:“Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.”

Bu tanımlardan yola çıkılarak dünyada kaç kişinin mülteci olarak yaşamak zorunda olduğunu hesaplamak çok kolay değil. Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında verdiği sayılara göre zorunlu göç kurbanı kişi sayısının tüm dünyada 50 milyonu aştığı sanılıyor. Bunlardan 22 milyonu Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin koruması altında bulunuyor.

Mültecilerin dünyada en yaygın olarak bulundukları yerler arasında Filistin (şu anda 3.2 milyon Filistinli hâlâ mülteci olarak yaşıyor), Cezayir (çoğu Batı Sahara’dan), Meksika (çoğu Guetamala’dan), Fildişi Sahili, Gine, Zaire, Uganda, İran ve Pakistan (Afganistan’dan gelen 1 milyon kişi Pakistan’da, Irak ve Afganistan’dan gelen yaklaşık 2 milyon kişi ise İran’da yaşıyor), Nepal, Tayland, Hindistan, Etiyopya ve Sudan sayılıyor. Görüldüğü gibi mültecilerin en yoğun olarak yaşadığı ülkelerin hepsi de yoksul ülkeler. Son zamanların en büyük mülteci akını 1994 yılında Ruanda’da yaşanmış ve 1.5 ay içinde 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan büyük katliamın ardından yaklaşık 1.750.000 kişi Zaire, Tanzanya ve Burundi’ye sığınmıştı. Körfez Savaşı sırasında ise geçici ya da kalıcı olarak yer değiştiren kişi sayısının 5.5 milyon civarında olduğu sanılıyor.

Kosova’da yaşanmakta olan savaş ise 19 Mayıs 1999 itibariyle yaklaşık 750.000 kişiyi mülteci durumuna düşürdü, bunun yaklaşık 16.000’i Türkiye’de bulunuyor.

Türkiye’de ayrıca ağırlıklı olarak Irak, İran, Somali gibi ülkelerden gelen çok sayıda mülteci bulunuyor. Ancak Türkiye yasaları, bu gibi ülkelerden gelen sığınmacıları ancak geçici statüde kabul ediyor. Bu kişiler çalışma izninden yoksun ve çok küçük bir yardımla zor şartlar altında yaşamaya çalışıyorlar. Türkiye’ye bazı dönemlerde yoğun mülteci akınları da olmuştu (örneğin Bulgaristan’dan gelen Türkler ve Irak’tan gelen Kürtler).

Kendi ülkesi içinde zorunlu göçe zorlanan yani mülteci sayılamayacak zorunlu göç kurbanı kişilerin sayısı ise 30 milyon olarak kabul ediliyor. Dünyada zorunlu iç göçün en çok yaşandığı ülkeler ise Bosna, Türkiye, Liberya, Sierra Leone, Kolombiya, Angola, Burundi, Azerbeycan, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka, Irak ve Sudan. Türkiye’de sayısı tartışılmakla birlikte çok sayıda zorunlu iç göç mağduru olduğunu biliyoruz.

Hayır De!

Savaşın dört dörtlük bir portresini çizmek kolay değil. Savaşın asıl nedeni olan tüm egemenlik ilişkilerini, devletlerarası hesaplaşmaları, sistemin, başta da silah endüstrisinin küresel çıkarlarını düşünmeden savaşın suretini yansıtamayız aynamıza. Öte yandan Kosova örneğinde olduğu gibi yakılıp yıkılan köyler, bir halkın planlı şekilde yok edilmesi, totaliter bir rejimin kanlı yüzü olarak karşımıza çıkar.

Son 8 yılın Irak deneyimi, bize çok acı bir şekilde bir kez daha devletler arasındaki savaşın nasıl insanların yaşamını, sağlığını ve geleceğini yok ettiğini gösterdi. Tüm bu deneyimlerin karşısına koyabileceğimiz tek gücümüz, insan yaşamının üstünde hiçbir değeri kabul etmeme ve hayır deme gücü olabilir ancak. Nazi ordusunda savaşa gönderildikten sonra ülkesine dönen ve 1947’deki ölümüne kadar savaşın karşısındaki en güzel satırları yazan Wolfgang Borchert’i okumak için bugünden uygun zaman olabilir mi?

“Sen. Makinanın başındaki adan ve atölyedeki adam. Sana yarın su boruları ve tencereler yerine çelik kasklar ve makinalı tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Laboratuvardaki bilimadamı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Hasta yatağı başında duran doktor. Sana yarın savaşacak erkeklere sağlam raporu vermeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Odasında oturan ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!”