Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları
Hekim Forumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hekim Forumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Aralık 1999

Nazi Tıbbında İnsan Deneyleri


Bu yazı Hekim Forumu'nun Kasım-Aralık 1999 tarihli "Binyıl Özel" sayısında yayınlanmıştır.


Dr. Ümit Şahin

Yirminci yüzyılın teknolojik gelişmelerle anılan tıp tarihinde 3. Reich Almanya’sının özel bir yeri var. Nazi dönemi, bugün kimi yazarlarca modernizmin mantıki bir aşaması sayılıyor; öyleyse Nazi tıbbı da tıp bilgisinin gelişiminde bir aşama olarak kabul edilebilir.
En hafif deyimiyle “dehşet verici”bir aşama olan Nazi döneminde tıp dünyası insan üzerinde yapılan deneylerin en uç örneklerine tanık oldu. “İşkence”sözcüğünü bile hafif bırakan bu “deneyler”, insanın gayet soğukkanlı bir şekilde “kobay” olarak kullanıldığı uygulamalardır ve şaşırtıcı bir çeşitlilik gösterir. Nazi tıbbında herkesin adını gayet iyi bildiği birkaç “meslektaşımız”, örneğin Dr. Joseph Mengele, Dr. Sigmund Rascher vb. tarafından yapılan bu deneylerden elde edilen verilerin kullanımıyla ilgili etik tartışmalar ise hâlâ sürüyor.
Bu dönemde yapılan insan deneylerinin ideolojik, askeri ve tıbbi amaçları vardı. Nazi doktorlar yaptıkları deneyleri askeri bir gereklilik olarak savunuyorlar ve bu açıklamayı yeterli bir akıl yürütme olarak görüyorlardı. Ne var ki nasıl Yahudi soykırımının nedenlerini anlamak hiç kolay bir şey değilse, bu deneylerin yapılabilmiş olmasını anlamak da hiç kolay değil. Bu yapılanları “insanlık dışı bir vahşet” olarak adlandırmak da faşizmi anlamaya yeterli olmuyor.
Bu dönemde Nazi doktorlar tarafından yapılan başlıca deneyleri anlatmaya çalışalım şimdi. Deneyler çoğunlukla Yahudiler olmak üzere Nazilerin aşağı ırklar olarak kabul ettiği gruplar ve savaş esirleri üzerinde yapılmıştır. Elimizdeki bilgiler toplama kamplarından kurtulan kişilerin anlatımlarına ve savaş sonrası mahkemelerdeki itiraflara dayanıyor:
Dondurma-hipotermi deneyleri:Mahkumlar saatlerce buzlu su tanklarının içinde tutuluyor ve deney genellikle mahkumların donarak ölmeleriyle sonuçlanıyordu. Amaç, düşman ateşine hedef olan Alman pilotlarının Kuzey denizinin buzlu sularında kaç saat canlı kalabileceklerini bulmaktı. Kuzey denizinde bu sürenin 1-2 saatten fazla olmadığı biliniyordu. Dr. Sigmund Rascher bu soğuk koşulları Dachau’da, daha sonra da Auschwitz’de oluşturmaya çalıştı ve yaklaşık 300 mahkum kullandı. Bu deneklerin en az 80-90’ının öldüğü biliniyor.
Yüksek rakım deneyleri:1942’de Dr. Rascher’in Dachau’da yaptığı deneylerin amacı pilotların uçaktan oksijenli ya da oksijensiz olarak atladıkları zaman kullanmaları gereken araçları saptamaktı. Rascher bunun için bir basınç odasında yüksek irtifa koşullarını oluşturmuştu. Genellikle kurbanlarının beyinlerini henüz canlıyken disseke ediyor ve yükseklik hastalığının beynin subaraknoid kan damarlarındaki küçük hava kabarcıklarının bir sonucu olduğunu gösteriyordu. Denek olarak kullanılan 200 mahkumdan 80’i hemen ölmüş, kalanlar deney sonucunda öldürülmüştür.
Deniz suyu deneyleri:Deniz suyunun içilebilirliğini denemek üzere Dachau’ya 90 çingene mahkum üzerinde Dr. Hans Eppinger tarafından yapılan deneylerdir. Deneklere deniz suyu hiç değiştirilmeden ve tek sıvı kaynağı olarak verildiğinde 6-12 gün arasında ciddi fiziksel patolojilere ve ölüme neden oluyordu. Denekler o kadar ağır dehidrate oluyorlardı ki bir damla su için yerleri yaladıkları görülüyordu.
Sulfanilamid deneyleri:Alman Silahlı Kuvvetleri 1941-1943 yıllarında Rus cephesinde gazlı kangrene bağlı çok ağır kayıplar verdi. Bu kayıplar ve diğer savaş yaralarına bağlı infeksiyonlar, cerrahiden ziyade kemoterapötiklere karşı bir ilginin doğmasına neden oldu. Sulfonamidlerin keşfi, savaşa bağlı yara infeksiyonlarının tedavisi için yeni ve devrim niteliğinde bir olanak sunuyordu. Savaş yaraları sağlıklı Yahudiler üzerinde oluşturuluyor ve bu yaralarda streptokok; tetanoz ve gazlı kangren infeksiyonlarının gelişmesi sağlanıyordu. Yaranın iki yanındaki damarlar bağlanarak anaerob ortam yaratılıyor ve oluşan infeksiyonun sulfanilamidle tedavisi deneniyordu.
Tüberküloz deneyleri:Nazi doktorlar tüberküloza doğal bağışıklık olup olmadığını saptamak ve aşı geliştirmek amacıyla da deneyler düzenlediler. Dr. Heissmeyer, tüberkülozun bir infeksiyon hastalığı olduğuna dair yaygın inanışı çürütmeye çalışıyordu. Dr. Heissmeyer’in iddiası bu gibi infeksiyonlara Yahudiler gibi aşağı ırklar tarafından daha kolay yakalanıldığıydı. Heissmeyer, canlı tüberküloz basilini deneklerinin akciğerine injekte ediyordu. Ayrıca deneylerinde kullandığı 20 Yahudi çocuğun lenf nodlarını da çıkartmıştı. Yaklaşık 200 yetişkin Yahudi bu deney sonucu ölürken, söz konusu 20 çocuk Bullenhauser Barajı’nda, Heissmeyer’in deneylerini yaklaşan müttefik kuvvetlerinden gizleme çabaları nedeniyle asılarak öldürüldü.
Zehir deneyleri:Buchenwald’de bir araştırma ekibi fenol, benzin ve siyanür injeksiyonuyla Rus mahkumlar üzerinde infaz denemeleri yaptılar. Deneylerde deneklerin ölüm hızları ölçülüyordu.
Yara deneyleri:Himmler, SSaskerlerinin savaş alanlarında hemoraji nedeniyle öldüklerini görünce, Dr. Rascher’e Alman birliklerine savaş alanına gitmeden önce kullanmaları için koagülan geliştirmesini emretti. Dr. Rascher kendi geliştirdiği koagülanların, Dachau krematoryumunda canlı ve bilinci açık mahkumlarda yaptığı amputasyonlar sırasında görülen kanamalar üzerindeki etkisini araştırdı. Ayrıca Ravensbrueck toplama kampında kurbanların ampute kol ve bacaklarını birbirlerine transplante etme gibi girişimlerde bulunuldu.
Suni döllenme deneyleri:Ünlü 10. Blok deneyleridir. Himmler, Dr. Carl Clauberg’in üst düzey bir SSsubayının infertil karısını tedavi ettiğini duyunca etkilenir ve Dr. Clauberg’i Auschwitz’de çalışmak ve 10. Blok’ta bir laboratuvar kurmak üzere görevlendirir. 10. Blok’ta çoğunluğu daha önce doğum yapmamış 20-40 yaşları arasındaki evli kadınlar toplanır. Kadınlar burada sürekli olarak öldürülme, kısırlaştırılma ve Clauberg’in tecavüzüne uğrama korkusuyla yaşıyorlar ve deneyler için özel olarak seçilmiş erkek mahkumlarla cinsel ilişkiye zorlanıyorlardı.
Kısırlaştırma deneyleri:Himmler’in asıl ilgisi kısırlaştırma üzerindeydi. Clauberg’i infertilite tedavisinin tam tersi üzerinde çalışmaya ikna etti. Clauberg tüm enerjisini kitle kısırlaştırması yöntemleri geliştirmeye yöneltti. Binlerce mahkumun genital organları, kısırlaştırma için en ucuz yolun bulunması için yapılan çalışmalarda sakatlandı. Naziler bu yöntemleri milyonlarca mahkuma uygulayabilmeyi umuyorlardı. Auschwitz’de uterus ve servikslerine kostik madde injekte edilerek kısırlaştırılmak istenen kadınlar korkunç ağrılar çektiler, şiddetli kasılma ve kanamalar yaşadılar, overlerinde iyileşmeyen inflamasyonlar oluştu. Erkeklerin ise testislerinde yüksek dozlarda radyasyon ışınlaması yapılıyor, daha sonra oluşan patolojik değişikliklerin incelenmesi için de testisleri çıkarılıyordu.
İkiz deneyleri:Bu deneyler Auschwitz’de Dr. Joseph Mengele tarafından yapıldı. Mengele’nin en “sevdiği” denekler Yahudi cüceler ve tek yumurta ikizleriydi. Dr. Mengele’nin Nazi ideolojisinin saf Aryan ırk düşüncesinden kaynaklanan saplantıları onu üreme ve çoklu doğumlarla ilgili sırları çözmeye yöneltiyordu. Amacı Aryan ırkın çoğalmasını ve dünya nüfusuna hakim olmasını sağlayacak yöntemler geliştirmekti. Bu amaçla kullanılan 1000 çift ikizden 200 çift hayatta kalabilmiştir.
Yahudi iskeletleri koleksiyonu:Dr. August Hirt, Strasburg Üniversitesi Anatomi Profesörüydü. “Nesli tükenmiş Yahudi ırkına”adanmış bir müze için Yahudi kafatasları ve iskeletlerinden oluşan büyük bir koleksiyon oluşturmak istiyordu. 1943’de bu amaçla Natzweiller toplama kampında gazlanarak öldürülen 115 kişi Strasburg Üniversitesi Anatomi bölümüne gönderilmiştir.
Nazi doktorların 2. Dünya Savaşı boyunca gerçekleştirdikleri insan deneylerinden bazıları böyle özetlenebilir. Ayrıntılarını yazarken/okurken bile dehşet içinde kaldığımız bu “bilimsel araştırmalar” da geride bırakmak üzere olduğumuz binyılın “tıbbi”olguları arasında yer alıyor. Aslında ortaçağ engizisyonundan kızılderili soykırımına; cadı avından diktatörlüklere ve kanlı savaşlara kadar 2. Binyıl acımasız vahşet sahnelerinden geçilmiyor. Ama Nazi döneminin ve yüzyılımızda yaşanan diğer faşist dönemlerin ayırıcı yanı, herhalde bugün bir parçası olduğumuz “çağdaş uygarlığın”bir aşaması ve ürünleri olması.
Daha “temiz” bir geleceğe ve “insani” bir tıbba ulaşmak için sadece yarım yüzyıl önce yaşanan tüm bu olayları da unutmamak gerekiyor.

01 Ekim 1999

Acil’den İstanbul Tabip Odası Sağlık Merkezi’ne ve Gölcük Merkez Sağlık Ocağı’na... Anıtpark’ın hikâyesi

17 Ağustos 1999 Marmara depreminin ardından İstanbul Tabip Odası gönüllüleri olarak Gölcük Anıtpark'ta kurduğumuz sağlık merkezinin hikayesini Hekim Forumu dergisinin Ekim 1999'da yayımlanan 135. sayısında anlatmıştım. 

Gölcük Merkez’deki Anıtpark sağlık birimi 18 Ağustos Çarşamba akşamı bir grup İzmirli hekim ve sağlıkçı tarafından garnizondan alınan birkaç masa üzerinde ve çevreye üzerinde kırmızı boyayla “ACİL” yazılı bezler asılarak kuruldu(*). Burası Gölcük’ün kent merkezinde garnizonun karşısında bulunan ve Atatürk anıtının da yer aldığı merkez parktı. O sırada çevresi enkazlarla, içi de bu enkazlardan kurtulan insanların yaşamaya çalıştığı derme çatma çadırlarla doluydu. Aynı akşam İstanbul Tabip Odası’ndan toplam 18 kişilik iki ekip de Gölcük Merkez’e 5 km uzaklıkta bulunan Halıdere beldesinde ve Çınarcık’ta birer sağlık birimi oluşturuyorlardı.

01 Ağustos 1999

Nük-le-er san-tı-ral is-te-mi-yo-ruz!

Bu yazı Hekim Forumu'nun Temmuz-Ağustos 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Akkuyu deyince aklınıza ne geliyor?

a)Silifke yakınlarında bir köy.
b)İçel’e bağlı Gülnar ilçesinin Büyükeceli beldesinin deniz kıyısındaki alanlarından biri.
c)Harika bir kumsal ve plaj.
d)Genellikle seracılıkla geçinen sıcakkanlı insanların yaşadığı bir yer.
e)Orada nükleer santral yapılmayacak mıydı?..

01 Haziran 1999

Savaş insanı vuruyor!

Bu yazı Hekim Forumu'nun Mayıs- Haziran 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Kosova’da yaşananlar bizi bir kez daha savaş üzerine düşünmeye zorluyor. Soğuk savaş döneminin kapanmasının üzerinden geçen yaklaşık 10 yıl, dünyaya barış getirmedi. Ancak savaşın önce nedenleri ve içeriği, sonra da şekli değişmeye başladı. Artık dünya savaşlarının ya da Arap-İsrail savaşları ve İran-Irak savaşı gibi geç örneklerde görülen devletler arası sınır savaşlarının yerini, etnik temele dayalı iç ya da sınırlı dış çatışmalar, son dönemde de “uluslararası toplum”un “hava operasyonları” almış gibi görünüyor. Bu son kategorinin en son örneği şu sıralar Yugoslavya’da yaşanıyor ve adına istendiği kadar savaş denmesin, bu bir savaş. Ve aslında iddia edildiği gibi hava savunma sistemlerini, askeri hedefleri, stratejik tesisleri ya da radar istasyonlarını değil, savaş bizzat insanı ve insanlığı vuruyor.

Miloseviç rejiminin önce Bosna’da, şimdi de Kosova’da sahneye koyduğu soykırım amaçlı savaş bir yanda, NATO’nun operasyon adı altında yürüttüğü ağır ve bir ülkeyi bütünüyle tahrip etmeye yönelmiş savaş öbür yanda duruyor. Birinden birini seçmeniz gerekir mi?Eğer insanın yanında durmanız gerekiyorsa, hayır. Çünkü savaş insanı vuruyor, faili kim olursa olsun savaşın asıl kurbanları başta kadınlar, yaşlılar ve çocuklar olmak üzere tüm insanlar oluyor. Ölümlerin yanısıra milyonlarca insanın göçe zorlandığı, yabancı ülkelerde mülteci statüsünde yaşamak zorunda bırakıldığı, ülkelerinde kalan insanların da başta beslenme ve sağlık hizmetleri olmak üzere tüm insani gereksinimlerini karşılamaktan uzak şartlarla başbaşa kaldıklarını unutmamak gerekiyor.

Mülteciler, yani zorunlu göç kurbanları, sağlık hizmetlerine ulaşma, yeterli beslenme ve gelecek güvencesi açısından çok yetersiz koşullar altında bulunuyorlar. Mülteci kamplarında yetersiz sanitizasyon, temiz su bulunmaması gibi temel sorunlar nedeniyle bulaşıcı hastalıklar görülüyor, sağlık açısından risk altındaki insanlara ve yaralılara düzenli bir sağlık hizmeti sunulması için yeterli olanaklar sağlanamaması her türlü sağlık sorununu ağırlaştırıyor.

Zorunlu göçün en son kurbanları Kosovalılar. Mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılan Kosovalı Arnavutlar bir yanda, ülkelerinde kalan insanlar da aylardır büyük yokluklar ve baskılar altında yaşıyorlar. Kosovalı Arnavut hekimlerin bildirdiğine göre, kırsal kesimde değil doktor ve ilaç, yiyecek bulmak bile artık mümkün değil. Üstelik NATO saldırısı başlamadan önceki dönemden beri hastanelerde görevli Arnavutlar işten çıkartılmış, Sırp yetkililer Arnavut hastalara bakılmasını engelliyorlar. PHR(İnsan Hakları İçin Hekimler Örgütü)Arnavut hekimlerin de sürekli taciz edildiğini, en az üç hekimin işkenceyle öldürüldüğünü bildiriyor. Şu anda şehirlerde hem sokağa çıkmak tehlikeli olduğu, hem de hastaneler Arnavutlara kapalı olduğundan, insanlar hiçbir şekilde sağlık hizmeti alma şansına sahip değiller.

Balkanların bir türlü dinmeyen etnik kargaşası bizi de farkında olmasak da içine almış durumda:Türk jetleri bombardımana katılıyor, Türkiye’deki üsler NATO uçaklarına tahsis ediliyor, yani biz de resmen savaş halindeki bir ülkede yaşıyoruz. Bu savaş ve savaş öncesi sürdürülen sistemli soykırım bir yandan Kosovalı Arnavutların ülkelerinden sürülmelerine ve kalanların da belirsizlik içinde yaşamasına neden olurken, Yugoslavya’ya yönelik bombardımanlar da, yerleşim yerlerini, hatta hastane ve hapisaneleri vuruyor, bir bilgisayar oyunu gibi askeri tesis olduğu “sanılan”hedeflere gönderilen füzelerle 99 model bir kanlı oyun tüm dünyada insancıl savaş (!)olarak yutturulmaya çalışılıyor. Bu arada bombalanan kimyasal tesisler, fabrikalar ve petrol rafinerileri büyük bir ekolojik felaketin sinyallerini de yollamaya başlamış bulunuyor.

Mülteciler

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde (1951) mülteci “Irkı, dini, milliyeti veya belirli bir gruba mensubiyeti ya da siyasal görüşü nedeniyle zulme uğrayacağı yolunda haklı bir korku taşıyan ve vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve o ülkenin korumasından yararlanamayan ya da aynı korku yüzünden yararlanmak istemeyen kişi” olarak tanımlanıyor. Afrika Birliği Örgütü’nün tanımı ise (1969) daha yalın:“Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.”

Bu tanımlardan yola çıkılarak dünyada kaç kişinin mülteci olarak yaşamak zorunda olduğunu hesaplamak çok kolay değil. Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında verdiği sayılara göre zorunlu göç kurbanı kişi sayısının tüm dünyada 50 milyonu aştığı sanılıyor. Bunlardan 22 milyonu Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin koruması altında bulunuyor.

Mültecilerin dünyada en yaygın olarak bulundukları yerler arasında Filistin (şu anda 3.2 milyon Filistinli hâlâ mülteci olarak yaşıyor), Cezayir (çoğu Batı Sahara’dan), Meksika (çoğu Guetamala’dan), Fildişi Sahili, Gine, Zaire, Uganda, İran ve Pakistan (Afganistan’dan gelen 1 milyon kişi Pakistan’da, Irak ve Afganistan’dan gelen yaklaşık 2 milyon kişi ise İran’da yaşıyor), Nepal, Tayland, Hindistan, Etiyopya ve Sudan sayılıyor. Görüldüğü gibi mültecilerin en yoğun olarak yaşadığı ülkelerin hepsi de yoksul ülkeler. Son zamanların en büyük mülteci akını 1994 yılında Ruanda’da yaşanmış ve 1.5 ay içinde 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan büyük katliamın ardından yaklaşık 1.750.000 kişi Zaire, Tanzanya ve Burundi’ye sığınmıştı. Körfez Savaşı sırasında ise geçici ya da kalıcı olarak yer değiştiren kişi sayısının 5.5 milyon civarında olduğu sanılıyor.

Kosova’da yaşanmakta olan savaş ise 19 Mayıs 1999 itibariyle yaklaşık 750.000 kişiyi mülteci durumuna düşürdü, bunun yaklaşık 16.000’i Türkiye’de bulunuyor.

Türkiye’de ayrıca ağırlıklı olarak Irak, İran, Somali gibi ülkelerden gelen çok sayıda mülteci bulunuyor. Ancak Türkiye yasaları, bu gibi ülkelerden gelen sığınmacıları ancak geçici statüde kabul ediyor. Bu kişiler çalışma izninden yoksun ve çok küçük bir yardımla zor şartlar altında yaşamaya çalışıyorlar. Türkiye’ye bazı dönemlerde yoğun mülteci akınları da olmuştu (örneğin Bulgaristan’dan gelen Türkler ve Irak’tan gelen Kürtler).

Kendi ülkesi içinde zorunlu göçe zorlanan yani mülteci sayılamayacak zorunlu göç kurbanı kişilerin sayısı ise 30 milyon olarak kabul ediliyor. Dünyada zorunlu iç göçün en çok yaşandığı ülkeler ise Bosna, Türkiye, Liberya, Sierra Leone, Kolombiya, Angola, Burundi, Azerbeycan, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka, Irak ve Sudan. Türkiye’de sayısı tartışılmakla birlikte çok sayıda zorunlu iç göç mağduru olduğunu biliyoruz.

Hayır De!

Savaşın dört dörtlük bir portresini çizmek kolay değil. Savaşın asıl nedeni olan tüm egemenlik ilişkilerini, devletlerarası hesaplaşmaları, sistemin, başta da silah endüstrisinin küresel çıkarlarını düşünmeden savaşın suretini yansıtamayız aynamıza. Öte yandan Kosova örneğinde olduğu gibi yakılıp yıkılan köyler, bir halkın planlı şekilde yok edilmesi, totaliter bir rejimin kanlı yüzü olarak karşımıza çıkar.

Son 8 yılın Irak deneyimi, bize çok acı bir şekilde bir kez daha devletler arasındaki savaşın nasıl insanların yaşamını, sağlığını ve geleceğini yok ettiğini gösterdi. Tüm bu deneyimlerin karşısına koyabileceğimiz tek gücümüz, insan yaşamının üstünde hiçbir değeri kabul etmeme ve hayır deme gücü olabilir ancak. Nazi ordusunda savaşa gönderildikten sonra ülkesine dönen ve 1947’deki ölümüne kadar savaşın karşısındaki en güzel satırları yazan Wolfgang Borchert’i okumak için bugünden uygun zaman olabilir mi?

“Sen. Makinanın başındaki adan ve atölyedeki adam. Sana yarın su boruları ve tencereler yerine çelik kasklar ve makinalı tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Laboratuvardaki bilimadamı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Hasta yatağı başında duran doktor. Sana yarın savaşacak erkeklere sağlam raporu vermeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Odasında oturan ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!”

01 Nisan 1997

Özel Sektörde İkinci İş: Sistemle Danışıklı Dövüş mü?

Bu yazı Hekim Forumu'nun Nisan-Mayıs 1997 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Dr. Ümit Şahin

Başlığı görür görmez kızan ve/veya alınan meslektaşlarım için bir iki hatırlatma yapmak isterim:Bu satırların yazarı sebebi olabileceği alınganlıkları tahmin edebilmektedir. Dolayısıyla düz bir cümle olarak kurabileceği, böylesi de içine sinecek başlık cümlesini soru kipiyle kurarak kaçak oynama yolunu seçmiştir. Üstelik yazar da özel sektörde çalışmaktadır. Dahası ikinci iş yapmaktadır. Demek ki bulunduğu konumu da oymaya yönelik bu nihilist tavır için hoşgörü beklemektedir.

01 Şubat 1997

Sağlık Alanında Teknoloji Kullanımı Sınırlandırılabilir mi?

Bu yazı Hekim Forumu dergisinin 1997 yılı Şubat ayı sayısında "Tıpta Teknoloji" dosyası içinde "imzasız olarak" yayımlanmıştır. 

Farkında olarak ya da olmayarak tıp pratiğimizin önemli bir bölümünü teknolojiyle içiçe geçiriyoruz. Tıpta teknolojik uygulamalar gün geçtikçe karmaşıklaşır ve pahalılaşırken, teknolojiye olan bağımlılığımız da giderek artıyor. Daha yüksek teknoloji sunan ya da içeren tıp dalları önem kazanıyor ve sağlık hizmeti sunumuyla önemli gelirler elde etmenin yolu da giderek daha yoğun bir şekilde yüksek teknolojiden geçiyor. Ve artık tıptaki göze görünen ilerlemelerin çoğunluğu biyomedikal mühendislik laboratuvarlarında üretiliyor. Tüm bu yükselen bağımlılık bir yandan tıbbın kendisinin teknolojiyle özdeşleştiği bir durum yaratırken, farklı bir ses çıkarmak da gittikçe güçleşiyor.

Tıpta Teknolojinin Abartılı Kullanımı ve Güncel Bir Örnek Olarak Osteodansitometri

Bu yazı Hekim Forumu dergisinin 1997 yılı Şubat ayı sayısında "Tıpta Teknoloji" dosyası içinde yayımlanmıştır. 

Bu yazının amacı teknolojik tıp uygulamalarının ve ağırlıklı örnek olarak ele alacağımız osteodansitometrinin (kemik yoğunluk ölçümü) kullanım endikasyonlarını tartışmak değildir. Bu tartışma kontrollu çalışmaları ve ayrıntılı maliyet-yararlılık analizlerini gerektirir; oysa bu yazı için bir literatür taraması bile yapılmamıştır. Bunun amacı, yazıyı muğlak kalmak zorunda olan tıbbi kriterlere sıkıştırmaktan kaçınmak ve (spekülatif olma tehlikesini göze alarak) daha sosyal ve politik açılımlara ulaşmaktır.

01 Ocak 1997

Hayvan Deneyleri: Yapmalı mı, Yapmamalı mı? Yoksa Hiç Değinmemeli mi?


Bu yazı Hekim Forumu dergisinin 1997 yılı Ocak ayı sayısında "Hayvan Deneyleri" dosyası içinde yayımlanmıştır. Dosyadaki diğer yazıları http://www.istabip.org.tr/hf/hf197.asp#DOSYA:%20HAYVAN%20DENEYLERİ adresinden okuyabilirsiniz.

Dr. Ümit Şahin
"Hayvan öldürmeden insan öldürmeğe sadece bir adım vardır; dolayısıyla hayvana işkence etmekle insana işkence etmek arası da bir adımdır."
Tolstoy

Ülkemizde fazla tartışılmayan hayvan deneyleri konusu, gerçekte tıp araştırmaları için önemli bir etik sorun oluşturuyor. Hayvanların deneylerde kullanılmalarına karşı çıkan kişi ve gruplar, Batı'da kozmetikle ilgili deneylerde hayvanların kullanılmasının yasaklanmasını sağladılar. Aynı hayvan koruma grupları ve eylemciler şimdi de tıpta hayvan deneylerinin yasaklanması için mücadele veriyorlar. Bu mücadeleler arasında doğrudan eylemlere girişen gruplar da yok değil. Üniversite laboratuvarlarının bombalanması, tehdit edilmesi, deney hayvanlarının serbest bırakıldığı laboratuvar baskınlarının düzenlenmesi gibi eylemler bunlar arasında. Bu eylemcilerin başarıya ulaşma olasılıkları şimdilik düşük görünüyor. Ne var ki konunun tıp dünyasında tartışılması gereği giderek daha fazla hissediliyor.

Bu dosyanın amacı da bu tartışmayı, yani hayvan deneylerinin tıp araştırmaları için kaçınılmaz olduğunu düşünenlerle, bu uygulamadan bütünüyle vazgeçilmesi gerektiğini düşünenler arasındaki tartışmayı anımsatmak ve gelebilecek katkılarla sürdürmek.

Hayvan deneylerinin boyutları

Tıpta hayvanlar başlıca iki amaç için kullanılıyor:Eğitim ve araştırmalar. Hepimiz fakültenin ilk yıllarındaki temel bilimler pratiklerinde izlediğimiz yada bizzat uyguladığımız kurbağa deneylerini hatırlarız. Tıbbi fizik, fizyoloji, biofizik, biyoloji gibi bilim dalları, öğrenci eğitiminde hayvan kullanmaya devam ediyorlar. Eğitimde daha çok kurbağa ve tavşan kullanılıyor. Araştırmalarda ise fare, köpek ve kedi de kullanılabiliyor. Yine ağırlıklı olarak temel bilimler, ama bir ölçüde de farmakoloji ve bazı klinik bilimler hayvan deneylerinin sıklıkla yapıldığı bölümler olmayı sürdürüyorlar. Özellikle bazı cerrahi bilimlerde tezlerin sıklıkla hayvan deneylerinden seçildiği gözleniyor.

Pekçoğumuz için hayvanlar üzerinde yapılan deney ve eğitim çalışmaları rahatsızlık verici olsa da yapılması zorunlu uygulamalardır. Birçoğumuz ise meslek yaşantımızda kullanmadığımızdan bu konuyu fazla düşünmeyiz. Oysa araştırmalarda hayvanların kullanılması tıp içindeki en özgün etik sorunlardan birini oluşturuyor. Herşeyden önce insanın da diğer hayvanlarla eşit bir canlı türü olduğunu düşünenler bir türün çıkarları için diğer türlerin "kullanılmasını" kabul edemiyorlar.

Konunun en çok tartışıldığı ülkelerden biri olan ABD'de yılda 50.000 kedi, 61.000 maymun, 180.000 köpek, 554.000 tavşan ve milyonlarca farenin deneylerde kullanıldığı belirtiliyor. Yapılan karşıt eylemler bu deneylerde hayvanlara yapılan "işkence" uygulamalarının sayısını büyük ölçüde azaltmış durumda. Artık hayvanlara acı çektirecek uygulamaların yapılması yasak. Ancak elbette denetlendiği oranda. Çünkü bu yasaklar uygulanmaya başlayana dek kozmetik ve yiyecek sanayiinde yapılan deneylerin korkunçluğunu anlatmak bile zor. Ancak işin ilginç yanı bugün kabul edilmeyen bu "vahşi" uygulamaların da aynı tıbbi deneylerde olduğu gibi "insanların zarar görmesini engelleme ve iyiliği için" yapılıyor olması. Yani köpeklerin ileri derecede radyasyona bulanmış yiyeceklerle beslenmeleri ve ölüm şekillerinin araştırılması ile tavşanların rimellerle kör edilmeleri (yani kör edecek miktarı bulma çalışmaları) benzeri amaç çizgisinde bulunuyor sayılmaz mı? Belki de asıl sorun insan yararı, bilim, ilerleme gibi sözcüklerde yatıyor.

Vazgeçmek mümkün mü?

Tıp alanında yapılan hayvan deneylerinden vazgeçemememizin en önemli nedenini bugüne kadar olan deneyimlerimiz oluşturuyor. Fizyolojiyle ilgili pek çok bilgiyi hayvan deneylerine borçluyuz. Üstelik bu bilgilerimizin daha çok artması için bir sınır varmış gibi görünmüyor. Fizyolojik mekanizmaların daha iyi anlaşılması da elbette bazı hastalıkların etyolojilerinin ortaya çıkmasında, ya da yeni tedavi yöntemlerinin bulunmasında rol oynuyor. Ancak tüm bunlardan vazgeçilse bile bilimin en temel çıkış noktası, yani merak var. Hayvan deneylerine karşı çıkanların gerekçelerinin başında ise hayvanların da insanlar kadar değerli ve yaşam hakkına sahip oldukları düşüncesi geliyor. Gerçekten de "laboratuvar hayvanı" olarak sınıflandırdığımız pek çok canlı türü, doğada kendine ait bir ortam içinde, doğanın bir parçası olarak yaşamını ve türünü sürdürme hakkına sahip değil midir?(Bazı hayvanlar laboratuarda doğar ve ölürler, bundan haberdar olmadan.)İnsanın bazı hayvanların bu hakka sahip olmadığını öne sürme yetkisini, yani doğa üzerinde tahakküm kurma becerisini kullanma yetkisini nereden aldığını sormamalı mıyız? Kaldı ki tüm bunlar bir başka kışkırtıcı soruyu akla getiriyor:"Tıp, insanlar üzerinde yapılan deneylerden de çok şey öğrenmedi mi?" Bu sorunun yanıtını biliyoruz. Bazı soruları uç noktalara götürmek rahatsız edici de olsa, bir sonraki adımlar ancak böyle atılabiliyor.

Ülkemiz özelindeki en önemli sorun ise yapılan hayvan deneylerinin ne kadarının özgün olduğu, yani yapılmasının bilime gerçekten ne kadar katkı yaptığı. En azından yapılan hayvan deneylerinin de tüm diğer bilimsel araştırmalar kadar özgün olduğunu söyleyebiliriz ki, o zaman ciddi miktarda çok hayvan gereksiz yere öldürülüyor demektir. Göze çarpan ilginç noktalardan biri de hayvan deneylerinin diğer klinik çalışmalardan daha üst bir noktada, daha bilimselmiş gibi görünmesi. Bu imaj, bazen hiç bir önemli soruya dayanmayan, tümüyle gereksiz araştırmaların yapılmasına neden olabiliyor...

Bu dosyayı okurken aklınızda şöyle bir soru belirmiş olabilir:"İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ne kadar etik kurallar düşünülüyor ki, hayvan deneylerinde düşünülsün?" Bu kaygıya karşılık belki bir soruyla yanıt verilebilir:"Kendimizi sorgulamak için bir yerden başlamamız gerekmiyor mu?"


HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ'nden (15 Ekim 1978)
Madde 1: Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğar ve aynı var olma hakkına sahiptir.

Madde 8: Hayvanlara fizik ya da psikolojik acı çektiren deneyler yapmak, hayvan haklarına aykırıdır; tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki hertürlü deneyler için durum böyledir. Bunun yerine başka bir şey koyma tekniklerinden yararlanılmalı ve bu teknikler geliştirilmelidir.

Madde 11: Zorunlu olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış, bir "biocide", yani yaşama karşı suçtur.

(Kaynak:Hayvan Hakları, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, İstanbul, 1992)