Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları
Birgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Birgün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2009

Alternatif su forumu, iklim değişikliği ve su politikaları

Bu konuşma 14 Şubat 2009'da İstanbul Sütlüce Kongre Merkezi'nde yapılan Dünya Su Forumu Sivil Toplum Diyalogu toplantısında yapılmıştır. Bu konuşmanın kısaltılmış hali 6 Mart 2009 tarihli Birgün gazetesinde de yayınlanmıştır.

Alternatif Su Forumu Nedir?

İstanbul’da 20-22 Mart 2009 tarihlerinde Uluslararası Alternatif Su Forumu yapılacak. Bu alternatif forum, Dünya Su Konseyi, DSİ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ tarafından 16-22 Mart’ta düzenlenecek olan 5. Dünya Su Forumu’na alternatif olarak çalışmalar yapan “Suyuma Dokunma Kampanyası” tarafından organize ediliyor.

21 Nisan 2007

"Nükleer Isınma"ya karşı 28 Nisan'a


Bu yazı Birgün gazetesinin 21 Nisan 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Penguen dergisinde yayımlanan iklim değişikliğiyle ilgili bir karikatürün başlığında “Nükleer ısınmaya karşı...” diye başlayan bir cümle yer alıyordu. Espriden çok dil sürçmesine benzese de, her durumda nefis bir ironi bu. Küresel ısınmaya karşı nükleer enerjiyi savunma cingözlüğünü gösterenlere harikulade bir cevap. Ama sadece nükleer mi? Küresel ısınmanın oluşum nedenlerinin ve alınması gereken önlemlerin olağanüstü basitliğinin karşısına teknolojik savunmacı çizgiler çizenler hep aynı çıkmaza düşüyorlar.
Otomobil uygarlığını terketmek yerine biyoyakıt üretimini savunduğunuzda yağmur ormanlarının ve tarım alanlarının, genetiği değiştirilmiş, çabuk büyüyen endüstriyel bitkilerin üretimi için yağmalanmasının önünü açıp, aslında küresel ısınmayı bir de böyle hızlandırmayı, zaten kuraklık nedeniyle darbe alan tarımsal üretimi bir de böyle zorlamayı göze alıyorsunuz. Termik santralları terketmek yerine henüz dünyanın hiçbir kömürlü santralinde uygulanmaya başlamamış karbon filtreleme ve depolama teknolojisini hedef olarak belirlediğinizde de aynı şekilde asıl hedeften ayrılıyorsunuz. Henüz yaygın uygulamaya geçemeyecek kadar pahalı ve enerji yoğun bir teknoloji olduğu halde, sanki Kyoto protokolü bunu öngörüyormuş gibi konuşan, fabrikalara filtre takmak çok pahalıya mal olacak diye göz korkutan bakanlarımız var örneğin.
Ne biyoyakıt, ne nükleer, ne karbon filtresi, hatta ne de bütün teknolojileri verimli olanlarla yenilemeye yönelen bir başka aşırı üretim, tüketim zinciri... Bütün ihtiyacımız az üretmeye, az tüketmeye, tasarrufa; gösterişten, şatafattan, aşırı konfordan uzak, sade, yerel, dayanışmacı ve kendi kendine yeten ekolojik bir topluma yönelmek. Bunun için kârdan başka bir değer tanımayan kapitalizme, eğlenmeyi kutsayan gösteri toplumuna ve talep mühendisliğine dayalı endüstriyalizme karşı mücadele etmekten başka çaremiz yok.
28 Nisan Cumartesi günü Kadıköy meydanını “Başka Bir Enerji Mümkün” sloganıyla dolduracak olmamız işte bu yüzden çok önemli.
Nükleer santral pazarlamaya çalışanlarla Kyoto’yu imzalamaktan kaçmayı savunanlar aynı kişilerken... Silah sanayiinin beslediği savaş lordlarıyla petrol ve kömür tekellerinin patronları aynı kişilerken... Stratejik hesaplarla petrol boru hatlarını savunup, bunu çevrecilik sosuyla servis yapanlar “ulusal çıkarlar” adına küresel ısınma gerçeğini inkar edenlere bile arka çıkarken... Yüksek arabalarından inip, alışveriş merkezlerinden, otoparklardan çıkıp insanların arasına karışmaktan imtina edenler, susuz kalmaktan kaygı duymaya başlayıp ne yapacaklarını şaşırmışken... Nükleere karşı çıkmayı iklim değişikliğiyle mücadeleden ayırmamanın, kömüre, petrole, nükleere hep birlikte karşı çıkmanın tam zamanı.
Türkiye Kyoto’yu imzala demek için, nükleere hayır demek için, başka bir enerji mümkün demek için Kadıköy meydanını doldurmanın, yüz binlerce olmanın tam zamanı.

30 Mart 2007

Önce Mücadele, Sonra Ağaç


Bu yazı Birgün gazetesinin 30 Mart 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Kolesterolü yüksek çıkan, şeker hastalığına yakalanan, bel ağrısı çekmeye başlayan pek çok insanda ilk anda görülen bir davranış kalıbı vardır: Doktor bir ilaç verse de, diyet yapmak, düzenli egzersize başlamak, yaşam biçimimi değiştirmek zorunda kalmasam. Kronik bronşit de olsam, her gün öksürsem de, damarlarım da tıkansa sigarayı bırakmam gerekmese. Doktor bir ilaç versin...
Tabi çoğu zaman gerçek çabuk anlaşılır, kabullenmek zor da olsa... Diyet yapmadan, sadece ilaç alarak şeker hastalığı ve kolesterol yüksekliğinden kaynaklanan sorunlar tedavi edilemez. Egzersiz yapmazsanız alacağınız ağrı kesiciler ancak geçici bir çözüm olur. Sigarayı anlatmaya bile gerek yok.
Böyle sağlıkla ilgili bir durumun aklıma gelmesi, son zamanlarda küresel ısınmayla ilgili bazı sorular ve haberlerle sıklıkla karşılaşmaya başlamamızdan. Giderek yaygınlaşan bir görüşe göre, ağaç dikerek küresel ısınma önlenebilir. Bu nedenle biz ne yapabiliriz diye soranların aklına önce ağaç dikmek geliyor. Elbette bitkiler fotosentez yapmak için havadaki karbondioksiti kullanırlar. Özellikle de yaprakların, çiçeklerin açtığı, fotosentezin hızlandığı bahar aylarında yapılan ölçümlerde atmosferdeki karbondioksit miktarı kış aylarına göre daha düşük çıkar. Tabii ki ağaçlar ve büyük ormanlar, okyanuslarla birlikte en önemli karbondioksit toplayıcıları, yaygın deyimle yutakları arasındadır. Ormanların korunması, küresel ısınmanın daha da hızlanmaması için büyük önem taşır.
Ama bu gerçekler, bir yanlış anlamayı beraberinde getirmemeli. Petrol ve kömürün yakılması sonucunda açığa çıkan bir atık olan karbondioksitin üretimi ve atmosfere bırakılması azaltılmadığı ve zaman içinde durdurulmadığı takdirde, dünyanın bütün ağaçları sadece gündüz değil, geceleri de fotosentez yapmaya başlasalar, bu kadar karbondioksiti atmosferden temizlemeleri mümkün olmayacaktır. IPCC, ağaçlandırmanın sera gazı azaltımındaki payını en fazla %10-20 olarak hesaplamıştır.
Üstelik dünyanın en büyük ormanlık alanları yerleşim yerlerine, sanayi alanlarına, kereste ticaretine, sığır çiftliklerine kurban edilirken, dünyanın akciğerleri olan yağmur ormanları bu hızla tüketilirse kırk yıllık ömrü kaldı denirken, sadece ağaç dikerek küresel ısınmayı durduramayız. Petrol, kömür ve doğalgaz bağımlılığı artarken, yollar daha fazla 4X4’le, daha hızlı otomobillerle dolarken evlerimizin önüne dikeceğimiz ağaçlar atmosferi temizlemeye mi yarayacaktır, yoksa vicdanlarımızı mı? Üstelik bu işin bir ticaret haline gelmeye başladığı da gözden kaçmamalı. (Bir iş için ürettiğiniz karbondioksiti nötralize edeceği hesaplanan sayıda ağacı sizin adınıza dikmek için para ödediğiniz “carbon offset” şirketlerinin web sitelerine bakabilirsiniz.)
Kötü haber: Sadece ormanların azalması nedeniyle değil, fazla karbondioksitin okyanus sularını asitleştirmesi yüzünden denizlerin karbondioksit temizleme kapasitesini azaltması nedeniyle de yutaklar giderek daha yetersiz kalıyor. Atmosferdeki ömrü 100 yılı bulabilen karbondioksit artan miktarlarda salınmaya devam ettikçe, ne yapsanız atmosferi temizlemek mümkün olmayacak. Yapılan hesaplar hemen bugün bütün emisyonlar durdurulsa bile, atmosferdeki karbondioksit miktarının düşmeye başlamasının yüz yıl alabileceğini gösteriyor.Tam da bu nedenle, salımlar hemen bugün durdurulmaya başlanmalı deniyor zaten.
Ağaçlandırmayı yıllardır başlıca çevre koruma yöntemi olarak benimseyen kimi çevre örgütleri, elinde çekiç olan herşeyi çivi olarak görür misali, ağaç dikmeyi küresel ısınmanın da “en önemli” çözümü olarak gösteriyorlar kimi zaman. Bu kendi politikalarıyla uyumlu, yeşil alanların korunmasına da hizmet eden, çevreci bir politika olabilir. Ama küresel ısınmayla mücadele böyle olmaz.
Bu yaklaşımın yaygınlaştırılması nedeniyle neredeyse her gün, gazetelerde bu tür haberler yer alıyor. Daha iki gün önce, Birgün’de “Bir Kirletiyoruz, Ağaçlar Temizliyor” başlığıyla, Çevre ve Orman Bakanlığı verilerine dayanan bir haber vardı. Geçtiğimiz haftalarda da, TEMA’nın aynı amaca yönelik bir basın açıklaması “TEMA Diyor ki, Ağaç Dikin, Küresel Isınmaya El Koyun!” başlığıyla yayımlanmış ve bütün gazetelerde geniş yer bulmuştu. Evet, ağaçların karbon emmek dışında da sayılamayacak kadar çok yararı vardır, ama sera gazlarını azaltmadığınız sürece ağaç dikmekle uğraşmak küresel ısınma açısından zaman kaybıdır. Üstelik bakanlığın iddia ettiği ve bu tür haberlerde Türkiye için olumlu bir puan olarak kayıt düşüldüğü gibi Türkiye’nin %26’sının ormanlarla kaplı olduğu da bir büyük masaldır. Bu ormanlık alanların ne kadarında “ağaç” olduğu, ne kadarının çoktan yerleşim yerlerine dönüştüğü, ya da çalılıklardan ibaret kaldığı ayrı bir yazı olacak kadar karışık bir konudur.
Dünyanın en önemli bilim insanlarının on yılımız kaldı, termik santrallara morotoryum uygulanmalı, sera gazı salımını hemen radikal biçimde kesmezsek her şey için çok geç olacak dediği bir dönemde, ağaç dikin, küresel ısınmanın panzehiri budur demek, eğer konuyu asıl yönünden saptırma, petrol ve kömürcülere zaman kazandırma, hükümetin aymazlığına destek olma amacı taşımıyorsa, en iyi niyetli haliyle saflık, ya da konuyu iyi anlamamış olmakla açıklanabilir. Daha da kötüsü dünyanın geleceğini tehdit eden en önemli ekolojik sorun olan küresel ısınmayı, geleneksel ağaçlandırma çevreciliğinin kalıplarına kurban etmektir. Oysa yanlış politik tercihlerle ve işe yarayacağı şüpheli önerileri tartışmakla kaybedecek bir dakikamız bile yok.
Not etmek gerekir: Türkiye’de ağaçlandırma çevreciliğinin öncülerinden TEMA’nın daha sonra yayımladığı ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüşü savunduğu bir rapor bu çıkışı bir ölçüde dengeliyordu. Yine Meclis’te görüşülen nükleer yasaya karşı çıkması da, TEMA’nın nükleerci çizgisini kesin olarak terk ettiğine dair bir işarettir umarım. Şimdi sıra, herkesin küresel ısınmaya karşı alınması gereken en acil bireysel önlemin, sokaklara dökülmek ve hem kendi hükümetini, hem de dünyanın bütün hükümetlerini, küresel ısınmayı durdurmak için acilen etkili önlemler almaya zorlamak olduğunu kabul etmesinde.
28 Nisan günü, Kadıköy meydanında, “Başka Bir Enerji Mümkün” diyecek, hem kömüre ve petrole, hem de nükleer enerjiye karşı, rüzgarı ve güneşi savunacak onbinlerin arasında, Türkiye’nin çok üyeli, çok şubeli, çevre örgütleri de, yöneticileri ve aktivistleriyle, kendi pankartları ve sözleriyle yer almalı. Bu örgütlerin kendi üyelerini Kadıköy’e çağırıp, tamamen bir taban hareketi olan bu mitingde yer aldıklarını görmek, çevre hareketinde bir şeylerin değişmeye başladığının işareti olabilir.
Küresel ısınmanın modern yaşam biçimini, fosil yakıt bağımlılığını ve tüketim alışkanlıklarını sorgulamadan, kârdan başka hiçbir değer tanımayan kapitalist şirketlere ve hükümetlere karşı mücadele etmeden durdurulması mümkün değil.
Önce diyet ve egzersiz, sonra ilaç. Önce sera gazlarını azaltmak için mücadele, sonra ağaç.

