20 Haziran 2010

Nükleer tarafsızlık mümkün mü?

Radikal İki'nin 20 Haziran 2010 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Önce mevcut durumu hatırlatalım: Türkiye’de henüz bir nükleer santral yok. Yani Türkiye’nin enerji üretiminde nükleerin payı sıfır. Elektrik üretim miktarlarına göre enerjide kömürün yüzde 30’a, doğalgazın yüzde 50’ye yakın payı var. Ancak bugünlerde hükümet, nükleer santral kurma konusunda eskisine göre daha kararlı görünüyor. Rusya ile yapılan ikili anlaşma önümüzdeki günlerde meclisten geçerse Akkuyu’da her biri 1200 MW büyüklüğünde dört reaktörden oluşan bir santral kurulacak. Bu santralin 2020’ye kadar elektrik üretmeye başlaması planlanıyor. Öte yandan 15 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Gül tarafından Güney Kore ile de bir nükleer işbirliği anlaşması imzalandı. Güney Kore ile Sinop için, Rusya ile Akkuyu için yapılana benzer bir anlaşma yapılmak istendiği ve en az Akkuyu büyüklüğünde bir santralin de Sinop’a kurulacağı anlaşılıyor.


Hükümet her iki hedefine de ulaşırsa önümüzdeki 10-15 yıl içinde Türkiye’de en az 10 bin MW kurulu güce sahip iki nükleer santral olacak demektir. Bunun kurulu güçteki yüzdesi (toplamdaki artışla birlikte) yaklaşık yüzde 20 olacaktır. Yani bugüne dek nükleerin “0” mertebesindeki payı, büyük bir sıçrama yapıp yaklaşık yüzde 20’ye çıkacaktır. Bu da Türkiye’nin enerji altyapısının ve enerjiyle ilgili bütün politikalarının tamamen değişmesi anlamına geliyor. Teknolojik olarak, enerji kullanım alışkanlıkları, elektriğin satış fiyatı, kaza ve sızıntı riskleri, radyoaktif atık sorunu, denetim ve şeffaflık veya güvenlik endişeleri açılarından bambaşka bir ülkede yaşıyor olacağız. Türkiye çok kısa sayılabilecek bir süre içinde 50 yıla yakın bir zamandır nükleer santrale sahip olan (ve bugün nükleer payını hızla düşürmeye çalışan) ABD, İngiltere, İspanya gibi ülkelerdeki nisbette nükleer enerji üretim tesisine sahip olacak demektir.

Dünyadaki durum bunun tam tersi. Şu anda bütün dünyada çalışan 438 nükleer reaktör var. Bu sayı yıllardır düzenli bir şekilde azalıyor. Çünkü nükleer endüstri yaşı dolup kapanan reaktörlerin yerine yenisini koyamıyor. Bunun bir nedeni nükleer santral yapmanın çok maliyetli olması. Ayrıca Almanya, İsveç, İspanya gibi nükleerden tamamen çıkmaya karar vermiş ülkeler var. İtalya, Avusturya gibi çoktan nükleer enerjiden vazgeçmiş ülkeler de cabası. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre bugün yapım halinde 58 reaktör var. Ama bunların 23 tanesi Çin’de, 9 tanesi Rusya’da, 6 tanesi Güney Kore’de. Avrupa’nın az sayıdaki inşa halindeki reaktörlerinden en ünlüsü olan Olkiluoto (Finlandiya) maliyeti sürekli arttığı ve yapım süresi uzayıp durduğu için skandala dönüşmüş durumda. Yani bütün çabalarına rağmen nükleer endüstri Batı’da hâlâ inişte. Bunun tek nedeni yüksek maliyetler ve uranyum fiyatları da değil. Çevre, sağlık ve güvenlik kaygıları nedeniyle nükleer karşıtı hareketin son derece aktif olması da önemli bir etken.

Türkiye’nin geleceği

Türkiye nükleer karşıtı hareketin güçlü olduğu bir ülke. Yaklaşık 30 yıldır Akkuyu’ya ve Sinop’a nükleer santral yapılamamasının nedenlerinden biri de bu muhalefet. Türkiye’nin bugün kalkıştığı bu nükleer santral atağı, ancak Çin ve Rusya gibi demokratik mekanizmaların işlemediği ülkelerde mümkün oluyor. Demokratik ülkelerde, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi güçlü bir nükleer karşıtı hareket mevcut ve hükümetler bu hareketi ciddiye almak zorundalar. Ve bu ülkelerde demokratik kamuoyu nükleer enerji konusunda net bir fikir sahibi.
Türkiye’de sadece enerji politikalarını da değil, pek çok konudaki bütün politik dengeleri değiştirecek, Türkiye’yi nükleer güce sahip ülkeler arasına sokacak son derece önemli bir karar alınmak üzere. Bu karar Türkiye’nin geleceği için en az Anayasa kadar, en az AB kadar, en az eksen tartışmaları kadar önemli. Ne yazık ki Türkiye’de demokratik kamuoyunda hâlâ konunun mühendislerin tartışacağı teknik bir mesele olduğunu düşünenler çoğunlukta gibi görünüyor. Medyadan üniversitelere kadar az sayıdaki belli isimler dışında konu hakkında kimse görüş belirtmiyor.

Oysa artık bu konu hakkında herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi gerekiyor. Nükleer bir gelecek istemeyen herkes sözünü söylemeli, tepkisini göstermeli. Nükleer santrale sahip olmayı sorun olarak görmeyenlerin de dünyadaki genel eğilimin tersine olan bu gidişin ne anlama geldiğini, Türkiye’nin nükleer bir güç haline gelmesi ve özellikle de Rusya’ya olan bağımlılığın artması hakkında ne düşündüklerini yazmaları gerekiyor. Ciddi bir dönüm noktasındayız. Nükleer konusunda da, her konuda olduğu gibi tarafsız olmak mümkün değil.

Hiç yorum yok: