01 Temmuz 2010

Türkiye'de Çevre ve Ekoloji Hareketleri Üzerine Notlar: Aliağa Zaferinden Vatan Toprağı Söylemine

Bu yazı Birikim dergisinin Temmuz 2010 tarihli 255. sayısında "Doğayı Paraya Çevirmek" başlıklı dosya içinde yayınlanmıştır. (s. 8-14).


Türkiye çevre hareketinde en önemli dönüm noktalarından birinin tarihi, bundan tam 20 yıl önceye, 6 Mayıs 1990'a denk gelir. Bu tarihte Aliağa termik santralı projesini protesto etmek amacıyla İzmir'i Aliağa'ya bağlayan 50 kilometrelik yol boyunca binlerce kişi ele ele tutuşmuş ve bir insan zinciri oluşturmuştu. Zamanın ANAP hükümeti Japonya'ya yaptırılacak olan Aliağa termik santralından bu eylemin yapılmasından iki gün sonra, Enerji Bakanı Fahrettin Kurt'un yaptığı açıklamaya göre “çevrecilerin baskısı nedeniyle” vazgeçmiştir.


Bu zafer birkaç nedenle tanımlayıcı öneme sahiptir:

1- Bir “karşı” hareket, yani çevreyi kirletecek bir yatırımı durdurmak amacıyla yapılan bir mücadele için örnek bir başarı öyküsüdür. Benzer durumlardaki erteleme, yer değiştirme, ya da başka bir gerekçeyle iptal etme örneklerinden farklı olarak hükümet Aliağa termik santralından, adını koyarak, çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçmiştir.

2- Aliağa'ya karşı verilen mücadelede belli başlı üç aktör vardır: Yöre halkı, Yeşiller Partisi (İzmir il örgütü) ve meclisteki ana muhalefet partisi SHP (ya da zamanın SHP İzmir milletvekili Kemal Anadol). Yani mücadelede Yeşiller'in aktivizmi ve yöre halkının duyarlığıyla yapılan eylemler, ana muhalefet partisinden hukukçu bir bölge milletvekilinin Meclis içinde verdiği mücadele ve aldığı yürütmeyi durdurma kararları ile bir araya gelmiş, böylece başarı sağlanmıştır. Burada Yeşiller Partisi'nin varlığı sadece eylemci karakteri nedeniyle değil, aynı zamanda harekete hem ideolojik, hem popüler olarak rengini vermesi ve mücadeleyi enerji politkaları ve çevre kirliliğine karşı politika-eylem üretme anlamında genelleştirmesi nedeniyle önemlidir. Bu olayda Meclis üzerinden verilen hukuki-siyasi mücadele sokakta desteklenmiş, sonuçta iptal kararı mahkeme tarafından değil, hükümet tarafından alınmıştır.

3- Aliağa mücadelesinde TMMOB gibi meslek kuruluşları mücadelenin bileşeni olarak bilgi ve argüman sağlayarak katkıda bulunmuş, ama halk mücadelesinin öncülüğünü yapmaya kalkışmamışlardır[1].

Aliağa olayı, yukarıda saydığım özellikleriyle Türkiye'deki çevre-ekoloji mücadeleleri tarihinde tekrarı olmayan bir hadisedir. Aliağa'dan tam on yıl sonra, Temmuz 2000'de Akkuyu nükleer santral ihalesinin yine hükümet tarafından iptali aslında hareket için ikinci önemli zafer sayılabilir. Ancak bu başarı, nükleer karşıtları tarafından bile hiçbir zaman tam bir “zafer” olarak algılanmamıştır.

Türkiye'de çevre ve ekoloji hareketlerinin 30 yıllık geçmişinde belirleyici öneme sahip birkaç mücadele görüyoruz. Bunlar;

- Gökova termik santralına karşı,
- Aliağa termik santralına karşı,
- Yatağan termik santralını kapattırmak için,
- Dalyan İztuzu plajındaki otel inşaatını engellemek için,
- Akkuyu nükleer santraline karşı,
- Bergama Ovacık altın madenini açtırmamak için,
- Ilısu barajına karşı ya da Hasankeyf'i korumak içindir.