21 Mart 2007

Kyoto: Bir ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı Daha


Bu yazı Birgün gazetesinin 21 Mart 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
ABD ve Türkiye’nin ortak sicil defterinin, hiç olmazsa birazını çıkarmayı denemeye ne dersiniz? İşte size Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Kyoto’ya, bir “stratejik ortaklık” hikayesi...
Savaş suçu, soykırım ve insanlığa karşı suç işleyenleri yargılamak amacıyla 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne 104 ülke üye olmuş durumda. Mahkemeye üye olmayı reddeden ülkeler ABD ve İsrail. Türkiye ise imzacı olmaktan kaçınan ülkelerden biri. ABD, mahkemeyi tanımayarak Irak’ta işlediği savaş suçları nedeniyle uluslararası yargı önüne çıkarılmaktan ve Guantanamo’nun hesabını vermekten kaçmış oluyor. Ceza Mahkemesi konusunda ABD ile aynı dili konuşan İsrail de Filistin’de işlediği savaş suçlarından ve yaptığı etnik temizlikten dolayı yargılanma riskini almıyor. Türkiye ise AB adayı olup da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne hala taraf olmamış tek ülke. AB sürecinde mahkemeyi oluşturan Roma antlaşmasını imzalaması gereken ve daha 2004’de Başbakan’ın ağzından en kısa zamanda imzalayacağını söyleyen Türkiye, insan hakları örgütlerinin bütün çabalarına rağmen en son ana kadar dışarda kalmayı tercih etmiş görünüyor.
İşkence konusunda dünyanın en kötü sicillerinden birine sahip olan Türkiye, işkenceyi kesin bir dille yasaklayan 1984 tarihli İşkenceye Karşı Sözleşme’yi 1988’de kabul etmişti. Bu sözleşme, doksanlar boyunca Türkiye’de işkencenin giderek daha büyük bir sorun haline gelmesine engel olamadıysa da, işkenceye karşı mücadelede önemli bir araçtır. Öte yandan Türkiye sözleşmeye ek olarak 2002’de kabul edilen Seçmeli Protokol’ü onaylamıyor. İşkencenin önlenmesi için gözaltı yerlerinin düzenli ziyaret edilmesi gibi etkili bir mekanizma getiren Seçmeli Protokol’ü 2005’de imzalamasına rağmen onay aşamasını tamamlamadı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından konu hakkında aktif bir kampanya da yürütülüyor, ancak Türkiye’nin protokole ne zaman taraf olacağı belli değil. Şu ana kadar 54 ülkenin imzalayıp 32 ülkenin onayladığı Seçmeli Protokol’ü ABD ve İsrail imzalamadılar. İsrail, “orta düzeyde fiziksel baskı” adını verdiği işkenceyi bir sorgu yöntemi olarak 1999’da İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilene kadar yasal hale getirmiş bir ülkeydi. ABD ise son yıllarda yeni işkence yöntemleri geliştirmek ve bunları Guantanamo’da, Irak ve Afganistan hapisanelerinde, hatta gezici CIA uçaklarında uygulamakla meşgul. Üstelik aynı ABD, 2002’de 30 yıllık Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan da çekilerek sadece insan haklarının değil barışın korunmasına ilişkin uzlaşmalara dair tavrını da belli etmişti.
Sadece insan haklarında değil, çevre ve ekolojiyle ilgili uluslararası anlaşmalarda da benzer bir “stratejik ortaklık” dikkati çekiyor. Kalıcı organik kirleticilerin (POP’s), yani insan ve diğer canlıların vücutlarında birikerek besin zinciri boyunca yayılan, kanserden sakat doğumlara kadar bir çok hastalığa neden olan DDT, dioksin, hekzaklorobenzen gibi dünyanın en zehirli bazı kimyasallarının üretimini ve kullanımını yasaklayan 2001 tarihli Stokholm Konvansiyonu’nu onaylamayan ülkeler listesine baktığınızda da, yine Türkiye ve ABD’nin adlarını yan yana görüyoruz. Çünkü ABD bu zehirli kimyasalların en büyük üreticisi, Türkiye ise her zamanki ekonomik gerekçelerini sıralıyor.
İklim değişikliğini yavaşlatmak için gereken sera gazı indirimlerini dünya ülkelerine zorunlu tutan tek bağlayıcı anlaşma, yani Kyoto Protokolü de benzer bir durumda. Dünyanın 166 ülkesinin taraf olduğu protokol, 40’a yakın ülkeye, 2012’ye kadar ortalama %5,2’lik sera gazı indirim hedefi koyuyor. Protokole taraf olmayan ülkeler arasında tüm sera gazlarının dörtte birinden tek başına sorumlu olan ABD’yle birlikte, dünyada sera gazı üretimini en hızlı arttıran ülke olan Türkiye de yer alıyor. Türkiye, küresel ısınmaya en fazla neden olan ve Kyoto’da indirim hedefi alması gereken ülkeler arasında sera gazı salım düzeyi açısından 13. sırada. Türkiye, kalabalık ve artan nüfusu, fosil yakıta dayalı yanlış enerji, sanayi ve ulaşım politikalarıyla Çin, Hindistan, Brezilya gibi en büyük ülkelerin de yer aldığı genel sıralamada da 22. (ya da hükümetin verdiği diğer bir rakama göre 19.) sırada yer alıyor.
Türkiye ve ABD’nin uluslararası hukuk alanında böyle bir birlikte tavır alış içine girmesi bize ne anlatıyor?
Bu iki ülkenin de uluslararası mekanizmalardan ellerinden geldiğince uzak durarak evrensel standartlara uymaktan kaçınmak istediklerini mi?
İşkence yapmak ve yapanları cezasız bırakmak için işbirliği yaptıklarını mı?
İnsanlığın ve gezegenin ortak çıkarlarını ilgilendiren hiçbir konuda hesap vermek istemeyen sorumsuz ülkeler olmayı tercih ettiklerini mi?
Terörizmle savaş, kalkınma, ekonomik gerekçeler gibi bahanelerle, şirketlerin, politikacıların, sermaye çevrelerinin, askeri ve sivil çıkar gruplarının isteklerini yapmakta serbest olmak istediklerini mi?
Yoksa ABD ve Türkiye’nin (ve yerine göre İsrail, Çin, Avustralya ve benzeri ülkelerin) bağımsız ve onurlu bir duruşları olduğunu, ulusal çıkarlarını korumak istediklerini, bunu da yaptıklarının hesabını vermeyerek, insan haklarına, gelecek kuşakların yaşam hakkına ve gezegene saygı göstermeyerek, istedikleri ülkeyi işgal ederek ve askeri müdahalede bulunarak yapmakta serbest olduklarını düşünmeyi mi tercih edersiniz?
Türkiye, AB zorlaması (hatta tehdidi) olmadan Kyoto da dahil hiçbir uluslararası mekanizmaya taraf olmama gibi hiç de “onurlu” sayılamayacak bir duruşa giderek daha çok saplanıyor. Ama işin tuhaf yanı, “Türkiye Kyoto’yu İmzala!” dediğimizde Türkiye’nin ABD gibi emperyalist ülkeler tarafından Kyoto’yu imzalamaya zorlandığını iddia edenlerle karşılaşıyoruz. Kyoto’ya taraf olmayan, taraf olan ülkeleri bile süreç dışına çıkmaları için ikna etmeyi deneyerek Kyoto’yu baltalamaya çalışan ABD’nin, Türkiye’yi “kalkınmasını engellemek için” Kyoto’yu imzalamaya zorluyor olduğu yeterince gülünç bir iddia. Üstelik bu kalkınma denen şeyin neyin tüketimine, kimin petrol şirketlerinin çıkarlarına, kimin nereye yapacağı yatırıma hizmet ettiğini düşününce.
ABD Kyoto’ya taraf değil. Çünkü ABD’yi petrol şiketleri, kömür lobileri, otomotiv endüstrisi, silah sanayii yönetiyor. Peki Türkiye’yi kim yönetiyor?

