Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları
Nükleer Enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nükleer Enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2011

Nükleersiz ve karbonsuz bir dünya mümkün

Bu yazı Küresel BAK'ın Mayıs 2011'de Fransa'da yapılan G8 zirvesine karşı hazırladığı broşürde yer almıştır.


Enerji krizi yüzyılın en büyük göz boyaması. Ülkeleri de, insanları da gelir düzeyleri, yaşam biçimleri ve öncelikleri ne olursa olsun, sonsuz bir enerji ihtiyacının nesnesi haline getiriyor. Basit bir denkleme dayanıyor “enerji krizi” söylemi: Her geçen gün daha fazla enerji tüketmek zorunda olduğumuz, ancak daha fazla enerji tüketerek “daha iyi” yaşayabileceğimiz, bunun için de mümkün olan her türlü kaynağı sonuna kadar kullanmamız gerektiği iddiasına...

15 Mayıs 2011

Tıp Dünyası Söyleşisi - "Çernobil ve Fukushima'nın yarattığı faciayı kavrayamadılar"

Bu söyleşi, TTB'nin gazetesi olan Tıp Dünyası'nın 15 Mayıs 2011 tarihli 180. sayısında yayımlanmıştır. 

Sayın Şahin, Uzun yıllardır yeşil hareketin içinde yer alan bir aktivist olarak, Türkiye’nin en ivedi çevre sorunları arasında neleri sayarsınız?

Bence artık spesifik olarak Türkiye’nin çevre sorunlarından söz edilebilecek zamanlar geride kaldı. Şu anda aşırı kalkınmacı ekonomi politikalarının, sosyal adaletsizliğin ve demokratik sistemdeki yozlaşmanın doğayı yıkıma uğratmasından ve hem ülkenin hem de gezegenin ekolojik dengelerini yok etmesinden söz etmek daha doğru olur. Bu anlamda geçmişten beri devam eden yanlış enerji, ulaşım, tarım ve istihdam politikaları açgözlü bir ekonomik büyüme ve kalkınma anlayışıyla birleşince son birkaç yıldır doğaya ve ekosisteme yönelik eskisinden çok daha şiddetli bir saldırı başladı. Bu politikaların bütününü ve yarattığı yıkımı görmek yerine klasik anlayışla hava ve su kirliliğinden, ormansızlaşmadan ve erozyondan, sulak alanların yok olmasından veya çevre mevzuatındaki yetersizliklerden söz etmek yanıltıcı olur.

20 Haziran 2010

Nükleer tarafsızlık mümkün mü?

Bu yazı 
20 Haziran 2010'da Radikal İki'de yayınlanmıştır.

Önce mevcut durumu hatırlatalım: Türkiye’de henüz bir nükleer santral yok. Yani Türkiye’nin enerji üretiminde nükleerin payı sıfır. Elektrik üretim miktarlarına göre enerjide kömürün yüzde 30’a, doğalgazın yüzde 50’ye yakın payı var. Ancak bugünlerde hükümet, nükleer santral kurma konusunda eskisine göre daha kararlı görünüyor. Rusya ile yapılan ikili anlaşma önümüzdeki günlerde meclisten geçerse Akkuyu’da her biri 1200 MW büyüklüğünde dört reaktörden oluşan bir santral kurulacak. Bu santralin 2020’ye kadar elektrik üretmeye başlaması planlanıyor. Öte yandan 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Gül tarafından Güney Kore ile de bir nükleer işbirliği anlaşması imzalandı. Güney Kore ile Sinop için, Rusya ile Akkuyu için yapılana benzer bir anlaşma yapılmak istendiği ve en az Akkuyu büyüklüğünde bir santralin de Sinop’a kurulacağı anlaşılıyor.

18 Mayıs 2010

Türkiye'nin Nükleer Güç Olma Hevesi

Bu yazı Bianet'te 18 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanmıştır.


Çok önemli iki haber üst üste geldi. Önce Rusya Devlet Başkanı Medvedev'in Türkiye ziyareti sırasında Türkiye ile Rusya arasında Akkuyu nükleer santralı konusunda bir anlaşma imzalandı. Ardından İran'da Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu'nun katılımıyla İran'a uranyum takasının Türkiye üzerinden yapılması için anlaşmaya varıldı. Devletler arası iki nükleer anlaşma!... Bunun uzun vadede ne anlama geldiğini düşünmeden hükümetin barış çabalarına övgüler düzmenin erken olduğunu düşünüyorum.