Bu örnekler benzerleriyle çoğaltılabilir. Nükleer karşıtı mücadele Sinop'a da taşınmıştır. Bergama'dakine benzer siyanürlü altına karşı mücadeleler Eşme, Küçükhavran gibi yerlerde de verilmiştir. Ilısu'daki baraj karşıtı mücadeleye Munzur vadisi ve Alianoi eklenebilir. Gökova, Aliağa ve Yatağan dışında Amasra, Sinop, Silopi ve başka yerlerde de termik santral yapımına karşı direnişler olmuştur. Ama son otuz yılı özetlemek gerekirse, bütün ülke tarafından takip edilmesi, süreklilik taşıması ve kısmen de başarıya ulaşmaları nedeniyle harekete damgasını vuranlar bunlardır: Sonuçta Gökova ve Bergama önlenememiştir. Yatağan kapattırılamamıştır. Akkuyu da,  Ilısu da hala gündemde olsalar da uzun yıllar boyunca engellenebilmiştir. Dalyan ve Aliağa ise net başarı öyküleridir.

Son 30 yılın çevre ve ekoloji hareketleri bize başarının ve başarısızlığın, popüler olmanın ya da marjinal kalmanın nedenlerine dair ipuçları veriyor. Ama bu noktada bunların da ötesinde hareketin temel niteliklerine dair birkaç saptama yapmayı deneyebiliriz.

Ana gövde “karşı” mücadele

Türkiye'deki çevre ve ekoloji mücadeleleri büyük ölçüde enerji, madencilik, ulaşım ve turizm alanlarıyla sınırlıdır. Çimento fabrikaları, İzmir körfezi ve Dilovası örneklerindeki gibi çevre kirliliğine, Cargill örneğindeki gibi tarım alanlarının sanayi tarafından işgaline, Karadeniz sahillerine vuran variller, İzmit'deki atık yakma ve Aliağa'daki gemi söküm tesisleri gibi atık kontrolüne, Manyas kuş cenneti, Gediz deltası gibi doğal yaşam alanlarının korunmasına dair mücadeleler çok sayıda olsa da dağınık ve geçici karakterdedir. Aynı şekilde Kyoto kampanyalarında olduğu gibi ülkenin genel iklim ve enerji politikalarına etki eden mücadeleler, ekoköyler ve organik tarımı yaygınlaştırma çalışmaları gibi olumlu örnek yaratan ekolojik yaşam pratikleri ve kentlerdeki korumacı çalışmalar (Taşkışla'dan Emek sinemasına kadar) önemli örnekler olmakla birlikte çevre ve ekoloji hareketlerinin ana gövdesinden ayrılırlar.

Bugün hareketin başladığı seksenlere göre çok daha yaygın ve karmaşık, çok daha politik, çok daha çoğul aktörlü bir hareket mevcut. Ama hareketin ana gövdesini oluşturmaya devam eden şey “doğayı tahrip eden, ya da çevreyi kirletecek olan enerji, maden, yol ya da turizm yatırımlarını durdurmak ya da işleyenleri kapattırmak (bazen de kurala bağlamak) için verilen mücadele”dir. Örneğin Türkiye'de bir termik santrala ya da havaalanına karbondioksit emisyonlarını arttıracağı için karşı çıkılması, ya da çevreyi koruyacak bir yasa veya uluslararası anlaşma için geniş kitlelerin mobilize edilmesi hâlâ çok nadirdir. Temel argüman çoğu zaman şu üç başlıktan biri ile (ya da tümüyle birden) ilgilidir:

1- Yapılacak olan santral/maden/fabrika çevreyi kirletecek, doğayı yok edecek, insan sağlığına olumsuz etki edecek, atıklarıyla ormanlara ve tarım alanlarına zarar verecektir.

2- Emperyalist devletler ve çok uluslu şirketler ülkemizin kaynaklarına el koymak ve doğayı tahrip etmek için “kendi ülkelerinde” yapmayacakları yatırımları buraya getirmekte, böylece kirli teknoloji ihracı yapmakta, bu arada zehirli atıklarını bizim ülkemize boşaltmak istemektedirler.

3- Yanlış politiklar benimseyen ve/veya işbirlikçi hükümetler (ve yöneticiler) ülkemize yönelik bu saldırılara izin vermekte, göz yummakta ve bundan çıkar sağlamaktadırlar.

Türkiye'deki çevre ve ekoloji hareketlerinin ana gövdesini böyle tanımlayıp, temel argümanları sınırlandırdığımızda Batı'daki hareketten önemli ve sistemik bir fark olduğunu görürüz. Türkiye'de çevre sorunu yaratan yatırımlar, politikalar ve uygulamalar, “bizim” de dahil olduğumuz bir ekonomik sistemin ya da yaşam biçiminin sonucu olarak görülmezler. Sorunlar “dışarıdan” dayatılmakta, sorun yaratan yatırımdan karlı çıkan “başkaları” olmakta, çevre sorunlarına neden olan dinamikler “bizim dışımızda” gelişmektedir.

Yöneticilerin beceriksizliği, bilgisizliği, cahilliği, kötü niyetliliği, iş bilmezliği, kandırılmış olması gibi etkenlerin sorunu ağırlaştırdığı düşünülür. Ama son kertede sorunun kökeni “içeride” bile olsa, bu sistemin karakterine dair yapısal bir sorun olmaktan çok, yöneticilerin aldıkları yanlış kararlar ile ilgilidir.

Bu durum Türkiye'deki çevre ve ekoloji hareketlerine, – seksenlerin yeşil hareketinden sonra ve son yıllardaki küresel, antikapitalist hareketlere gelinceye kadar – dünyadakinden oldukça farklı bir karakter kazandırmıştır.

Dünyada çevre ve ekoloji mücadelesi 19. yüzyılda sanayileşmenin yarattığı yerel nitelikteki kirliliklere, baraj inşaatlarına ve ormanların yok edilmesine karşı verilen mücadelelerdeki gibi daha çok doğal yaşam alanlarının tahribine karşı çıkarak başlamıştı. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından harekete önce kirlilik odaklı, hatta nüfus artışına ve kaynakların tüketilmesine yönelik uyarıların hakim olduğu bir akım hâkim oldu. Ama yetmişlere gelindiğinde hareket oldukça bütünsel ve politik bir karakter kazandı. Çevre kirliliği ile yoksulluğun, tüketim toplumuyla küresel adaletsizliğin, kapitalizmin küreselleşmesiyle ekonomik büyüme ve kalkınma politikalarının ve bütün bunlarla da insan-doğa ilişkisinde sanayi devrimini mümkün kılan (ve kuşkusuz onu izleyen) bozulmanın ilişkisi kuruldu.

Batı'da da hareket bir bütün olarak antiendüstriyalist ve antikapitalist değildir. Ama hareketin ana gövdesinde ekonomik ve sosyal sistemin yapısal niteliklerine dair bir kavrayış vardır. İnsan doğa ilişkisi sorunsalı 19. yüzyılın romantizminden bugüne taşınmış, kapitalizmin insanın doğa üzerinde kurduğu tahakkümle mümkün olduğu ütopyacı sosyalistlerden ve anarşistlerden bugüne uzanan yaygın bir düşünce halini almıştır.

Türkiye'de de bütün bu tartışmalar doksanlı yıllardan itibaren yapılmaktadır. Ekolojist akımlar içinde Türkiye'de de sosyal ekolojistler, ekososyalistler, daha derin ekolojist kesimler, hatta ilkelci anarşistler vardır. Ancak yeşil düşünceye, ekolojik teoriye ve nasıl bir ekolojik yaşam biçiminin savunulması gerektiğine dair tartışmalar yürüten ve pratikler üreten bu akımlarla, bu yazının asıl konusu olan çevre ve ekoloji hareketlerinin ne ölçüde birbirini etkilediği oldukça şüphelidir. Bu nedenle çevre ve ekoloji hareketlerinde doksanlı yılların başlarından bugüne taşınan bambaşka bir dinamiğin hâkim olduğunu ve antiemperyalist/milliyetçi söylemin hareketin farklı kanatlarını diklemesine keserek belirleyici hale geldiğini iddia edeceğim.

Vatan toprağı anlayışına doğru

Somut birkaç örneği yakın zamanlardan verebiliriz. Geçtiğimiz yıl Ulukışla'da, Bolkar dağlarında açılmak istenen altın madenine karşı yapılan bir eyleme katıldım. Mitingde meslek odası başkanlarından birinin ve aralarına köylülerin de olduğu bazı aktivist ve politikacıların yaptığı konuşmalarda o günlerde Meclis'te görüşülmekte olan bir yasa ile Bolkar dağlarında açılmak istenen altın madeni arasında ilişki kuruluyordu. Meclis'teki yasa Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenip tarıma açılması ile ilgiliydi. Muhalefet toprakların İsrail şirketlerine verilecek olmasına şiddetle itiraz ediyordu. Mitingdeki bazı konuşmacılar ülke topraklarının bir kısmının İsrail'e tahsis edileceği iddiasıyla, dağda açılmak istenen altın madeni arasında açık bir ilişki kuruyorlardı. Aslında bölgede altın çıkarmak isteyen şirket Doğan grubunun da ortağı olduğu bir Türk şirketiydi. Şirketin İsrailli, Amerikan vb. ortağı olduğuna dair en azından bize verilen bir bilgi yoktu. Yine de konuşmacılara göre hükümetin niyeti barizdi. Topraklarımız (ve madenlerimiz) “yabancılara peşkeş çekiliyordu”[2].

Bu örnek çevre ve ekoloji mücadelesinin belli bir yöne doğru “politikleştirilmesinin” yakın tarihli bir örneğidir. Açıkçası ekoloji hareketinin evrensel ölçütlerine bakıldığında oldukça uyumsuz bir yöndür bu. Benzer örnekler Bergama altın madenine karşı verilen halk mücadelesinin kullandığı dilde de görülebilir. Bergama köylülerinin yaptığı sayısız eylem arasında en belirleyici olanlarından biri köylülerin Bergama'dan Çanakkale'ye yaptığı yürüyüştü. Yürüyüşün sonunda Çanakkale şehitlikleri ziyaret edilmişti. Bir başka eylemde Ankara'daki Birinci Meclis binası önünde toplanan köylüler Danıştay kararını uygulamayan hükümeti Atatürk'e şikayet etmişlerdi. Hatta Bergama mücadelesinin bütünü “tıpkı Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi emperyalizme karşı verilen bir mücadele” olarak tanımlanmıştır.

Mücadelenin dili önemliydi. Çünkü Bergama hareketi hem son derece popüler olmuş, hem de kendisi dışındaki yerel mücadeleleri etkilemiştir. Bunda köylülerin Akkuyu'dan Manisa'ya kadar  başka yerlerde de aynı politik temayla destek eylemleri yapmasının da etkisi vardır. Bugün bu dilin Bergama mücadelesinin ve etkilediği diğer hareketlerin başarısına ve başarısızlığına katkısı tartışılmalıdır. Mücadele elbette altın madenlerine karşı bilincin yükseltilmesi açısından çok önemlidir. Çevre ve ekoloji hareketlerindeki köylü direnişleri için de tartışılmaz bir dönüm noktasıdır. Ama aradan belli bir sürenin geçmesinden de istifade edilerek, konuyla ilgili pek çok çalışma ve yayında görülen “kutsamanın” ötesine geçilmeli, Bergama köylü hareketinin oluşturduğu örnek soğukkanlı bir şekilde analiz edilmelidir.

Geçen otuz yılın çevre ve ekoloji mücadelelerinde ideolojik olarak belki Bergama'dan bile daha önemli ve belirleyici olan bir mücadele varsa, o da Akkuyu ile özdeşleşen nükleer karşıtı harekettir. Nükleer karşıtı hareket içinde antiemperyalist ve ulusalcı temanın baskın olmadığını söyleyebiliriz. Ben bunun temel nedeninin hareketin en güçlü olduğu doksanlı yılların başında eski Yeşiller Partisi üyelerinin (özellikle İzmir örgütünün – SOS Akdeniz ve Ağaçkakan çevresi olarak) hareketteki ideolojik belirleyiciliği olduğunu düşünüyorum. Bu hareketin o zamanki tonu enternasyonalist yeşil ilkelerle ve antiendüstriyalizmle yakın temas halindeydi. Hatta hareketin içinde kısmen derin ekolojiyle, kısmen yetmişlerin ekososyalizmiyle kurulan ilişkiler vardı[3]. Böylece doksanların başındaki antinükleer hareket dünyadaki diğer nükleer karşıtı hareketlere oldukça yakın niteliktedir. Ancak Ağaçkakan dergisi çevresinin de içinde bulunduğu ekolojistlerin bir kısmı doksanlı yılların ikinci yarısında hareketten kopmuş, bir kısmı ise sözünü ettiğim antiemperyalist-ulusalcı tezleri geliştirmeye başlamışlardır[4].

Çevre ve ekoloji mücadelelerinin belli bir yönde (ama evrensel anlamda ekolojik dile oldukça uzak bir şekilde) politikleştirilmesinin bir diğer örneği Kürt bölgelerinde yaşanmaktadır. Hem Dersim'deki Munzur barajlarına, hem de Hasankeyf'i yok edecek olan Ilısu barajına karşı verilen mücadelelerde devletin barajları güvenlik kaygısıyla, yani dağlardaki gerilla gruplarının geçiş yollarını kesmek amacıyla yapmak istediği oldukça yaygın bir argümandır. Bu gerekçe doğru olsa da olmasa da, halkın harekete çevreci kaygılarla değil, bölgeye özgü politik kaygılarla destek vermesine neden olduğu söylenebilir. Bu argümanın ağırlık kazandığı durumlarda hareketin çevreci niteliği ikinci planda kalmaktadır. Bu da ideolojik olarak farklı olsalar da, harekete ulusalcı söylemin yaptığına yakın bir etkide bulunmaktadır.

Bu fasılda verilebilecek en ilginç örneği ise TEMA'nın kurucusu “erozyon dede” Hayrettin Karaca'nın sözlerinde bulabiliriz. Hayrettin Karaca'nın son yıllarda giderek sertleşen muhalefetinin arka planında Türkiye'deki çevreci camia içinde bu kadar net bir şekilde dile getirilmesine alışık olmadığımız bir milliyetçilik, bir tür “kutsal vatan toprağı” anlayışı, hatta yabancı düşmanlığı bulunur. Diğer örneklerin “Türkiye'ye özgü solcu” vasfına karşı Karaca'nın dili oldukça sağcı ve ayrımcıdır. Karaca, çevreyi kirleten tesislere, yanlış kararlar veren politikacılara ve doğayı yok edecek kadar aşırı tüketime yönelen insanlara olan tepkisini Atatürk, bayrak, toprak, ülkeyi böldürmemek gibi sözcüklerin bol miktarda kullanıldığı bir söylemle gösterir[5]. Hatta Karaca, bir dönem Ecevit'lerin öncülüğünde popüler milliyetçi bir tür hezeyana dönüştürülen “yabancılara toprak satışı” meselesini toprağı koruma söylemiyle birleştirmiştir[6].

Herhangi bir milliyetçi için çok ilginç sayılmayabilecek bu görüşler, söz konusu kişi Türkiye'nin en tanınmış, hatta simgeleşmiş çevrecilerinden biri olunca önem kazanıyor. Oysa bana kalırsa çevrecilerin büyük kısmı tarafından saygı gösterilen ve duayen bir “çevre savaşçısı” olarak görülen Hayrettin Karaca'nın temsil ettiği söylemlerle 1920'ler Almanya'sındaki Heimatschutz akımı arasındaki benzerlikleri araştırmak oldukça ilginç olurdu[7].

Örnekler çoğaltılabilir. Sonuç olarak Türkiye'de yakın zamana dek çevre ve ekoloji hareketlerindeki hakim eğilimlerden en önemlisinin Türkiye'ye özgü bir sosyalist bakış açısıyla, ulusalcı antiemperyalizmin ve sağcı-devletçi bir vatan toprağını (ve tabii ormanını, doğasını vb.) koruma anlayışının karması olduğunu iddia etmek çok yanlış olmayabilir.

Bu hakim eğilim son birkaç yıl içinde üç farklı kanattan yaşanan gelişmelerle yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlamış durumda. Birinci eğilim Batı tarzındaki yeşil politikanın tekrar canlanması[8], ikinci eğilim 21. yüzyıl ekososyalizminin Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlaması[9], üçüncü eğilim ise özellikle iklim değişikliği konusunda gelişen küreselci-enternasyonalist ve antikapitalist kampanyalardır[10]. Yine de yerel mücadelelerde bir yandan NIMBY'cilik[11], bir yandan da yukarıda tarif etmeye çalıştığım antiemperyalist çevrecilik bütünüyle ortadan kalkmış sayılmaz.

Aliağa mücadelesinin önemli bir örnek olması bir yandan sokakla meclisin, hukuk mücadelesiyle politik mücadelenin bir araya gelmesi, bir yandan da kullanılan dilin yeşil, ekolojist ve bir hayli enternasyonalist olması nedeniyledir. Hareketin sonraki dönemlerinde bütün bu dengelerin bu kadar iyi tutturulduğu, üstelik popüler olmuş ve başarı kazanmış örnekler bulmak zordur. Bugün bu hareketin verdiği örneği iyi analiz etmek ve önümüzdeki mücadelelerde faydalanmak bana önemli görünüyor.

Sonuç

Bugün çevre ve ekoloji hareketlerinin önündeki gündemin temel nitelikleri geçen otuz yıldan büyük bir fark göstermiyor. Yine enerji ve maden yatırımları, yine aşırı yapılaşma ve yine bunlara karşı verilen mücadeleler ana gövdeyi oluşturuyor. Ama yine de arada müthiş bir boyut farkı var: Mücadele edilmesi gereken yatırımların (ya da ekolojist bir dille söylersek “saldırıların”) büyük bir yoğunluk kazanması ve iki dönem üstüste tek başına iktidar olmayı başaran hükümetin bu konuda sergilediği kararlılık. Şu anda enerji alanında hükümetin doğrudan giriştiği ya da önünü açtığı o kadar çok yatırım var ki, tümünü Türkiye çapında bir ekoloji mücadelesinin parçası yapmak hiç kolay değil. Sözü edilen projeler bir kısmı çoktan bitmiş olan 1700 civarında küçük HES'ten, dev Ilısu barajına, sayısının 47 olduğu söylenen yeni kömürlü termik santrallardan Rusya'ya ihalesiz verilen Akkuyu nükleer santraline dek müthiş bir çeşitlilik ve yaygınlık gösteriyor. Öte yandan maden yasası değiştirilerek her tarafta özel madenlerin açılması kolaylaştırılıyor. Karadeniz sahil yoluyla Boğaza yapılacak üçüncü köprü birleştirilerek yeni bir doğa yıkımının önü açılıyor, GDO'lu gıdaların ve hibrid tohumların piyasaya hakim olması sağlanarak gıda ve tarım politikalarında geri dönüşü olmayan değişikliklere gidiliyor, vb.