12 Ocak 2007

Bir Ucu Irak, Bir Ucu İklim


Bu yazı Birgün gazetesinin 12 Ocak 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin

Irak’ın işgalinden yaklaşık dört yıl, Saddam Hüseyin’in asılmasından birkaç gün sonra, ABD ve İngiltere’nin Irak petrollerini paylaşma planı basına sızdı. Irak’ta asıl paylaşılamayanın petrol olduğu artık neredeyse resmi olarak ortaya çıktığına göre, derin siyasi analizler yapmadan da bazı gerçeklerin birbiriyle olan ilişkisini tartışabiliriz.
Bundan tam 35 yıl önce, “Büyümenin Sınırları” isimli rapor endüstriyel kalkınma çağının karaya oturduğunu açıkladığında daha Vietnam savaşı sürüyordu. Endüstriyel kalkınmanın, yarattığı diğer ekolojik krizler, yoksulluk ve savaşlar bir yana, sadece kaynakların tükenmek üzere olmasından dolayı bile sürdürülebilir olmadığı artık ortadaydı. Artık doğanın, emeğin ve yoksul ülkelerin sömürülmesi yoluyla kurulmuş bu sistem ya en ince noktasından koparak dağılacak, ya da kendini korumak için doğayı daha fazla sömürecek ve kıtlaşan kaynakları kendi elinde tutmayı garanti altına almak için yeni savaşlar yaratacaktı. Sistem elbette kendi rasyonelliği içinde davrandı ve ikinci yolu seçti. Direnenlerin hikayesini biliyoruz. Direnişi kırmak için sistemin ürettiği “sürdürülebilir kalkınma” gibi süslü oyuncakların hikayesi ise bir başka yazının konusu.
Bugün Irak’ta iç savaş şiddetlendikçe, petrol şirketlerinin planları daha açık hale gelmeye ve pervasızlaşmaya başlıyor. Bir yandan da küresel ısınma kimsenin beklemediği kadar hızlanan bir sarmala girmiş, gezegenin iliğini kurutmaya başlamış durumda. Peki küresel ısınmanın giderek şiddetlenmesiyle Irak petrollerinin ABD ve İngiltere’nin petrol devleri tarafından gözümüzün içine baka baka yağmalanması arasında bir bağ yok mu?
Küresel ısınmanın varlığı ve tek sorumlusunun insan etkinlikleri (daha doğrusu petrol ve kömür gibi fosil yakıtların yakılması) olduğu tüm dünya ülkelerinin konuyla ilgili ortak bilimsel kuruluşu IPCC tarafından kabul edileli 10 yıl oluyor. Bilim çevrelerinin bu fikirde ısrar etmeye başlamalarının üzerinden ise en az 25 yıl geçti. Kimsenin küresel ısınmayı inkar edemediği bu noktaya gelişimiz en aşağı çeyrek yüzyıl aldığına göre, bu gecikmenin (geciktirmenin ya da) bir sorumlusu olmalı: George Monbiot’un “İnkar Sektörü” dediği bu dev kampanya kimlerin ürünü dersiniz?
Her yıl milyonlarca doları, küresel ısınmayla ilgili bilimsel gerçekleri bulandırmak (1) ve çelişkili gibi görünen sonuçları çarpıtarak her yerde karşımıza çıkarmak için yapılan propaganda çalışmalarına harcayan bu kuruluşların finans kaynakları gayet tanıdık: İnkar sektörünün en büyük sponsoru olan dünyanın bir numaralı petrol devi ExxonMobil’in sadece 1998-2005 arasında bu işe yatırdığı paranın en az 16 milyon dolar olduğu biliniyor (şirketin yıllık kârı 40 milyar doları bulduğuna göre, bu “yatırım” devede kulak tabii). ExxonMobil daha geçen hafta küresel ısınma konusundaki pozisyonunu değiştirmediğini, ama söylemini “yumuşatacağını” kamuoyuna açıkladı; demek ki bu paralar harcanmaya devam edecek.
İklim inkârcılarını (iklim şüphecileri demek hafif kalıyor) beslemek konusunda ExxonMobil’e eşlik edenler arasında Shell, BP (bir yandan da sözümona küresel ısınmayı önleyecek alternatif enerji yatırımlarını desteklemeye başlayan, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı kahramanı şirket yani), Amerikan Madenciler Birliği, General Electric, otomotiv şirketleri, diğer kömürcüler, petrokimyacılar ve sanayiciler de bulunuyor. En nihayet açıklanan Irak petrolü paylaşım planında aslan payını alacak isimler da ne tesadüftür ki aynı: ExxonMobil, Shell, BP ve diğer petrol devleri.
Bütün bunlar ne anlama geliyor peki?
1- Petrol rezervleri azalıyor. Oysa endüstriyel tüketim toplumları yaşam ve tüketim standartlarını, dev kapitalist şirketler kârlarını, ABD ve diğer kapitalist Batı devletleri küresel düzeydeki egemenliklerini korumak için hala neredeyse tamamen petrole bağımlılar.
2- Mevcut sistem ucuz petrol üzerine kurulu. Irak petrollerini “30 yıllığına” kendi şirketlerine bağışlayan ABD ve İngiltere hükümetlerinin planı, ucuz petrol çağının kendi kontrolları altında en az bir 30 yıl daha devam etmesi. Böylece atmosfere karbondioksit salınımının daha düşük bir seviyeye inmemesini de, en az bir 30 yıl için daha garantiye almayı kafalarına koyduklarını göstermiş oluyorlar.
3- ABD ve müttefiklerinin, petrol kaynaklarının kontrolü uğruna daha nice savaşları göze alabilecek oldukları açık bir gerçek. Petrol savaşlarını mümkün kılacak türlü çeşitli ideolojik, etnik, dinsel, mezhepsel gerekçelerin üretilmeye devam edileceği de açık.
4- Bir yandan Irak gibi petrol zengini toprakları cehenneme çevirenler, bir yandan da yeni kuyular açmaya, hatta küresel ısınmadan dolayı erimeye başlayan buzulların bile altını üstüne getirmeye hazırlanıyorlar. George W. Bush, daha iki gün önce Alaska’da 5,6 milyon hektarlık bir körfezi petrol çıkarılması için açtıklarını açıkladı.
5- Küresel ısınma bu karbon egemenleri için, gezegeni yaşanmaz hale getirecek olması nedeniyle değil, petrole dayalı endüstriyel sistemin sürdürülebilirliği açısından bir tehdit oluşturduğu için önem taşıyor, bu yüzden inkar sektörünü desteklemeyi ellerinden geldiği kadar sürdürecekler. Küresel ısınmayı veya etkilerini durdurmak petrol şirketlerinin ve destekledikleri hükümetlerin umurlarında değil; ama küresel ısınmanın etkilerinin farkedilmesini önlemeyi giderek daha fazla önemseyecekleri görülüyor.
Wolfgang Sachs’ın şu sözleri küresel ısınmayı da, Ortadoğu ve Asya’daki savaşları da anlamak için önemini koruyor: “İklim değişikliği kendi kendine ortaya çıkmış bir şey değil. İklim değişikliği işin atık boyutu, Irak savaşı ise kaynak boyutu. İklim değişikliği fosil yakıtların atık deposunun taşmasından kaynaklanıyor, Irak savaşı ise fosil yakıt kaynaklarının kıtlaşmasından.”(2)
Petrole dayalı endüstriyalist sistemi sorgulamak için daha kaç derecelik sıcaklık artışına ve bombalarla cehenneme çevrilecek kaç ülkeye ihtiyacımız var? Irak’ta ölen 650 bin insan ve sıcak dalgalarında, kasırgalarda, sellerde ölen yüzbinler aynı cinayetin kurbanları.

(1) En iyi bilinen çarpıtmalara bir iki örnek: “Aslında küresel ısınma değil küresel soğuma olacakmış.” “Buzullar erimiyormuş, hatta birçok yerde yeni buzullar oluşuyormuş.” “Karbondioksiti iklimi değiştiren etkenler arasında saymaya değmezmiş, asıl önemli olan su buharıymış.” Vesaire...
(2) Wolfgang Sachs ile Söyleşi, Ümit Şahin, Üç Ekoloji, Sayı 3, Ekim 2004

03 Aralık 2006

Küresel Isınma Türkiye'yi Kurutuyor

Bu yazı Birgün gazetesinin 3 Kasım 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.
Ümit Şahin
İklim değişikliği ile Türkiye’yi yan yana düşünmek konusunda yıllarca yanıldık. İlk yanılgımız Türkiye’nin endüstrileşmiş ülkeler gibi dikkate değer miktarda sera gazı üretmediği ve sorumluluğunun ABD ve diğer Batı ülkelerine kıyasla çok az olduğuydu. Türkiye’nin bu yıl yayımladığı sera gazı envanteri ve geçtiğimiz gün yayımlanan BM raporu bu efsaneyi yıkmış bulunuyor. Şimdi biliyoruz ki Türkiye dünyada sera gazı emisyonlarını en hızlı arttıran ülke. Türkiye hızla artan kalabalık nüfusunun ve petrol, kömür ve doğalgazdan başka enerji kaynağı tanımayan politik öngörüsüzlüğünün etkisiyle muhtemelen birkaç yıl içinde Avrupa’nın da en fazla sera gazı üreten ülkelerinden biri haline gelecek.
İkinci yanılgımız Türkiye’nin ılıman iklim kuşağında bulunduğu için tropik bölgeler ve kutuplara yakın yerler gibi uç iklim bölgelerine göre iklim değişikliğinden çok daha geç etkileneceğiydi. Bu efsane de son bir yıldır ardı ardına beliren dehşet verici bulgularla yıkılmaya başladı. Ülkeler ve bölgeler iklim değişikliğinden değişik şekillerde zarar görebilir. Deniz seviyelerinin yükselmesiyle ve artan sel baskınlarıyla sular altında kalacak adalar ve Bangladeş gibi deniz seviyesinin altındaki ülkeler, kasırgalar ve sıcak dalgaları gibi aşırı iklim olayları nedeniyle tehdit altında bulunan yerler gibi... Ortadoğu ve Akdeniz havzasındaki ılıman ve yarı tropikal ülkeler de iklim değişikliğinden çok acı bir şekilde etkileniyorlar: Kuraklık ve susuzlukla. Önce Türkiye’de son bir yıldır ortaya çıkan küresel ısınmadan kaynaklandığı açık bazı bulgulara göz atalım:
- Türkiye'nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü’nün 651 kilometrekare olan alanı 500 kilometrekareye, derinlik yer yer 1 metrenin altına düştü. Göller Bölgesi yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlıyor.
- Konya’da bulunan 350 kilometrekarelik Akşehir Gölü tamamen kurudu. Balıkçılık ve kamışçılıkla geçinen 1500 ailenin geçim kaynağı ortadan kalktı. Göle artık kuşlar uğramıyor. Akşehir Tarım İlçe Müdürü Bahri Karaman, eskiden Temmuz ayına kadar zirvelerinde kar bulunan ve Akşehir Gölü’nü besleyen çayların doğduğu Sultandağları'nda birkaç yıldır kış aylarında bile kar görmediklerini söylüyor.
- Tuz Gölü’nün 2600 kilometrekarelik alanı yarıya indi.
- Konya havzasında yeraltı sularının kuruması ile yaşanan çökmeler nedeniyle oluşan obrukların sayısı artıyor.
- Suları 40 metre kadar çekilen Bafa Gölü’nde balıklar ölmeye, kuşlar gölü terketmeye başladı.
- Van Gölü’nde su seviyeleri 1995’den bu yana düşüyor.
- Türkiye’nin dağ buzulları büyük bir hızla eriyor. Buzulların ortadan kalkması ve yağışların kardan yağmura dönmesi yeraltı sularının ve ırmakların su ile beslenmesini azaltıyor.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bundan iki ay önce sekiz aylık su stokları kaldığını ve kuraklık devam ederse üç ay içinde su kesintilerinin başlayacağını açıkladığını da hatırlayalım.
Bütün bunlar küresel ısınmanın Türkiye için kuraklık ve susuzluk demek olduğunu, o günlerin de uzun yıllar sonra gelmeyeceğini ve aslında bugün başladığını gösteriyor. Kuraklık, tarımsal üretimi etkileyecek, Türkiye’nin bir su ve gıda sıkıntısı içine girmesine neden olup ekonomik yıkımlara yol açabilecek. İklim değişikliğinin sadece kutuplardaki buzulların deniz seviyelerinin yükselmesine neden olacak şekilde erimesi olduğunu düşünmek, kutup ayıları ve Eskimolar için üzülmek, senaryolarla oyalanmak için artık çok geç. Dünyanın en yaşamsal sorunu olan küresel ısınma Türkiye’yi kurutuyor, ama biz hala küresel ısınmanın hayatlarımızı bu kadar yakın ve doğrudan etkilemeye başladığını kabul etmek istemiyor ve “büyük kıyameti” bekliyoruz.
Çözüm için adım atmak, önce bu durumun bilimsel olarak ortaya konmasıyla mümkün. Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri, Tarım Bakanlığı, ilgili meslek odaları, çiftçi sendikaları, ilgili sivil toplum kuruluşları ve üniversiteler bir araya gelerek en kısa zamanda küresel iklim değişikliğinin Türkiye üzerindeki bu yıkıcı etkilerini verilere dayalı ve bilimsel olarak ortaya koymak, kapsamlı raporlar hazırlamak zorundalar. Yakın zamana kadar küresel ısınmaya “uyumdan” sözetmek, bu ekolojik felaketi durdurmaktan vazgeçmek olarak görülüp kınanırdı. Oysa şu anda dünyanın en saygın kuruluşları, küresel ısınmayı durdurmanın yanı sıra ciddi adaptasyon projeleri de geliştiriyorlar. Türkiye de hem küresel ısınmadaki payını azaltacak önlemleri almak, bunun için de öncelikle Kyoto Protokolü’ne taraf olmak, hem de yaşanan büyük kuraklığa, tarımsal üretimin zarar görmesine, kentlerin aynı anda hem susuzlukla hem de sellerle boğuşacak olmasına karşı adaptasyon stratejileri geliştirmek zorunda. Tabii bunun için önce başımızı kumdan çıkarıp küresel ısınmanın ülkemizi nasıl kavurmaya başladığını görmemiz gerekiyor.
Küresel ısınma kader değil, kıyametin falan kopacağı da yok. Ama önümüzdeki yıllarda yaşam giderek zorlaşacak, dünya bu kez belki de iklim değişikliğinden kaynaklanan yeni ekonomik krizlerle boğuşacak. Şimdi insanların yarattığı bu yıkımı yine insanların durdurabileceğini, bunun da ancak politik mücadeleyle olacağını farketmemiz gerekiyor. Küresel ısınma bir çevre sorunu değil, çağımızın en önemli politik sorunu çünkü.
Bir yerden başlamak için önce meydanları doldurup sorunun farkında olduğumuzu, yaşamımıza ve geleceğimize sahip çıktığımızı gösterebiliriz. 4 Kasım’da Kadıköy meydanında, 45 ülkenin insanlarıyla aynı anda küresel ısınmayı durdurmak için kararlı olduğumuzu gösterebiliriz. Kaderci olmadığımızı da.

22 Ekim 2006

Türkiye Kyoto'yu Neden İmzalamalı?


Bu yazı Birgün gazetesinin 22 Ekim 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Küresel iklim değişikliğinin çözümü için hazırlanan tek bağlayıcı uluslararası anlaşma olan Kyoto Protokolü gündeme geldiğinde, iki karşıt uçtan da bir küçümseme duyuluyor. Başını ABD’nin çektiği Kyoto karşıtları protokolün yanlış bir yöntem olduğunu, küresel ısınmanın ancak ülkelerin tek başlarına uygulayacakları, kendi özel şartlarına uygun ve yeni teknolojilere dayalı yöntemlerle çözülebileceğini söylüyorlar. Aslında bunu da, küresel ısınmanın var olduğunu kabul etmek zorunda kaldıkları son bir iki senedir dile getirmeye başlamış bulunuyorlar, ondan önce iklim değişikliğini veya varsa bile insan kaynaklı olduğunu reddediyorlardı. Radikal ekolojist kanattaki bazıları ise Kyoto’yu hiçbir işe yaramayacak bir kandırmaca olarak görüyor, endüstrileşmiş ülkelerin zaman kazanmak ve göz boyamak için uydurdukları bir anlaşma olduğundan dem vurarak Kyoto’ya dayalı çözümleri “teslimiyetçilik” olarak adlandırıyorlar.
Bu yıl Küresel Eylem Grubu’nun organize ettiği 4 Kasım küresel ısınma eylem gününün ana sloganı “Küresel Isınmayı Durdurun, Türkiye Kyoto’yu İmzala!”. Neden Kyoto’ya vurgu yapmak hala önemli? Neden Türkiye de Kyoto’yu imzalamalı? Bu sorulara yanıt verebilmek için önce Kyoto anlaşmasını yerli yerine oturtmak gerekiyor.
Ekolojik krizin iyice belirgin hale gelmesiyle uluslararası çevre anlaşmalarının doğuşu aynı zamanlara, 1970’lerin ilk yıllarına rastlıyor. 1972 Stockholm Bildirgesi ile başlayan ve 1992 Rio zirvesinde en üst düzeye taşınan bu anlayış, başarılı örneklerinden birini Montreal Protokolü ile vermiş ve ozon tabakasına zarar veren gazların yasaklanması bu yöntemle sağlanmıştı. Kyoto Protokolü de bu 35 yıllık sürecin ürünlerinden biri olarak dünya ülkelerinin Rio zirvesinden iki yıl önce başlayan bir müzakere sürecini önce ilkesel bir sözleşmeye, 1997’de ise somut hedeflere dönüştürmeleriyle ortaya çıktı.
Kyoto Protokolü’nün koyduğu hedefler son derece yetersizdi. Bugün bilim çevrelerinin atmosferdeki sera gazlarının ve sıcaklığın artış hızını modellemelerine esas alarak yaptıkları çalışmalara göre, küresel ısınmanın gerçekten durdurulabilmesi için 2050 yılına kadar küresel düzeyde %80’i aşan bir emisyon sınırlaması gerektiği kabul görüyor. Daha kısa vadede bu sınırlamaların 2030’a kadar %60 civarında olması gerektiği söyleniyor. Oysa Kyoto’nun koyduğu hedef, sera gazı emisyonlarının 2008-2012 yılları arasında 1990 düzeyine göre ortalama %5,2, en fazla yükümlülük altına giren AB ülkeleri için bile sadece %8 azaltılması. Kyoto sürecinde özellikle ABD’nin yaptığı muhalefet, hedeflerin küçük tutulmasında rol oynamış, ABD uzun pazarlıklar sonunda varılan bu yetersiz hedefe uymayı bile reddetmişti. Kyoto’yu ciddiye alan ve yürülüğe koyan ülkelerin çoğunda bile bu yetersiz hedeflere varmak için çok ciddi bir çaba görünmüyor.
Türkiye’nin tutumu ise baştan beri tam anlamıyla “mızıkçılıktan” başka bir şey değil. 1992 iklim değişikliği sözleşmesinde OECD ülkesi olduğu için öncelikli taraflar arasında sayılan Türkiye, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli yasaları hazırlamak yerine yükümlülük listesinden çıkmak için kulis yapmayı tercih etti. Yıllarca uğraştıktan sonra sözleşme eklerinden birinden çıkıp kendi özel şartlarını kısmen de olsa kabul ettirmeyi başaran ülkemiz, sözleşmeyi 12 yıl ayak sürüdükten sonra, 2004’te Meclis’ten geçirdi, diğer ülkelerin yıllardır yaptıkları envanter çalışmasının ilkini de ancak bu yıl yayımlayabildi. Kyoto Protokolü’nün ise tartışmalarına bile katılmayan Türkiye, her zaman petrol, doğalgaz ve kömüre dayalı ekonomik büyüme hakkını, yani küresel ısınmayı arttırma hakkını savunmayı tercih etti.
Peki bütün bunlar ne demek? Emisyon azaltmak ne demek, “bizim özel şartlarımız var” demeyi sürdürmek neye yol açıyor?
Karbondioksit emisyonlarını azaltmanın bütün ülkelere bu kadar zor gelmesinin nedeni aslında çok açık. Karbondioksit çıkaran işlemlerden vazgeçmek, ya da bunları azaltmak demek, kömürle çalışan termik santralleri kapatmak demek, doğalgaz bağımlılığını azaltmak demek, benzin ve mazotu adeta içen motorlu taşıt trafiğini sınırlamak, otomotiv endüstrisini küçültmek ya da ciddi değişikliklere zorlamak, uçakla yapılan yolculuklardaki hızlı büyümeyi durdurmak, karbon emen ormanların sınırsız bir kaynak olarak görülmesinden ve yokedilmesinden vazgeçmek demek. Bütün bunlar, enerji yoğun endüstrilere ve aşırı tüketime dayalı kapitalist ekonomiler ve iplikten yumurtaya herşeyin binlerce kilometrelik mesafelerde kıtalararası ticaretine dayanan küreselleşme için kriz demek.
Peki Türkiye iklim değişikliği sözleşmesini onaylamaktan ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmaktan kaçtığı 90’lı yıllar boyunca ne yaptı? Çevresinde yaşayan insanların astım ve kalp hastası olmasına neden olan ve doğayı yok eden Yatağan, Gökova gibi kömürlü termik santrallara Sugözü, Çan gibi yenilerini ekledi. Hala da yeni termik santraller açmaya, onlarca yenisini planlamaya devam ediyor. Türkiye bu yıllar boyunca doğalgaz bağımlılığını sınırsızca arttırdı, bugün enerji ihtiyacının yarısını karşılamak için Rus doğalgazına bağımlı durumda. Türkiye bu yıllar içinde yeni otoyollar, köprüler, yeni havaalanları yaparak ulaşımda tamamen otomobil, otobüs ve uçağa, yük taşımacılığında ise kamyonlara bağımlı hale geldi. Deniz ve demiryollarını yok saydı, petrole iyice bağımlı hale geldi. Yerel tarımsal üretimi, çeşitliliği, küçük işletmeleri ve el sanatlarını yok ederek, sınırlarını küresel ticarete ölçüsüzce açtı.
Kyoto, yetersiz bir anlaşma, bunu söylemeden söze başlayan hiç kimse yok dünyada, ama en azından bir sembol. Kyoto’yu imzaladığınız ve kendinizi belirli bir emisyon sınırlama yükümlülüğüne soktuğunuz zaman ekolojik bir devrim yapmış olmuyorsunuz, ama en azından “evet, iklim değişikliği var, üstelik insan kaynaklı ve ben de ülke olarak bundaki payımı kabul ediyor ve iklim değişikliğinin durdurulması için üzerime düşeni yapmaya, hatta bunun için bana uluslararası yaptırımlar uygulanmasına bile hazırım” demiş oluyorsunuz. Öyle olmasaydı, ABD hükümeti Kyoto’ya bu kadar direnir miydi, fazla bir yükümlülük altına girmeyecek olan Rusya bile bu kadar uzun bir pazarlık sürecini zorlar mıydı?
Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü yürürlüğe girmesine henüz iki yıl varken bir an önce imzalaması gerekiyor. Bu Türkiye’nin karbon emisyonlarını hızla arttıran, iklim değişikliğinde pay sahibi ilk 20 ülke arasına hızla yükselen bir ülke olarak görevi. Eğer Türkiye yanlış tanımlanmış ulusal çıkarları uğruna direnmeye devam ederse, bu bize daha fazla kirletici termik santral, daha fazla pahalı doğal gaz anlaşması, daha fazla otomobil ve petrol bağımlılığı olarak geri dönecek. Kyoto’yu imzalamış bir Türkiye yeni termik santrallar yerine rüzgar ve güneş potansiyelini kullanmaya başlamak zorunda kalacaktır. Demiryollarını ve deniz taşımacılığını geliştirmek, ormanlarını korumak ve güçlendirmek, yerel ekonomiye ağırlık vermek zorunda kalacaktır. Karbon emisyonları kağıt üzerinde inmez, ancak politika değişikliğiyle iner.
Türkiye kirli, pahalı ve bağımlılık yaratıcı fosil yakıt ekonomisinden çıkmak, yenilenebilir kaynaklara dayalı, tarımsal üretime ve yerele ağırlık veren bir ekonomiye geçmek zorunda. Bunun için önce Türkiye’nin Kyoto’yu imzalamasını istemek yeterince gerçekçi bir başlangıç.

09 Ekim 2006

Türkiye Ekolojik Sıçramayı Başarabilir


Bu yazı Birgün gazetesinin 9 Ekim 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Top oynarken komşunun camını kırdığınızda “Ben bişey yapmadım, topa hep öbür çocuklar vurmuştu” diyenlerden miydiniz? Türkiye küresel ısınma konusunda sorumluluktan kaçma yarışında diğer bazı “gelişmekte olan” ülkelerle birlikte bu rolü oynamayı sürdürüyor. Bir ara Çevre Bakanlığı’nın internet sitesinde “Türkiye geçen on yılda sera gazı emisyonlarında %65 artış sağlamıştır” yazıyordu. Tepkiler üzerine bu cümle kaldırıldı, ama mantık değişmiş değil. Üstelik Türkiye George W. Bush ABD’siyle her konuda yaptığı “startejik ortaklığı” küresel ısınma konusunda da sürdürüyor ve Kyoto Protokolü’nden kaçmaya devam ediyor.
Küresel ısınmaya neden olan sera gazı emisyonlarının dörtte birinden tek başına sorumlu olan ABD’de Bush hükümeti inkar politikasını sürdürüyor. Ne var ki eyaletlerde farklı eğilimler görülmeye başladı. Aralarında Massachusetts ve New York’un da bulunduğu 10 kuzeydoğu eyaletinde ve California’da federal hükümetin eğiliminin tersine ciddi emisyon sınırlamaları yapma kararı verildi. Üstelik inanması zor da olsa, Cumhuriyetçi Schwarzenegger tarafından yönetilen California eyaleti 2050’ye kadar emisyonlarını %80 azaltmayı hedefleyerek sıradışı bir öncülük yapıyor. Yorumcular ABD’de kamuoyunun özellikle geçen yılki Katrina kasırgasından sonra küresel ısınma konusunda duyarlığının arttığını, Al Gore’un yaptığı “Uygunsuz Gerçek” belgeselinin de halk üzerinde etkili olduğunu söylüyorlar. ABD’deki iyimserlere göre tek engel olarak kalan Bush ve çetesi 2008’de gittikten sonra arkası çorap söküğü gibi gelecek. Tabii bu iyimserler petrol endüstrisinin Bush gittikten sonra çabucak teslim olacağını düşünecek kadar iyimserler.
Üstelik niyet böyle olsa da uygulamanın nasıl olacağı belirsizliğini koruyor. ABD Kyoto’yu imzalamış olsaydı, 1990 rakamlarına göre emisyonlarında %7 azaltma yapması gerekecekti. Oysa 1990’dan bu yana ABD’nin karbondioksit emisyonları en az %15 arttı. 2012’ye kadar yapılması gerekecek olan %20’lik bir indirim enerji ve ulaşım politikalarında, dolayısıyla da yaşam biçiminde dramatik değişiklikler gerektirir. Zaten tartışma artık, yaşam biçimini değiştirelim diyenlerle, teknolojik çözümler bulup yaşam standartlarımızı koruyalım diyenler arasında. Tabii acaba bu tartışmalarla kaybedilecek zaman var mı?
Türkiye’de ise henüz ne hükümet, ne de kamuoyu düzeyinde böyle bir niyetin varlığından sözedilebilir. Türkiye henüz kendi payını küçümseme ve fosil yakıtlara dayalı kalkınma, yani karbondioksit salım hakkını savunma aşamasında. Peki gerçek ne? Türkiye gerçekten karbondioksit üreticileri arasında sözü edilmeyecek bir ülke mi?
Türkiye dünyanın en kalabalık 17. ülkesi. Milli gelir sıralamasında ise 19. sırada yer alıyor. Yani dünyada nüfus ve ekonomik gelir oluşturma açısından da en büyük 20 ülke arasındayız, tabii karbondioksit emisyonu sıramız da buna yakın. Türkiye 2004’te ürettiği 357 milyon ton sera gazı ve yaklaşık %1’lik payla ilk 20 ülkeye yaklaştı. Kişi başına üretimde Türkiye elbette daha alt sıralarda, çünkü asıl bu bir sanayileşme ölçüsü oluşturuyor, ama Türkiye büyük bir ülke ve tüm büyüyen ekonomilerde olduğu gibi karbondioksit ve diğer sera gazlarının üretimi ve payı giderek artıyor. 1990’da 170 milyon ton olan üretimin 14 yılda 357 milyon tona ulaşması bunun bir kanıtı. Tıpkı Çin’in on yıl sonra emisyon sıralamasında ABD’yi geçerek birinci sıraya yerleşmesinin beklenmesi, Hindistan, Brezilya, Endonezya gibi büyük ülkelerin paylarının giderek artması gibi, Türkiye’nin payı ve sorumluluğu da artacak. Üstelik Avrupa Birliği’nin yaklaşık %15’lik payıyla karşılaştırıldığında emisyon düzeyi İspanya ve Polonya’ya yakın olan Türkiye’nin yeri daha göze görünür hale geliyor.
Oysa Türkiye fosil yakıtlara dayalı büyüme stratejisinden vazgeçmiyor. Bunun en önemli göstergesi hükümetin yeni kömürlü termik santral planları. Enerji üretiminin %75’ini zaten fosil yakıtlardan sağlayan Türkiye’de hükümet, geçen yıl 24 yeni termik santral yapımını planlarına koymuştu. Bu yıl da bu yeni termik santralların nerelerde yapılacağı ortaya çıkmaya başladı. Önce Afşin-Elbistan termik santralının yeni ünitesi açıldı. Sonra Bursa’nın Keles, Tekirdağ’ın Saray, Çanakkale’nin Biga, Çankırı’nın Orta, Bolu’nun Göynük ilçelerinde termik santral kurulması, Afşin-Elbistan ve Kütahta Tavşanlı’ya yeni üniteler eklenmesi gündeme geldi. Kömürlü termik santralların çevrelerine verdiği zarar en çok Yatağan’ın senelerdir zehir soluması nedeniyle duyuluyor. Ama gerçekte başta Afşin-Elbistan olmak üzere tüm termik santrallar aynı sorunu yaratıyor. Termik santrallar bir yandan çevre ve insan sağlığına zarar vermeye devam ederken, bir yandan da küresel ısınma yangınının üzerine körükle gidiyor.
Küresel ısınmanın oluşumunda bütün dünya çapında tek başına %3,2’lik paya sahip çimento sanayii de Türkiye’nin önemli karbondioksit üreticilerinden. Türkiye’de 57 çimento fabrikası var ve bunlar da tıpkı termik santrallar gibi hem çevre ve insan sağlığını tehdit ediyor, hem de küresel ısınmayı arttırıyorlar. Üstelik Kahramanmaraş’ta kurulmak istenen iki yeni çimento fabrikası halkın tepkilerine rağmen yapılma yolunda.
Türkiye önce küresel ısınmadaki payını arttırıp, sorumluluktan kaçabildiği kadar kaçmayı, sıkıştığı noktada yine Avrupa’nın baskıyla yükümlülük altına girmeyi planlıyor. Oysa iklim değişikliğine çözüm arayan uzmanlar, bizim gibi ülkelere çok akıllıca bir yol öneriyorlar: Ekolojik sıçrama. Türkiye hazır sanayileşmiş ülkeler kadar ağır bir karbon tuzağına düşmemişken, enerji ve ulaşım politikalarında köklü bir değişiklik yapabilir. Az enerji üretip, az ve verimli kullanmayı başarabilir. Yeni enerji yatırımlarını tamamen rüzgar ve güneşe yapıp, verimliliğin artışı sayesinde eski kömürlü santrallarını birkaç yıl içinde kapatmayı başarabilir. Böylece hem çevre ve halk sağlığı üzerindeki ağır baskı kalkmış, hem de küresel ısınmadaki payımız azalmış olur. Üstelik sonradan karbondioksit emisyonlarımızı azaltmaya çalışmanın bize çok daha pahalıya mal olacağı açık.
Seçenekler aslında son derece basit: Ya Bush’un suç ortağı olmaya devam edeceğiz, ya da ekolojik bir sıçrama yapacağız. Hangisi kulağa daha hoş geliyor?

16 Şubat 2006

Kyoto'nun Birinci Yılında İklim Değişikliği Dosyası

Işıl Sarıyüce ile birlikte...

Kyoto Protokolü'nün yürürlüğe girişinin 1. yıldönümü ve Yeşiller İklim Kampanyası'nın başlangıç günü olan 16 Şubat 2006'da Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

Ümit Şahin, Işıl Sarıyüce

1- KÜRESEL ISINMA +0,8 °C, KYOTO +1
Bugün, günümüzün en iyi bilinen uluslararası çevre antlaşması olan Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girişinin birinci yılı. İklim değişikliğinin yarattığı en dramatik olaylardan biri olan ve ABD’nin New Orleans kentini yerle bir eden Katrina kasırgasını belleklere kazıyan 2005 yılı, Kyoto Protokolü’nün, imzalanmasından yedi yıl sonra nihayet yürürlüğe girdiği bir yıl olarak da tarihe geçti. Ancak Kyoto, zaman geçtikçe hedeflerine ulaşılma şansı azalan bir sözleşme haline geliyor. Bugün bir yandan yürürlük süresi 2012’de dolacak olan protokolden sonra neler yapılması gerektiği konuşulurken, bir yandan da Kyoto hedeflerine küresel düzeyde ulaşmayı olanaksız kılan ABD ve Avustralya engelleri, bu kritik tartışmaları bir ölçüde anlamsızlaştırıyor.

NASA’nın Goddard Enstitüsü’nden geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklama, 2005 yılının tarihte kaydedilen en sıcak yıl olarak rekor kırdığını belirtiyordu. Bundan önce kaydedilen en sıcak yıl rekorunu elinde bulunduran 1998 yılının, Pasifik’teki El Nino akıntısının etkisiyle sıcaklık rekoru kırdığı düşünülürken, 2005 yıl böyle bir etkiden de yoksundu. En sıcak yıllar sıralamasında 2005 ve onu takip eden 1998’i sırasıyla 2002, 2003 ve 2004’ün izlemesi de insan eliyle meydana gelen küresel ısınmanın ne kadar kritik bir aşamaya geldiğini daha iyi gösteriyor.

Sanayi devriminden bu yana atmosferin ortalama sıcaklığı ortalama 0,8 santigrad derece arttı. Bu artışın geri dönülmez nokta olarak görülen 2 dereceye ulaşmasını uzun vadeli bir tehlike olarak görenlerin sayısı da azalıyor. NASA’nın Goddard Enstitüsü Başkanı James Hensen, küresel ısınmada ve atmosferdeki karbondioksit miktarında eşik noktaya çok yaklaştığımızı, bu nokta aşıldığında, istenmeyen sonuçları olan geniş kapsamlı iklim değişikliğini önlemenin artık imkansız olacağını söylüyor. Kuzey Kutbu’ndaki buzulların 2070’de hiç kalıcı buz kütlesi kalmayacak bir hızda erimekte olduğu, daha yeni, ama kimsenin bu kadar hızlı olacağını beklemediği çarpıcı bir bilimsel bulgu örneğin.

Yapılması gerekenlerin başında küresel ısınmanın en önemli nedeni olan ve petrol ve kömür gibi fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan karbondioksit salımlarının çok ciddi miktarlarda düşürülmesi geliyor. 2006 yılını iklim değişikliği kampanyası yılı ilan eden Avrupa Yeşilleri, geçtiğimiz 3 Aralık Monreal zirvesi nedeniyle yaptıkları açıklamada, Avrupa Birliği’nin sera gazı azaltımlarında başı çekmesi gerektiğini belirtirken, zorunlu olan indirim yüzdelerini 2020 yılına kadar %30, 2050 yılna kadar %80 olarak veriyordu. Bu da enerji üretiminde kömür, petrol ve doğal gaz kullanımını dramatik biçimde sınırlamayı, motorlu araçlarla ulaşımı ve havayolu taşımacılığını ciddi biçime kısıtlamayı ve enerji kaynağı olarak rüzgar, güneş ve jeotermal gibi yenileneblir enerji kaynaklarına geçmeyi, hem de buları alternatif olarak değil, asıl kaynaklar olarak kullanmayı zorunlu kılıyor.

Tabi küresel karbon emisyonunun %25’inden tek başına sorumlu olan ABD’nin inkar politikası sürdükçe, diğer ülkelerin alacağı önlemler yetersiz kalacak. Bilim insanlarına baskı uygulayarak küresel ısınmayı yokmuş gibi göstermeye çalışan Avustralya’yla birlikte ABD, en büyük suçlular olarak sürekli gündemde tutulmak ve zorlanmak durumunda. Ancak en az katkısı olan ülkenin bile küresel ısınmayı daha da arttıracak politikalara karşı duyarsız kalmasının olanaksızlığı yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılacak gibi görünüyor.


2- BİRİNCİ YILINDA KYOTO PROTOKOLÜ

Kyoto’ya giden süreç, iklim değişikliği ile ilgili 30 yıldır yapılan araştırmalar ve elde edilen bilimsel veriler karşısında, devletlerin sorunu daha fazla görmezden gelmelerinin mümkün olmadığını fark etmeleri ve uluslararası antlaşmalar yoluyla yaptırım mekanizmaları oluşturma yoluna gitmeleriyle başladı. Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından 1988 yılında Uluslararası İklim Değişimi Paneli toplandı ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Antlaşması (UNFCCC) 1992’de Rio’da toplanan Yeryüzü Zirvesi’nde tartışılarak imzaya açıldı. Küresel ısınmanın durdurulabilmesi için sera gazı etkisi gösteren gazların salınımının sınırlandırılmasının kaçınılmaz olduğunu ortaya koyan bu antlaşma, hükümetler tarafından yapılan çalışmalara temel oluşturdu. Buna göre, hükümetler başta karbondioksit olmak üzere sera gazı etkisi gösteren tüm gazların ülke içindeki salınımı konusunda veriler elde etmeli ve bunları uluslararası planda paylaşmalı ve işbirliğine gitmelidirler. Antlaşma 1994 yılına kadar 166 devlet tarafından imzalandı. Her yıl toplanan Taraflar Konferansı (COP) bu anlaşmada en üst karar alma organıdır.

Berlin’de 1995’te gerçekleşen ilk Taraflar Konferansı’nda Çerçeve Antlaşmasının yeterli olmadığına ve endüstrileşmiş ülkeler için daha etkin yaptırımların oluşturulması gerektiğine karar verildi. İki buçuk yıl süren müzakereler sonunda, 1997 yılında toplanan Üçüncü Taraflar Konferansı’nda 84 devlet tarafından imzalan Kyoto Protokolü kabul edildi. Protokolün Çerçeve Antlaşmasına getirdiği temel yenilik, Ek 1 ülkesi olarak anılan endüstrileşmiş OECD ülkelerine getirdiği yükümlülüklerdir. Yalnızca Protokolü onaylayan, yani imzaladıktan sonra iç hukuk sistemlerinde etkin hale getiren devletler yükümlülük altına girerler. 2008-2012 yılları arasında Ek 1 listesindeki ülkeler toplam sera gazı emisyonlarını 1990 düzeyinin % 5,2 altına indirmekle yükümlüdürler.

Protokolün uluslararası geçerlilik kazanması için ön koşul, 1990 seviyesine göre toplam karbon emisyonunun % 55’ini gerçekleştiren sayıda Ek 1 ülkesinin sözleşmeyi onaylaması, yani yükümlülük altına girmesiydi (Sanayileşmiş Ek 1 ülkeleri dünyadaki toplam karbon emisyonunun % 61,6’sından sorumludur). Yedi yıllık bir gecikmeyle bu sayıya ulaşılabildi ve 2004 yılı sonunda toplam emisyonun % 17,4’ünü gerçekleştiren Rusya Federasyonu’nun da onaylaması ile Protokol, 16 Şubat 2005’te yürürlüğe girebildi. Üstelik Kyoto Protokolü sadece bir başlangıçtır ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Heyetine göre küresel ısınmanın durdurulabilmesi için % 5 yetersiz bir hedeftir ve karbon emisyonlarının en az % 50 oranında azaltılması etkin bir sonuca ulaşabilir.

ABD ve Kyoto
1998 yılında Protokolü imzalayan Amerika Birleşik Devletleri, onaylama işlemini gerçekleştirmemiş yükümlülük altına girmemiştir. Yükümlülük altına girmesi halinde, dünya nüfusunun %4’ünü oluşturmasına karşın küresel emisyonun % 25’inden sorumlu olan ABD’nin, ilk yükümlülük döneminde (2008-2012) % 35 civarında sera gazı emisyonu indirimi gerçekleştirmesi gerekecektir.

Türkiye ve Kyoto

Çerçeve Antlaşmasını en baştan imzalayan, 24 Şubat 2004’te onaylayan ve 25 Mayıs 2004’te yürürlüğe sokan Türkiye, OECD üyesi olduğu için asıl yükümlülüğü yerine getirecek Ek 1 ve azgelişmiş ülkelere yardım sağlaması gereken Ek 2 ülkeleri arasında konumlandırılmıştır. 1992 Rio Zirvesi’nden beri prensipte karbon emisyonu azaltma fikrine sıcak baktığını iddia eden Türkiye, ekonomik kalkınmasını yavaşlatacağını ve her iki Ekte de yer almasını gerekçe göstererek Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamamış, 1997’den itibaren her iki ekten de çıkarılmayı talep etmiştir. 2001 Marakeş Taraflar Konferansı’nda Türkiye Ek 2 ülkeleri arasından çıkarıldı. Türkiye halen Kyoto Sözleşmesi’ni imzalamayan ülkeler arasında, üstelik Çerçeve Antlaşması’nı onaylamış olmasından doğan sera gazı envanterini çıkarma yükümlülüğünü de hala yerine getirmemiş bulunuyor.

3- İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ GERÇEKLERİ

1- Atmosferdeki karbon dioksit oranı son 60 yıldır artıyor ve bugün endüstrileşme öncesinden %35 daha fazla.

2- Hiçbir önlem alınmadığı takdirde atmosferdeki karbondioksit düzeyi 2050 yılında endüstri öncesi dönemin iki katına çıkacak. Karbondioksit düzeylerinin ikiye katlanması dünyayı 1.4 ile 5.8°C arasında ısıtacak ve bu insanlık tarihinde görülmüş en büyük ısı değişikliği olacak.

3- Sıcaklık ölçüm kayıtlarına göre tüm dünyada son 150 yıldaki 20 en sıcak yılın 20’si de 1980’den sonra ve bunların beşi son yedi yılda gerçekleşti.

4- Birleşmiş Milletler’e göre bu yüzyıl içinde deniz seviyesindeki yükselme 88 cm.’yi bulabilir.

5- 2050 yılına gelindiğinde ortalama sıcaklık 2°C’ı geçerse, 3 milyar insan susuzluk, 250 milyon insan da sıtma riskiyle karşı karşıya kalacak.

6- Önümüzdeki on yıllar içinde, türleri tehlike altında olan memelilerin yüzde 25’i, kuşların yüzde 12’si küresel ısınma nedeniyle yok olabilir.

7- İklim değişikliği bitki ve hayvanların kutuplara ve yüksek yerlere doğru göç etmesine yol açıyor, göç ve çiftleşme zamanlarını değiştiriyor. Son 50 senedir, kurbağaların çiftleşmesi, çiçeklerin açması ve kuşların göçü her 10 yılda ortalama 2.3 gün erken başlıyor

8- Gelişmiş ülkelerde sera gazlarının yaklaşık yüzde 67’si fosil yakıt kökenli enerji santrallerinden, yüzde 18’i ulaşımdan kaynaklanıyor.

9- İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, 2010 yılına gelindiğinde her yıl 265 milyar dolarlık küresel ısınma kaynaklı maddi zararın oluşacağını söyledi.

10- Dünya üzerindeki buzulların toplam hacmi 1960’dan beri 4200 km3 azaldı.

4- İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE ÇÖZÜM YOLLARI
1- 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarında, 1990 rakamlarına göre %60’a varan bir azalma zorunlu.

2- Enerjinin verimli kullanılması yasal değişikliklerle desteklenmeli. Bu durum Avrupa’nın enerjiyi en verimsiz kullanan ülkeleri arasında başı çeken türkie için özellikle önem taşıyor

3- Elektrik üretimde rüzgar, güneş gibi temiz (yenilenebilir) enerji kaynaklarının payı hızla arttırılmalı.

4- Hükümetler karbon vergileri ve temiz enerji ile teknolojileri teşvik ederek geçiş dönemlerine öncülük etmeli.

5- Enerji tasarrufu her yerde kural haline gelmeli, binalarda ve araçlarda enerji verimliliği için standartlar konmalı.

6- Ulaşımdan kaynaklanan karbon dioksiti azaltmak için motorlu taşıtlara dayanmayan ulaşım biçimleri ve toplu taşımacılık geliştirilmeli.

7- Atmosferdeki fazla karbon dioksiti temizleyen orman alanları korunmalı ve genişletilmeli.

8- Yaşam biçimlerimizi sorgulamak ve değiştirmek, daha çok bisiklet yolu, daha az otomobil ve uçak kullanmak, daha az enerji tüketmek zorundayız.

9- Ulaşımdan kaynaklanan karbon emisyonlarını azaltmak için yerelde yetiştirilmiş ve uzun yollar katetmemiş gıdaları tercih etmek, tatiller için uzun yolculukları tercih etmemek gerekiyor.

10- Bireysel olarak yapılabilecekler arasında elektrikli aletleri stand-by pozisyonunda tutmamak bile önemli. Ayrıca merkezi ısıtma yerine evleri gerektiği kadar ısıtmayı tercih etmek de büyük önem taşıyor.

5- YEŞİLLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KAMPANYASI BAŞLATIYOR

Avrupa Yeşil Partisi 2006 yılını iklim eğişikliği kampanyası yılı ilan etti. Kampanya Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesinin birinci yılı olan bugün tüm Avrupa ülkelerinde aynı anda başlıyor.

Geçen yıldan bu yana Avrupa Yeşil Partisi gözlemci üyesi olan Türkiye Yeşilleri de avrupa çapındaki bu kampanyay katılıyor ve hükümetten Kyoto Protokolü’nü derhal imzalaması ve yürürlüğe sokmasını talep ederek kendi kampanasını bugün başlatıyor. Yeşiller hükümet tarafından yeniden gündeme getirilen nükleer santralların da küresel ısınmanın çözümü olmadığını vurguluyorlar.

26 Nisan 2005

Felaketin 19. Yılında “Çernobil Sendromu” Yanıltmacası


Bu yazı Çernobil felaketinin 19. yıldönümü olan 26 Nisan 2005'de Birgün gazetesinde yayımlanmıştır.

(Fotoğraf: Özgür Gürbüz, Çernobil, 23 Nisan 2006)

Dr. Ümit Şahin
Bilim, algılanması güç neden sonuç ilişkilerinin ortaya çıkarılmasında çoğu zaman elimizdeki tek araçtır. Örneğin iklim gibi bir olgunun uzun süreli zamansal gidişini izlemediğimiz, ölçüm ve istatistik becerilerini kullanarak elde ettiğimiz sonuçları bilimsel bir şekilde yorumlamadığımız zaman küresel ısınma gibi hayati bir sorunu ortaya koyamıyoruz. Ne var ki aynı bilim, bazen çok açık kimi neden sonuç ilişkilerini gizlemek ya da önemsizleştirmek için de kullanılabiliyor. Bugün üzerinden tam 19 yıl geçen ve dünyanın en büyük çevre felaketi sayılan Çernobil nükleer santral kazasının sonuçları üzerinde yürütülen bazı tartışmalar ne yazık ki bunun açık örneklerinden biri haline gelmeye başladı.

Çernobil’de patlayan ve Hiroşima’ya atılan atom bombasının yaklaşık 500 katı radyasyon yayan nükleer santral, 26 Nisan 1986’dan bu yana etkilediği geniş bir coğrafyada insan ve çevre sağlığı üzerinde ciddi etkilerde bulunmaya devam ediyor. Felaketten en büyük zararı gören Ukrayna ve Beyaz Rusya’da yüz binlerce kişinin kanser ve diğer hastalıklara yakalandığı Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere pek çok yerel ve uluslararası kuruluş tarafından bildiriliyor. Sadece Beyaz Rusya’da Çernobil’e bağlı 50 bin yeni çocukluk çağı tiroid kanseri beklendiğini bildiriyor Beyaz Rusya Sağlık Bakanlığı yetkilileri. Aynı şekilde Ukrayna Sağlık Bakanlığı, 2004 yılına kadar Çernobil’e bağlı nedenlerle hastaneye yatırılan kişi sayısının 452 bini çocuk olmak üzere 2,3 milyonu bulduğunu bildiriyor.

Kazadan sonraki günlerde Çernobil’den yayılan radyoaktif elementlerle yüklü bulut önce Avrupa’nın kuzeyini, daha sonra da Orta Avrupa ve Türkiye’nin kuzey kıyılarının da aralarında bulunduğu geniş bir coğrafyayı etkisi altında bırakmıştı. O günlerde radyoaktif serpinti haritası ayrıntılı olarak çıkarılamadı, yine de Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından yapılan oldukça kaba ölçüm sonuçları, bazı yabancı araştırmacıların bulguları ve daha sonraki yıllarda yapılan modellemelerle birleştirildiğinde, yağan yağmurların da şiddetini arttırdığı bir radyoaktif serpintiyle karşılaştığımız açık. Fiziksel yarılanma ömrü yaklaşık 30 yıl olan sezyum 137 başta olmak üzere radyoaktif elementlerin o dönemde hem doğrudan ışıma yoluyla, hem de topraktan besin zincirine geçerek bitkiler ve hayvansal ürünler yoluyla tüm canlıları ve insanları radyasyona maruz bıraktığı kesin bir gerçek. Kesin olmayan, nüfusumuzun ne kadarının, hangi dozda ve ne kadar bir süre radyasyona maruz kaldığı. En fazla etkilenen Trakya ve Karadeniz kıyılarında, İstanbul da dahil olmak üzere 20 milyona yakın kişinin yaşadığı düşünülürse, önemli bir nüfusun (hatta yiyecekler yoluyla diğer bölge insanlarının da) en azından 1986’dan sonraki birkaç yıl boyunca az ya da çok radyasyona maruz kaldığını söyleyebiliriz.

Karadeniz bölgesinde kanser vakalarının sayısındaki artışla ilgili verilen bilgiler son derece çarpıcı ve değerlidir. Bazı yerlerde her ailenin birkaç ferdinin kansere yakalandığı ya da kanserden yitirildiğinin bildirilmesi azımsanacak bir bulgu sayılamaz. 1986’nın üzerinden geçen yaklaşık yirmi yılda radyasyona bağlı kanser oluşumu için beklenen süre de artık dolmaya başlamıştır. Bu konuda yapılan resmi açıklamalar ise bilimin gerçekleri örtmek için kullanıldığını gösteriyor. TAEK’in Trakya ve Doğu Karadeniz’de insanların Çernobil’den etkilenme düzeyi olarak ilan ettiği “ortalama” 0,6 mSv’i veri kabul ederek hesap yapan bazı bilim insanları bunun kanser insidansında yüz binde 1 oranında artışa neden olacağı sonucuna varmışlar. Bu hesapların hangi yöntemle yapıldığını bir an sorgulamasak bile, yola çıkılan 0,6 mSv düzeyinin “ortalama” gibi bu durum için tamamen bilimsellik dışı bir veri olduğunu görmemek olanaksızdır. Binlerce kilometrekarelik bir coğrafyada serpintinin kimi yerlere çok, kimi yerlere az düşeceği, kimi yerlere hiç düşmeyeceği kesin olduğuna göre, nasıl olur da kaba bir ortalama alıp bunu milyonlarca insan aynı doza maruz kalmış gibi hesap konusu yaparsınız? Bu dört kişilik bir ailede bir kişi günde bir paket sigara içtiği zaman her aile ferdinin günde beş sigara içmiş olacağını, bu nedenle akciğer kanserine yakalanma risklerinin düşük olduğunu söylemek kadar saçma bir iddiadır. Elbette bazı kişiler çeşitli nedenlerle çok yüksek ışınıma maruz kaldılar ve bugün Karadeniz’deki kanser hastalarına 1986 yılının ikinci yarısından sonra nerede yaşadıklarını sorarak başlamak iyi bir bilimsel yaklaşım olabilirdi. Oysa bizim üniversitelerimizdeki araştırmacılar ve Sağlık Bakanlığı yetkilileri 1986 öncesi kanser sayılarına sahip olmadıkları gibi bir gerekçeye sığınarak ve bazı başka yetersiz veri gerekçeleriyle bu kanser vakalarının Çernobil’e bağlanamayacağını söylemenin bilimsellik olduğunu sanıyorlar. Bugün Karadeniz başta olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artan kanser vakalarının en önemli nedenlerinden birinin - kuşkusuz sigara ve çevremizdeki ve gıdalardaki toksik kimyasallar ile birlikte- Çernobil’den yayılan radyasyon olduğunu söylemek hiç de yanlış değildir.

İki gün önce Tarbzon dernekleri tarafından düzenlenen bir panelde TAEK Nükleer Bilgi Birimi başkanı Gül Göktepe’nin tüm bu olguları reddetmek ve etkisini azaltmak için halkın Çernobil’den aslında büyük ölçüde psikolojik olarak etkilendiği, korktuğu ve paranoyakça bir tepki verdiği anlamında “Çernobil Sendromu”ndan bahsetmesi, bilimin ve uzmanlık kariyerinin devlet erkiyle birleştirilerek nasıl halkı yanıtmak ve gerçekleri çarpıtmak için kullanılabileceğinin açık bir örneğidir. Kendilerinin hiçbir kabahati olmayan bir nükleer kazanın Ukrayna ve Beyaz Rusya’daki etkilerini bile az göstermeye çalışmanın (ki bu ülkelerin sağlık bakanlıklarının verdiği rakamları bile reddetmektedirler) ve Türkiye’deki olası etkileri bütünüyle ve ısrarla inkar etmenin sadece iki açıklaması olabileceğini düşünüyorum: Birincisi, halkın Çernobil kazasının sonuçlarını anlamasının Türkiye’ye sokmaya çalıştıkları nükleer santrallerin imajını sarsacağını düşünmeleri ve bağnazca bir nükleer santral yanlılığıyla Çernobil gibi bir felaketi bile küçük göstermeye çalışmaları. İkincisi, şimdi yönetiminde bulundukları TAEK’in 1986 ve sonrasında halkın radyasyona daha az maruz kaması için gerekli önlemleri almadığının farkında oldukları için kurumlarının suçlarını gizleme telaşıyla toptan bir inkar ve çarpıtma politikası izlemeleri. O zamanlar Çernobil radyasyonundan Türkiye halkını bütünüyle korumak olanaksızdı elbette, ama bu, zamanın TAEK yetkililerinin aymazlık içinde çay, fındık gibi en kritik ürünleri bile tüm Türkiye’ye tükettirip, almaları gereken en basit tedbirleri bile çok kısa sürelerle sınırlayarak riski belki onlarca veya yüzlerce misli arttırmalarının getirdiği sorumluluğu azaltmaz.

Bugün üniversitelerdeki bilim insanlarının, Sağlık Bakanlığı Kanser Savaş Dairesi yetkililerinin ve hatta TAEK’in yapması beklenebilecek tek şey, “Çernobil Sendromu” gibi teşhisler uydurmaları değil, kanserin son yıllarda izlediği zamansal artış eğilimiyle Çernobil radyasyonundan etkilenme olasılığı haritasını bilimsel olarak çakıştırma yöntemleri geliştirerek, sonuçları hafifletmeye çalışmadan, bir neden sonuç ilişkisi yakalamaya çalışmalarıdır. Üniversitelerin YÖK baskısı olsa da olmasa da sus pus olduğu bugünlerde gerçekçi bir çağrı olmayabilir bu, ama bilimi ve uzman sıfatlarını kullanmayı düşünen tüm bilim insanlarının başka bir seçeneği bulunmamaktadır.