25 Mart 2010

Nükleer Enerjiye Karşı Çıkmanın İlk 35 Nedeni

Antinükleer Aktivist Okulu için hazırlanan bu yazı Yeşil Gazete ve çeşitli yerlerde yayınlanmıştır.


a- Politik gerekçeler:

1. Nükleer santrallar, endüstriyalizmin ve yüksek teknolojiye tapınmanın en uç noktalarından birini temsil eder.
2. Aşırı enerji tüketimine ve masif (büyük miktarlarda) enerji akışına olan bağımlılığı arttırır, enerji yoğunluğunun düşürülmesi girişimlerini baltalar.

26 Nisan 2008

Ç.E.R.N.O.B.İ.L +22

Bu yazı 26 Nisan 2008'de Biamag'da yayınlanmıştır.

Ç: Çaresizlik,
E: Enkaz
R: Radyasyon
N: Nükleer
O: Olkiluoto
B: Boşaltma
İ: İtfayeciler
L: Lobi.

26 Nisan 2008.
Çernobil’in üzerinden 22 yıl geçti.
İnsanlar hâlâ kanser oluyor, hâlâ ölüyor.
Yeni Çernobillere izin verecek miyiz?

23 Şubat 2008

AKP’li Nükleer Karşıtları Seslerini Yükseltecek mi?


Bu yazı 23 Şubat 2008 tarihinde Biamag'da yayınlanmıştır.

Bundan on yılı aşkın bir süre önce, 17 Haziran 1997’de, Radikal gazetesinin Yorum sayfasında, Prof. Dr. Zafer Üskül’ün bir yazısı yayımlandı. Yazının başlığı“Akkuyu halkı ‘santral’ değil ‘yaşamak’ istiyor”du.
 
O zaman Mersin Üniversitesi rektör yardımcısı olan, bugün ise Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Mersin milletvekili olarak TBMM’de insan hakları inceleme komisyonu başkanlığı yapan anayasa profesörü Üskül, bu yazıyı Akkuyu’da nükleer santral konusunda yapılmış olan bir toplantıyı izledikten ve yöre halkının köylerine nükleer santral yapılmasına karşı gösterdikleri sert tepkiyi gördükten sonra yazmıştı.

06 Nisan 2007

Nükleer Karşıtı Platfotm Deneyimi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim ve Araştırma Birimi'nin Savunuculuk ve Politikaları Etkileme Konferansları kapsamında yaptığım konuşmanın bant çözümü tam metnini indirmek için TIKLAYIN

01 Şubat 2007

Nükleer Yalanlar

Bu yazı Mesele dergisinin Şubat 2007 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.
Ümit Şahin
I.
“Her gün gazete gelirdi. Başlıklara göz atardım:
‘Çernobil! Bir başarı abidesi.’
‘Reaktör yenilgiye uğratıldı!’
‘Hayat devam ediyor.’
Siyasi memurlarımız vardı, bizimle politik tartışmalar yaparlardı. Kazanmamız gerektiği söyleniyordu. İyi de kime karşı! Atoma mı? Fiziğe mi? Evrene mi? Zafer bizim için bir son değil, bir süreçti. Yaşam bir kavgadır, bir çırpınma. İşte bu yüzen seller, yangınlar ve diğer felaketleri çok seviyoruz. ‘Cesaret ve kahramanlık’ göstermek için fırsat doğuyor.”
Arkady Filin,temizlikçi.
Çernobil denince aklıma yalan geliyor. Radyasyondan da önce yalan. Bir görüntü: Önceki yıl, Çernobil’in 19. yılı nedeniyle Karadeniz dernekleri tarafından düzenlenen bir panelde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nda (TAEK) çalışan Gül Göktepe konuşuyor. Salonda henüz hayatta olan Kazım Koyuncu da var. Gül Göktepe kurumun içinde nükleer bilgi birimi denen bir bölümün başındadır. Bir yandan da TÜRÇEK diye bir çevre derneğinin yönetiminde yer alıp Karadeniz’de bulunan çevre derneklerini bir araya getirmeyi amaçlayan fon destekli projeler yapmıştır. Gül Göktepe, yanına muhtemelen nasıl bir düzenin içinde olduklarının farkında olmayan iki tıp doktorunu da almış, Çernobil’den kaynaklanan radyasyonun Türkiye’ye hiçbir etkisi olmadığını anlatıyor, hatta konuşmasının bir yerinde aslında Çernobil’in Ukrayna ve Beyaz Rusya’ya bile fazla bir etkisi olmadığını söylüyor. Bölgede de, burada da, Çernobil’den yayılan radyoaktif parçacıklardan kaynaklandığı sanılan hastalıklar aslında radyasyon korkusundan kaynaklanan psikolojik sorunlar Göktepe’ye göre, buna da Çernobil sendromu deniyor.

01 Mayıs 2005

Çernobil ve Türkiye’de Artan Kanser Sıklığı Hakkında

Bu yazı Çernobil felaketinin 19. yıldönümü nedeniyle 1 Mayıs 2005 tarihinli Cumhuriyet Dergi'de yayımlanmıştır.

Fotoğraf: Özgür Gürbüz (Çernobil, 23 Nisan 2006)

Dr. Ümit Şahin

Çernobil nükleer santrali 26 Nisan 1986 günü patladığında, Hiroşima’da patlayan atom bombasının 500 katı radyasyon yaydı. Felaketten en çok Ukrayna ve Beyaz Rusya’nın santral çevresindeki yerleşimleri etkilense de, radyoaktif bulutun ilk bir hafta içindeki yayılmasının önce Kuzey ve Orta Avrupa’yı, daha sonra da Türkiye dahil daha güney bölgeleri etkilediği biliniyor. O günlerde Türkiye’de ayrıntılı bir radyoaktif serpinti haritası çıkarılamadı, ama Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından yapılan bazı ölçüm sonuçları, bazı yabancı araştırmacıların bulguları ve daha sonraki yıllarda yapılan modellemeler, yağan yağmurlarla şiddeti artan bir radyoaktif serpintiyle karşılaştığımızı açıkça ortaya koyuyor.

Bu serpintiyle, fiziksel yarılanma ömrü yaklaşık 30 yıl olan sezyum 137 başta olmak üzere radyoaktif elementler hem doğrudan ışıma yoluyla, hem de topraktan besin zincirine geçerek bitkiler ve hayvansal ürünler yoluyla tüm canlıları ve insanları radyasyona maruz bıraktı. Ancak nüfusumuzun ne kadarının, hangi dozda ve ne kadar bir süre radyasyona maruz kaldığını bilmiyoruz. Radyoaktif serpintiden en fazla etkilenen Trakya ve Karadeniz kıyılarında, o yıllarda İstanbul da dahil olmak üzere 20 milyona yakın kişi yaşamaktaydı. Bu da Türkiye nüfusunun önemli bir bölümünün daha yoğun olarak, diğer bölgelerdeki insanların da çay ve fındık gibi ürünlerin tüketimi sonucu dolaylı olarak en azından 1986’dan sonraki birkaç yıl boyunca az ya da çok radyasyona maruz kaldığını söyleyebiliriz.

Beyaz Rusya Sağlık Bakanlığı yetkilileri ülkelerinde Çernobil’e bağlı 50 bin yeni çocukluk çağı tiroid kanseri beklendiğini bildiriyor. Aynı şekilde Ukrayna Sağlık Bakanlığı, 2004 yılına kadar Çernobil’e bağlı nedenlerle hastaneye yatırılan kişi sayısının 452 bini çocuk olmak üzere 2,3 milyonu bulduğunu bildiriyor. Türkiye’de Çernobil’den yayılan radyoaktif serpintinin şu anda başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere ülkemizin her yerinde artış gösteren kanser vakalarıyla ilişkisini bire bir belirlemek kolay değildir. Zaten kanserde az sayıda durum dışında (sigara ve bazı viral hastalıklar) kesin ve bireysel neden-sonuç ilişkisin kurulamaz. Ancak şu noktaların altı çizilmelidir:

1- Sağlık Bakanlığı’nın da onayladığı gibi kanser vakaları son yıllarda artış göstermiştir. Radyasyona bağlı çoğu kanserlerin oluşumu için 15-20 yıllık sürenin minimum olduğu bilindiğine göre, üzerinden 19 yıl geçmiş olan Çernobil’e bağlı bu yoğun radyoaktrif serpintinin kanser oluşumuyla ilgisiz veya bu ilişkinin tesadüfi olduğunu söylemek bilimsel olarak mümkün değildir.

2- 1986 yılı ve ertesinde en çok kuzey bölgelerde yaşayan ve o yıllarda çocukluk çağında olan kişilerin, en çok doğrudan yerel tüketim yoluyla (süt, ve süt ürünleri, yumurta, bölgede yetişen sebze ve meyveler) ve kaza sonrası başta TAEK ve Sağlık Bakanlığı’ndan olmak üzere yetkililerin ihmal ve kabahati sonucu sadece yerel olarak değil ülke çapında da yaygın olarak tüketilen radyasyonlu çay ve fındıklar nedeniyle radyasyona maruz kaldığı açıktır. Dolayısıyla bu risk grubu radyasyona bağlı kanser açısından önceliklidir, kansere yakalanmaları durumunda Çernobil etkisi düşünülebilir.

3- Radyasyona maruz kalma düzeyinin ya da radyokaktif serpinti miktarının nicel olarak saptanması için çok geç kalınmıştır. Bu anlamda yapıldığı iddia edilen çalışmalar ve açıklamalar, özellikle de 1986 ve sonrasında sadece Türkiye’de nükleer santral kurulması planlarını aklayabilmek için Çernobil ile ilgili tüm sonuçları yok saymak ve olduğundan önemsiz göstermek için her fırsatı kullandığı bilinen TAEK’ten geldiği zaman bilimsel güvenirlikten yoksun olarak kabul edilmelidir.

4- Sağlık Bakanlığı’nın geçen yıl artan kanser vakalarıyla ilgili bir çalışma başlattığını açıklayıp, daha sonra aradan bir yıl bile geçmeden “Çernobil’den kaynaklanan hiçbir etkiye rastlanmadığı ve kanserlerin sadece sigara ve alkole bağlı olduğunun anlaşıldığını” açıklaması, üstelik araştırma yöntem ve sonuçları hakkında da bilgi vermemesi, Kanserle Savaş Dairesi’nin bilimsel güvenirliğini de zedelemektedir.

Üniversiteler ve Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Dairesi yetkilileri kanserin son yıllarda izlediği zamansal artış eğilimiyle Çernobil radyasyonundan etkilenme olasılığı haritasını bilimsel olarak çakıştırma yöntemleri geliştirerek olası neden-sonuç ilişkisini toplum bazında ortaya koyabilirler. Bilimsel sorumluluk da bunu gerektirmektedir.

26 Nisan 2005

Felaketin 19. Yılında “Çernobil Sendromu” Yanıltmacası


Bu yazı Çernobil felaketinin 19. yıldönümü olan 26 Nisan 2005'de Birgün gazetesinde yayımlanmıştır.

(Fotoğraf: Özgür Gürbüz, Çernobil, 23 Nisan 2006)

Dr. Ümit Şahin
Bilim, algılanması güç neden sonuç ilişkilerinin ortaya çıkarılmasında çoğu zaman elimizdeki tek araçtır. Örneğin iklim gibi bir olgunun uzun süreli zamansal gidişini izlemediğimiz, ölçüm ve istatistik becerilerini kullanarak elde ettiğimiz sonuçları bilimsel bir şekilde yorumlamadığımız zaman küresel ısınma gibi hayati bir sorunu ortaya koyamıyoruz. Ne var ki aynı bilim, bazen çok açık kimi neden sonuç ilişkilerini gizlemek ya da önemsizleştirmek için de kullanılabiliyor. Bugün üzerinden tam 19 yıl geçen ve dünyanın en büyük çevre felaketi sayılan Çernobil nükleer santral kazasının sonuçları üzerinde yürütülen bazı tartışmalar ne yazık ki bunun açık örneklerinden biri haline gelmeye başladı.

Çernobil’de patlayan ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının yaklaşık 500 katı radyasyon yayan nükleer santral, 26 Nisan 1986’dan bu yana etkilediği geniş bir coğrafyada insan ve çevre sağlığı üzerinde ciddi etkilerde bulunmaya devam ediyor. Felaketten en büyük zararı gören Ukrayna ve Beyaz Rusya’da yüz binlerce kişinin kanser ve diğer hastalıklara yakalandığı Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere pek çok yerel ve uluslararası kuruluş tarafından bildiriliyor. Sadece Beyaz Rusya’da Çernobil’e bağlı 50 bin yeni çocukluk çağı tiroid kanseri beklendiğini bildiriyor Beyaz Rusya Sağlık Bakanlığı yetkilileri. Aynı şekilde Ukrayna Sağlık Bakanlığı, 2004 yılına kadar Çernobil’e bağlı nedenlerle hastaneye yatırılan kişi sayısının 452 bini çocuk olmak üzere 2,3 milyonu bulduğunu bildiriyor.

Kazadan sonraki günlerde Çernobil’den yayılan radyoaktif elementlerle yüklü bulut önce Avrupa’nın kuzeyini, daha sonra da Orta Avrupa ve Türkiye’nin kuzey kıyılarının da aralarında bulunduğu geniş bir coğrafyayı etkisi altında bırakmıştı. O günlerde radyoaktif serpinti haritası ayrıntılı olarak çıkarılamadı, yine de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından yapılan oldukça kaba ölçüm sonuçları, bazı yabancı araştırmacıların bulguları ve daha sonraki yıllarda yapılan modellemelerle birleştirildiğinde, yağan yağmurların da şiddetini arttırdığı bir radyoaktif serpintiyle karşılaştığımız açık. Fiziksel yarılanma ömrü yaklaşık 30 yıl olan sezyum 137 başta olmak üzere radyoaktif elementlerin o dönemde hem doğrudan ışıma yoluyla, hem de topraktan besin zincirine geçerek bitkiler ve hayvansal ürünler yoluyla tüm canlıları ve insanları radyasyona maruz bıraktığı kesin bir gerçek. Kesin olmayan, nüfusumuzun ne kadarının, hangi dozda ve ne kadar bir süre radyasyona maruz kaldığı. En fazla etkilenen Trakya ve Karadeniz kıyılarında, İstanbul da dahil olmak üzere 20 milyona yakın kişinin yaşadığı düşünülürse, önemli bir nüfusun (hatta yiyecekler yoluyla diğer bölge insanlarının da) en azından 1986’dan sonraki birkaç yıl boyunca az ya da çok radyasyona maruz kaldığını söyleyebiliriz.

Karadeniz bölgesinde kanser vakalarının sayısındaki artışla ilgili verilen bilgiler son derece çarpıcı ve değerlidir. Bazı yerlerde her ailenin birkaç ferdinin kansere yakalandığı ya da kanserden yitirildiğinin bildirilmesi azımsanacak bir bulgu sayılamaz. 1986’nın üzerinden geçen yaklaşık yirmi yılda radyasyona bağlı kanser oluşumu için beklenen süre de artık dolmaya başlamıştır. Bu konuda yapılan resmi açıklamalar ise bilimin gerçekleri örtmek için kullanıldığını gösteriyor. TAEK’in Trakya ve Doğu Karadeniz’de insanların Çernobil’den etkilenme düzeyi olarak ilan ettiği “ortalama” 0,6 mSv’i veri kabul ederek hesap yapan bazı bilim insanları bunun kanser insidansında yüz binde 1 oranında artışa neden olacağı sonucuna varmışlar. Bu hesapların hangi yöntemle yapıldığını bir an sorgulamasak bile, yola çıkılan 0,6 mSv düzeyinin “ortalama” gibi bu durum için tamamen bilimsellik dışı bir veri olduğunu görmemek olanaksızdır. Binlerce kilometrekarelik bir coğrafyada serpintinin kimi yerlere çok, kimi yerlere az düşeceği, kimi yerlere hiç düşmeyeceği kesin olduğuna göre, nasıl olur da kaba bir ortalama alıp bunu milyonlarca insan aynı doza maruz kalmış gibi hesap konusu yaparsınız? Bu dört kişilik bir ailede bir kişi günde bir paket sigara içtiği zaman her aile ferdinin günde beş sigara içmiş olacağını, bu nedenle akciğer kanserine yakalanma risklerinin düşük olduğunu söylemek kadar saçma bir iddiadır. Elbette bazı kişiler çeşitli nedenlerle çok yüksek ışınıma maruz kaldılar ve bugün Karadeniz’deki kanser hastalarına 1986 yılının ikinci yarısından sonra nerede yaşadıklarını sorarak başlamak iyi bir bilimsel yaklaşım olabilirdi. Oysa bizim üniversitelerimizdeki araştırmacılar ve Sağlık Bakanlığı yetkilileri 1986 öncesi kanser sayılarına sahip olmadıkları gibi bir gerekçeye sığınarak ve bazı başka yetersiz veri gerekçeleriyle bu kanser vakalarının Çernobil’e bağlanamayacağını söylemenin bilimsellik olduğunu sanıyorlar. Bugün Karadeniz başta olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artan kanser vakalarının en önemli nedenlerinden birinin - kuşkusuz sigara ve çevremizdeki ve gıdalardaki toksik kimyasallar ile birlikte- Çernobil’den yayılan radyasyon olduğunu söylemek hiç de yanlış değildir.

İki gün önce Tarbzon dernekleri tarafından düzenlenen bir panelde TAEK Nükleer Bilgi Birimi başkanı Gül Göktepe’nin tüm bu olguları reddetmek ve etkisini azaltmak için halkın Çernobil’den aslında büyük ölçüde psikolojik olarak etkilendiği, korktuğu ve paranoyakça bir tepki verdiği anlamında “Çernobil Sendromu”ndan bahsetmesi, bilimin ve uzmanlık kariyerinin devlet erkiyle birleştirilerek nasıl halkı yanıtmak ve gerçekleri çarpıtmak için kullanılabileceğinin açık bir örneğidir. Kendilerinin hiçbir kabahati olmayan bir nükleer kazanın Ukrayna ve Beyaz Rusya’daki etkilerini bile az göstermeye çalışmanın (ki bu ülkelerin sağlık bakanlıklarının verdiği rakamları bile reddetmektedirler) ve Türkiye’deki olası etkileri bütünüyle ve ısrarla inkar etmenin sadece iki açıklaması olabileceğini düşünüyorum: Birincisi, halkın Çernobil kazasının sonuçlarını anlamasının Türkiye’ye sokmaya çalıştıkları nükleer santrallerin imajını sarsacağını düşünmeleri ve bağnazca bir nükleer santral yanlılığıyla Çernobil gibi bir felaketi bile küçük göstermeye çalışmaları. İkincisi, şimdi yönetiminde bulundukları TAEK’in 1986 ve sonrasında halkın radyasyona daha az maruz kaması için gerekli önlemleri almadığının farkında oldukları için kurumlarının suçlarını gizleme telaşıyla toptan bir inkar ve çarpıtma politikası izlemeleri. O zamanlar Çernobil radyasyonundan Türkiye halkını bütünüyle korumak olanaksızdı elbette, ama bu, zamanın TAEK yetkililerinin aymazlık içinde çay, fındık gibi en kritik ürünleri bile tüm Türkiye’ye tükettirip, almaları gereken en basit tedbirleri bile çok kısa sürelerle sınırlayarak riski belki onlarca veya yüzlerce misli arttırmalarının getirdiği sorumluluğu azaltmaz.

Bugün üniversitelerdeki bilim insanlarının, Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Dairesi yetkililerinin ve hatta TAEK’in yapması beklenebilecek tek şey, “Çernobil Sendromu” gibi teşhisler uydurmaları değil, kanserin son yıllarda izlediği zamansal artış eğilimiyle Çernobil radyasyonundan etkilenme olasılığı haritasını bilimsel olarak çakıştırma yöntemleri geliştirerek, sonuçları hafifletmeye çalışmadan, bir neden sonuç ilişkisi yakalamaya çalışmalarıdır. Üniversitelerin YÖK baskısı olsa da olmasa da sus pus olduğu bugünlerde gerçekçi bir çağrı olmayabilir bu, ama bilimi ve uzman sıfatlarını kullanmayı düşünen tüm bilim insanlarının başka bir seçeneği bulunmamaktadır.

01 Ağustos 1999

Nük-le-er san-tı-ral is-te-mi-yo-ruz!

Bu yazı Hekim Forumu'nun Temmuz-Ağustos 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Akkuyu deyince aklınıza ne geliyor?

a)Silifke yakınlarında bir köy.
b)İçel’e bağlı Gülnar ilçesinin Büyükeceli beldesinin deniz kıyısındaki alanlarından biri.
c)Harika bir kumsal ve plaj.
d)Genellikle seracılıkla geçinen sıcakkanlı insanların yaşadığı bir yer.
e)Orada nükleer santral yapılmayacak mıydı?..