Bu nedenle artık Gökova, Aliağa veya Bergama örneğindeki gibi Türkiye'ye mal olmuş çevre mücadeleleri yaratmak eskisinden daha zor. Ama bugün birbirinden bağımsız yerel mücadelelerin ekolojik eksenden kaymasını önleyecek politik akımlar eskisinden daha güçlü.

Mevcut çevre ve ekoloji mücadelelerinin yeşil-ekoljist yönde politikleşmesinin önündeki en önemli engellerden biri ise sürüyor. Bütün sorunların “yanlış yönetimden” ve bilgisizlikten kaynaklandığı yönündeki bu anlayış, sorunun sistemik niteliğini tamamen göz ardı etmeye, resmi ideolojiyle uyum içinde, devletçi bir anlayışla hareket edebilmeye ve ekolojik bakış açısını marjinalleştirmeye (“her şeye karşı bunlar”) hizmet ediyor. Bu şekilde iklim değişikliği gibi devasa bir sorun bile marjinal birtakım insanların takıntısı olarak gösteriliyor.

Doğaya yönelik topyekun saldırının boyutları o kadar büyümüş durumda ki, meselenin bir sistem sorunu olduğunu ve mücadelenin bu endüstriyel kapitalist sisteme karşı verilen mücadelenin en önemli parçası olduğunu kabul etmek hiç kolay değil. Kendi yaşamını, çocuklarını, geçim kaynaklarını, ya da en genel anlamda kendi haklarını savunma mücadelesi olarak anlaşıldığında daha erişilebilir, daha etki edilebilir görünen bir çalışma, bütünsel bir muhalefetin parçası olmayı gerektirdiği anlaşıldığında uzak, ütopik, hatta tehlikeli hale gelebiliyor.

Ama mücadelenin kolay, zaferin yakında olduğunu bize kim söylemişti ki?

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Semra Somersan, Olağan Ülkeden Olağanüstü Ülkeye: Türkiye'de Çevre ve Siyaset. Metis Yayınları, İstanbul 1993

Arif Künar, Don Kişot'kar Akkuyu'ya Karşı: Antinükleer Hikayeler. TMMOB, Ankara, 2002

Üstün Bilgen Reinart, Biz Toprağı Bilirik: Bergama Köylüleri Anlatıyor. Metis Yayınları, İstanbul, 2003

Bahar Öcal Düzgören, Koray Düzgören, Ben Devletim Çevreyi Kirletirim. BDS Yayınları, İstanbul, 1989

Kemal Anadol, Termik Santrallere Hayır: Daha Yeşil, Daha Mavi Bir Dünya İçin. V Yayınları, Ankara, 1991



[1]    Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği'ne (TMMOB) bağlı meslek odalarının özellikle doksanların ikinci yarısından sonra çevre hareketlerinde politik belirleyiciliğe soyunması ayrı bir tartışma konusudur. TMMOB'nin iklim değişikliği hareketi içindeki tartışmalı rolü üzerine yazdığım “TMMOB'nin Kömür Sevdası” başlıklı yazı için bkz. http://yesilgazete.org/2010/04/16/tmmobnin-komur-sevdasi/
[2]    Ulukışla olayında milliyetçi söylemin kullanımına bir örnek olarak Dursun Özden'in yazıları verilebilir. Örneğin   http://www.dursunozden.com.tr/component/content/article/34-oen-sayfa/174-yoenetici.html adresindeki yazı “Ulukışla'nın çılgın Türkleri direniyor.” cümlesiyle başlıyor.
[3]    Bu tarihi daha iyi anlamak için doksanlı yıllarda yayınlanan Ağaçkakan dergisinin ciltlerine bakınız.
[4]    Bu konuyla ilgili doğrudan ve özgün bir tanıklık için bkz. “Ümit Şahin – Ayşem Mert, Savaş Emek ile Söyleşi. Üç Ekoloji, Sayı 5, Kış 2005”
[5]    Bu söylem elbette Hayrettin Karaca'yla sınırlı değildir. Yakın tarihli bir örnek Kazdağları ve Madra Dağı Çevre Platformu'nun kimi bildirilerinde görülebilir. Bölgede siyanürlü altın aranmasına karşı eylemler düzenleyen platformun altın madenine karşı çıkma gerekçeleri insan ve çevre sağlığı anlayışıyla ve ekolojik kaygılarla uyumluydu. Ama bildirilerde öne çıkan “Kazdağları vatan, kimdir bunu satan (...) Yaşam alanlarımız Vatanımızdır, Vatanımızı savunacağız. (...) Bizler;”Vatan toprağı kutsaldır kaderine terk edilemez” diyen büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yol göstericiliğinde, toprağımıza sahip çıkma bilinciyle çabalayan yurttaşlar olarak...” gibi cümle ve sloganların ideolojik belirleyiciliği herhalde inkar edilemez. Kaynak http://kazdagikoruma.blogspot.com/ Son erişim tarihi 13 Haziran 2010
[6]    Hayrettin Karaca'nın görüşleri için http://www.hayrettinkaraca.com Son erişim tarihi 13 Haziran 2010.
[7]    Almanca'da “Anavatan” anlamına gelen Heimatshutz, yirminci yüzyıl başlarında Almanya'da ortaya çıkan bir çevre koruma akımıydı. Terimin ilk ortaya çıkışı 1897 yılındadır. Hareketin ana teması Alman toprağıyla “Alman dehası, ruhu, sanatı ve kurtuluşu” arasında kurulan bağlantıdır. Modernleşmeyi bir dekadans olarak gören, buna karşın Alman kültürünün, toprağının, mimarisinin, anıtlarının, fauna ve florasının korunmasını savunan bu anlayışta doğayla ekolojik olmaktan çok estetik ve duygusal bir ilişki kurulur. En tanınmış öncüsü sanatçı Paul Schultze-Naumburg (1869-1948) olan Heimatscutz akımı sonraki yıllarda doğrudan Nazi ideolojisinin bir parçası olmuştur. Kaynak: Matthew Jefferies, Heimatscutz: Environmental Activism in Wilhelmine Germany. “Green Thought in German Culture” içinde. Ed: Colin Riordan,. University of Wales Press, Cardiff, 1997.
[8]    Yaklaşık sekiz yıldır eskisine göre daha aktif olan yeşil politik hareketin ve 2008 yılında tekrar kurulan Yeşiller Partisi'nin ilkeleri ve politikaları için bkz. http://www.yesiller.org/V1/index.php
[9]    Bu akımı daha iyi anlamak için bkz. “Joel Kovel, Michael Löwy, Ekososyalist Bir Manifesto, http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=77
[10]  Bu akımın temsil edici bir örneği olan Küresel Eylem Grubu'nun bildirilerini ve manifestosunu okumak için bkz. http://www.kureseleylem.org/
[11]  NIMBY, İngilizce “not in my back yard” (benim arka bahçemde değil) sözlerinin baş harflerinden oluşan bir terimdir. İnsanların belli bir yatırımın, işletmenin vb., kendi yaşadıkları yerin yakınında yapılmasına karşı çıkması anlamındaki bir tür çevrecilik olarak tanımlanır. Ancak hem ekolojik, politik, bilimsel gerekçelerle değil, sadece estetik, ekonomik ve konfor gibi gerekçelerle ve kişilerin kendi yaşamlarının etkilenmesini istememesi gibi bir motivasyonla verdikleri bir mücadele olarak, hem de aynı işin başka bir yerde yapılmasına itiraz edilmediği için çevreciliğin dışında bir anlayış olarak da görülür. Son zamanlarda bazı yerlerde daha çok estetik gerekçelerle rüzgar türbinlerine karşı çıkılması bu anlayışın bir örneği olarak eleştirilmektedir. Kaynak: Maarten Wolsink, Wind power and the NIMBY-myth: institutional capacity and the limited significance of public support. Renewable Energy, Volume 21, Issue 1, 1 September 2000, pp. 49-64 

Hiç yorum yok: