01 Aralık 2007

Ölümünün Beşinci Yılında: Ivan Illich Neden Unutuldu?

Bu yazı Mesele dergisinin Aralık 2007 tarihli 12. sayısında yayınlanmıştır.

“İnsan bir kurumun kendisine veremeyeceği hiç bir şeyi düşleyemediği için her şeyi isteyerek boş bir güç geliştirmiştir. Çevresindeki süper güçlü araçlarla insan, araçlarının aracı durumuna gelmiştir. O en eski günahları kovmak için kurulan kurumların her biri kaçınılmaz olarak, kendi kendine kapanan bir tabut halini almıştır. İnsanoğlu, Pandora’nın saçtığı kötülükleri sokmak için yaptığı kutuların tuzağına düşerek kendisi o kutuların içinde kalmıştır. Bu araçların çıkardığı tozdan dumandan ferman okunmamaktadır. Ava giderken avlanmak, kendi kazdığı kuyuya kendi düşmek diye buna denir.”
Ivan Illich, Okulsuz Toplum, 1971


Ivan Illich, altmışlı yılların ve yetmişlerin en çok tartışma yaratan düşünürlerinden biriydi.
Erich Fromm’un “Onun düşüncelerinin önemi, bütünüyle yeni olasılıkları göstererek zihin üzerinde yarattığı özgürleştirici etkide yatar; rutinleştirilmiş, steril ve peşin hükümlü fikirlerin yarattığı hapisanenin dışına çıkaran kapıları açtığı için, okuru daha canlı kılar, ilettikleri yaratıcı şok yoluyla – bütün bunları deli saçması olarak gördükleri için ancak öfkeyle tepki verenler hariç – yeni bir başlangıç için gereken enerjinin ve umudun uyarılmasını sağlarlar” dediği isimdi[1].
Neil Postman’ın “Sizin için, Ivan Illich, Marshall MacLuhan’dan bu yana en heyecan verici sosyal eleştirileri yapan insan olabilir, ama benim gibi bir eğitim reformcusu için büyük bir başağrısı” dediği düşünürdü[2].
Andre Gorz’un, Jean Robert’in, Wolfgang Sachs’ın, Carl Mitcham’ın ve pek çok ismin dostu ve ustasıydı.
Latin Amerikalı devrimcileri, alternatif hareketleri, yurttaş insiyatiflerini, anarşistleri, yeşilleri derinden etkilemiş, ama hiçbir ekole, hiçbir siyasi harekete yakın olmamış, fazlasıyla kendisi olarak kalmış bir insandı.
Oysa, Şenlikli Toplum ilk yayınlandığında Türkiye’de de olay yaratmış, çok okunmuş ve tartışılmış bir yazar olan ve şimdi ölümünün üzerinden tam beş yıl geçen Ivan Illich, artık unutulmuş, ‘modası geçmiş’ bir isim gibi görünüyor. Peki Ivan Illich gibi hem klasikleşmiş, hem de güncel sorunların pek çoğunun tarışılmasına hâlâ temel anlamda katkıda bulunması gereken radikal düşünceler üretmiş bir düşünür neden unutuldu? Türkiye’de olduğu gibi dünyada da, Ivan Illich ismi, neden sadece, tutkulu, ama sınırlı bir grup izleyicisinin çevresinde konuşulur hale geldi?
Acaba Ivan Illich, hiç gerçek anlamda anlaşılabildi mi?
Türkiyeli okurun Ivan Illich’le tanışması oldukça geç oldu. Illich’in Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı 1985’de Birey ve Toplum’un yayınladığı Okulsuz Toplum’dur. Okulsuz Toplum, 1971’de basılan ve Illich’i dönemin en çok tartışılan isimlerinden biri haline getiren ilk kitaplarından biriydi. Birkaç yıl sonra Ayrıntı Yayınları, Illich’in 1973’de yazdığı Şenlikli Toplum’u ve ardından da 1975 tarihli Medical Nemesis’i (Sağlığın Gaspı başlığıyla) yayınladı. Hepsi de yetmişli yıllarda veya seksenlerin başında yazılmış Enerji ve Eşitlik, Tüketim Köleliği (Towards the History of Needs’e bu isim uygun görülmüştü), H2O ve Gender da Illich’in doksanlı yılların ilk yarısında Türkçe’ye çevrilen diğer kitapları arasındaydı. Daha sonra Illich’e duyulan ilgi azaldı, diğer kitaplarının çoğu çevrilmeden, çevrilenler de fazla farkedilmeden kaldı.
Türkiyeli okurun Illich’i keşfettiği yıllarda, Illich’in yazdığı konular oldukça değişmişti. Doksanlarda, kitapları Batı’da da sınırlı bir çevre tarafından takip edilmeye, üzerine yapılan tartışmalar durulmaya başlamıştı. Yeni kuşaklar Illich’i tanımıyor, kitaplarının yeni baskıları eskisi kadar çok yapılmıyordu. Illich, her yazdığının, ortaya attığı her yeni görüşün olay yarattığı, kendisine cevaplar yetiştirildiği, yazdıkları çok sattığı için sadece önsözünü yazdığı kitapların bile kendi kitabıymış gibi piyasaya sürüldüğü yetmişli yıllardaki popülaritesine sahip değildi. Bu belki biraz da kendi tercihiydi. 1983’deki sessizlik eyleminin manifestosunda söylediği gibi “Nazilerin yaptığı soykırımı kuşatan ‘sessizlik halesi’nin yerini ‘tartışma halesi’nin aldığını[3] düşünmeye başlamasının da etkisiyle, gazete okumayı bile bırakmış, biraz daha ısrarlı gözlerle tarihe bakmaya başlamıştı. Vatikan’la didiştiği, Latin Amerikalı devrimci hareketlerin odak noktalarından birini yarattığı için CIA’in peşine düştüğü, nükleer silahlanmaya karşı eylemler örgütlediği yıllar geride kalmıştı. Illich, doksanlı yıllarda da eskisi kadar radikaldi, ama galiba (belki hastalığının da etkisiyle) eskisine göre biraz daha gözden uzak durmayı tercih ediyordu.
Illich’in yazılarının geç keşfedilmesinin, onun Türkiye’de bütünlüklü bir düşünür olarak yeterince yerli yerine oturtulamamasının nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. En azından son yirmi yıllık entelektüel tartışmalardan ve ilgi uyandıran isimlerden çıkardığım sonuç, Baudrillard’ın körfez savaşı üzerine yaptığı yorumların günü gününe gazetelerde yer almasının; ya da Agamben’in 11 Eylül sonrası yaşananları geliştirdiği teorilere zemin yaptığının yirmi yıl sonra değil, hemen okunabilmesinin; ya da Zizek’in daha geçtiğimiz günlerde İstanbul’da önemli kalabalıklara hitaben konuşma yapabilmesinin (geçmiş yıllarda Chomsky, Derrida vb.’nin olduğu gibi), bu düşünürleri daha canlı, daha anlaşılabilir ve daha gerçek kıldığını düşünüyorum. Günü gününe izleyebildiğiniz düşüncelerle, ‘klasikleştikten’ sonra geriye dönerek baktığınız fikirler arasındaki ‘canlılık farkı’ belki... Illich’in kendisi de, bazen yıllar sonra kitapları hakkında soru sorulduğu zaman, “onu o zaman yazmıştım” demiştir. Yani güncellik, büyük düşünürler için bile önemli olabilir.
Ama ben yine de, Illich’in bu derece ‘unutulabilmesinin’ başka nedenlerini de aramak istiyorum. Çünkü, gerçekte ne Illich’in üzerine yazdığı tekil konular önemini yitirmiş, ne de temel meselesi olan ‘modern endüstri toplumu’ tarihe karışmış durumda. Hâlâ endüstriyel kurumların sarsılmaz egemenliği altında yaşıyoruz, hâlâ teknolojinin yarattığı aptallaştırıcı etkinin altındayız, hâlâ hayatımızı ve geleceğimizi uzmanlar belirliyor. Üstelik Illich kadar ‘eskimiş’ bazı düşünürler, Foucault’dan Levinas’a kadar, ilgi odağı olmayı sürdürüyorlar. Peki Illich’in söyledikleri, ölümünün üzerinden geçen beş yıl içinde, tekrar dikkat kesilmeyi hak etmiyor mu?
Dünyada süren entelektüel tartışmaları izleyen, yeni fikirlere açık, artık önemli makaleleri ve kitapları üzerinden yıllar geçmeden de takip edebilen bir okur-yazar grubu olarak, Illich’e ‘bir zamanlar çok meşhur olan, aykırı fikirlere sahip bir düşünürdü’ diye bakma hakkını elde edebilmemiz için, önce onu hakkını vererek anlamamız gerektiğini düşünüyorum.
Illich neden unutuldu sorusunun cevabını ararken, Illich’e atfedilen kimlikleri ya da isminin çevresindeki (ön)yargıları da ziyaret etmek belki bize bir açılım sağlayabilir. Düşünürler, yazdıkları ve söyledikleri kadar, temsil ettikleri ve çağrıştırdıklarıyla da etki gücüne sahiptirler. Ivan Illich’in oldukça canlı, özgün ve hatta çelişkilerle dolu bir hayat hikayesi, fikir dünyası ve bu anlamda da üzerinde taşıdığı farklı kimlikler ve temsiller bulunuyor.
Evet, Ivan Illich bir Katolik papazıydı. Ama 1950’lerde New York’taki bir Porto Riko kilisesinde papaz olarak çalıştığı beş yıl dışında bir kilisede görev almadı ve yıllar içinde Vatikan’a giderek daha ters düşmesi nedeniyle papazlık cübbesini kendi isteğiyle 1969’da çıkararak kiliseden ayrıldı. Gerçi Illich’in dinle olan ilişkisi hiçbir zaman değişmemiştir ve düşüncesinin temellerinde Kutsal Kitap’a ve dinsel geleneklere olan göndermeler oldukça fazladır. Vatikan’daki öğrenimi sırasında tanıştığı Yeni Tomizm’in kurucusu Jacques Maritain’den ciddi biçimde etkilenmiştir. Modernitenin temellerini aradığı Geç Ortaçağ’a ve Hıristiyan düşünce geleneğine de büyük önem verir. Ama yine de Illich’in bir Hıristiyan düşünürü olduğunu söylemek doğru olmaz. Çıkarımlarını geçmişin, dinsel geleneklerden esinlenmiş ahlaki bir yorumuna dayandırdığı söylenebilirse de[4], modern topluma saf teolojik bir pencereden, hele inanç sorunu çerçevesinden hiç bakmaz. Tarihe, bir yengeçin geri geri çekilmesi gibi, yani geçmişe döndüğünde de gözlerini hep bugüne dikerek yaklaşır. Dini, modernite öncesi toplumlardaki ağırlığıyla, yani gerçeği temsil gücüyle ele alır. Endüstriyel kurumların toplumsal yaşamı yozlaştırdığını incelerken de, ilk yozlaşanın kilise olduğunu söyler.
Evet, pek çok kaynağa göre (mesela Wikipedia’yı açıp bakarsanız), Ivan Illich bir anarşist düşünür olarak tanımlanır. Illich, gerçekten de modern toplumun endüstriyel kurumlarını kıyasıya eleştirmekte ve kurumsallaşmayı yozlaşmanın en önemli nedenlerinden biri olarak görmektedir. Kurumsallaşmaya karşı duruşunun en tipik örneklerinden biri olarak, arkadaşlarıyla birlikte Meksika’da kurdukları Kültürlerarası Dökümantasyon Merkezi’ni (CIDOC), kuruluşunun onuncu yıldönümünde büyük bir şenlik yaparak kapatmaları hatırlanabilir. Merkezi kapatma nedenleri arasında “üniversite tipi bir kurumsallaşmaya doğru gitmesi” ve Stanford, Cornell gibi birkaç üniversitenin, merkezi bünyelerine katmayı teklif etmeye başlamaları da vardır. Yani merkezin ismi ve prestiji kuruluş amacını aşmaya başlamıştır.
Illich, kurumsallaşmaya karşı çıkarken, tabanda gelişen, arkadaş çevreleri ve tartışma grupları zemininde oluşan geçici, amaca yönelik ve dostluk bağları dışında bir bürokrasinin olmadığı yapıları yaratmaya çalışıyordu. Bu anlamda Illich’in anarşizme yakın bir yönü olduğunu düşünmek gerçekten de yersiz olmaz. Ama anarşizmin asırlık geleneği içinde Illich’in yeri yoktur. Anarşist düşünürler ve yapılanmalar ne Illich’in referansları arasında yer alır (belki Paul Goodman gibi bir-iki istisna hariç), ne de yazılarında anarşizmin klasik problemleri olan hiyerarşi, devlet, iktidar vb. tartışmalara girdiği görülür. Bu nedenle Illich’i anarşist olarak kabul etmek için, önce anarşizmin tarihini yok saymak gerekirdi.
Ivan Illich’in temel problemi modern toplumladır. Endüstriyalizm terimini tam olarak yeşiller gibi kullanmasa da, içinde yaşadığımız toplumun nasıl endüstriyel bir çıkmaz yarattığını, kaçınılmaz hale getirilen ‘modern endüstriyel uygarlığın’ insanlığın tarih boyunca kurmuş olduğu ve belli bir denge içinde süren yaşam ve geçim biçimlerini ve toplumsal istikrarı nasıl tahrip ettiğini anlatır. Aaron Falbel, “Ivan Illich Bana Amerikan Rüyasının Gerçekte Bir Kabus Olduğunu Nasıl Gösterdi?” başlıklı yazısında şöyle der: “Illich’in söyledikleri arasında şaşırtıcı ve derinden radikal olan yan, tehlikenin sadece açık kaynaklardan değil (diyelim, ordu, ya da çokuluslu şirketler gibi), eğitim, sağlık hizmetleri, ulaşım, cinsiyet eşitliği, iletişim, kendi kendine yetme, emekten tasarruf sağlayan makineler, ekonomik kalkınma vb. gibi modernitenin temelinde bulunan ve çoğu insanın kaçınılmaz faydalar olarak gördüğü unsurlardan geldiğini göstermesidir. Hem sağ, hem de solda bulunan siyasetçiler, bunları ilerlemenin meyveleri olarak görür ve fikir mücedelelerinde konu dışı bırakırlar. Bunlar Illich’in modern kabuller dediği şeylerdir. Ivan Illich düşünürler ve entelektüeller arasında eleştirel bakışını net bir şekilde bu sorgulanmayan faydalar üzerinde dolaştıran ve alarm zillerini çalan tek isimdir: Corruptio optimi quae est pessima! (En iyinin yozlaşması, en kötüsüdür.)”[5]
Illich’in moderniteye yönelik bu köklü eleştirisinin, onu bir yanıyla muhafazakar düşüncenin kurucusu sayılan Edmund Burke’e, bir yanıyla romantizme, hatta bir yanıyla da Frankfurt Okulu’ndan postmodern düşünürlere kadar Aydınlanma’nın ve modernitenin eleştirisinden yola çıkan düşünce akımlarına bağladığı düşünülebilir. Yine de, Illich’in sonsuz referansları arasında, bu gelenekler de pek bulunmuyor. Örneğin endüstriyel kurumlar eleştirisinin, özellikle de sağlık sistemine yönelik analizinin Foucault’nun düşünceleriyle (örneğin Kliniğin Doğuşu’yla) ilişkisine dair bir soruya cevap verirken, Foucault’yu çok geç tanıdığını, Medical Nemesis’i yazdığı sırada haberdar olmadığını söylemiştir[6]. Aslında Illich mevcut toplumsal düzeni en dip noktalarından eleştiren ve sarsan bir kişi olarak siyasi muhafazakarlıktan ve (geleneksel toplumların kendiliğindenliğine büyük önem vermesine rağmen) kırcı bir romantizmden de bütünüyle uzaktır. Postmodernizmin ise ne anlama geldiğini bile anlamadığını söyler.
Ivan Illich bir sosyalist değildir. Marx’ın, üzerinde örtük bir etkisi olduğu hissedilse de, o yıllarda yaygın olan sosyalist eğilimleri (aslında daha çok sistemin temellerini anlamamakla ve bu nedenle de sistemle aynı yöne bakmakla) eleştirir. Her ne kadar yakın dostu olan Paulo Freire gibi isimlerle birlikte Latin Amerika’da devrimci mücadelenin içinde, alternatifler üreterek ve tartışma platformları yaratarak yer almış olsa da, kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir zaman siyasi bir mücadele içine girmemiştir. Seksenlerin başında, ABD’nin Batı Almanya’ya Pershing füzeleri yerleştirmek istediği sırada yaygınlaşan barış hareketi içinde yer almış, ünlü sessizlik eylemlerini başlatmıştır. Ancak özellikle seksenlerden itibaren Illich’in keskin sosyal eleştirileri, yerini Carl Mitcham’ın deyişiyle bir ‘tarihsel mersiyeye’ (historical elegy) bırakmaya başlar[7]. Bu dönemde, araştırmaları ve yazıları daha da derinleşir, ilgi alanları sadece Hıristiyan düşünce geleneğine geri dönmekle kalmaz, Platon’un philia kavramına ve İncil’deki ‘İyi Samiriyeli’ hikayesine[8] sık sık atıf yapar. Modernitenin kökenine dair sorgulamalarında ise corruptio optimi[9] fikrini hatırlatır.
Yeşil hareketleri Ivan Illich kadar derinden etkilemiş düşünür herhalde az bulunur. Illich’in özellikle Şenlikli Toplum’daki ekonomik büyüme analizleri, Enerji ve Eşitlik’teki enerji kullanımı ve ulaşım alternatifleri, çeşitli kitaplarındaki yoksulluk, teknoloji, ihtiyaçların yaratılması, tüketim kültürü ve kalkınma eleştirileri ve genel olarak yaptığı endüstriyel uygarlık tanımı olmasaydı, herhalde yeşil uyanış çok daha geç ve başka türlü olurdu. Gerçi Illich’in geliştirdiği (üstelik daha Okulsuz Toplum’da ‘kurumlar yelpazesi’ metaforuyla neredeyse bire bir tanımını yaptığı) endüstriyalizm analizine rağmen, yeşiller arasında bile endüstriyalizm hala fabrika üretimiyle eş anlamlı kullanılabiliyor. Yine de Illich’in getirdiği açılım bütün bir yeşil düşünceye, çok farkında olunmasa da, sinmiştir demek yanlış olmaz. Tabii bu durum Illich’in bir yeşil ya da ekolojist olduğu anlamına gelmiyor. (Zaten yeşil düşünce üzerine yazılan akademik kitapların çoğunda Illich’den söz bile edilmez, bu alanda da akademik camia için bir hayli görünmezdir). Ekolojik kriz ise, Illich için bir ‘lanet’ gibi sunduğu bu modern uygarlığın kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Illich, dostları ve takipçileri arasında çok sayıda yeşil bulunsa ve Batı Avrupa ve ABD yeşil partilerinin kuruluş dönemindeki isimler üzerinde büyük etkisi olsa da (öte yandan yeni kuşaktan yeşillerin Illich’i tanıdığına bile emin değilim), hem Hans Jonas’ın “sorumluluk” felsefesini, hem de yeşillerin ‘araçsalcılığını’ ve ‘çevreye karşı sorumluluk duyma’ propogandasını, dünyayı teknolojik yıkıma uğratmak için üretilen yeni bir bahane olarak kıyasıya eleştirmiştir.
Neticede Illich, herhangi bir ekol, düşünce akımı ya da politik harekete sığmaz. Yirminci yüzyılın en özgün düşünürlerinden biri olarak, yaşadığı dönemin ana eleştirel düşünce akımlarının çoğuyla ya ilgisiz, ya da çatışma içindedir. Akademik formasyon itibariyle ilahiyatçı, tarihçi, felsefeci, hatta doğabilimci olarak tanımlandığı görülür. Ama bu disiplinlerin hiçbirinde literatüre girecek işleri yoktur. CIDOC’un kapanmasının ardından ABD ve Almanya’da çeşitli üniversitelerde (en çok da Berkeley, Penn State ve Bremen Üniversiteleri’nde) düzenli olarak ders vermiştir. Ama öğretim üyeliği tekliflerini kabul etmemiş, Porto Riko’da rektör yardımcılığı yaptığı dört yıl dışında üniversite içinde yer almamıştır. Belki de akademik yazında bu yüzden gerektiği kadar farkedilmez.
Ivan Illich’in düşüncesini tek bir başlık altında toplamak ne kadar imkansızsa, tek bir yönünü ele alarak anlamlı bir özet yapabilmek de o kadar zordur. Illich’in geniş araştırmalara ve çok sayıda kaynağa dayanan, yeni ve keskin sorular soran, ama genellikle çok büyük hacim tutmayan, hatta kendisinin ‘risale’ demekten hoşlandığı, küçük boyutlu kitapları çoğunluktadır. Ele aldığı konuları değil bitirmek, sorduğu sorulara bütünlüklü cevaplar getirmekle bile pek ilgilenmez. Sık sık yeni alanlara kayar, aynı gerçekliğe başka yönlerden bakar, tarihe bir de öbür taraftan eğilir. Bu yüzden de, mesela Okulsuz Toplum’un ardından, ‘okullar olmayınca, peki ne olacak’ sorusunun cevabını vermek, eğitim reformuyla ve alternatif eğitimle uğraşanların tartışmalarını uzun yıllar işgal etmiştir. Illich ise bir süre sonra artık okulların ortadan kalkmasıyla değil, eğitimin toplumsal yaşam üzerindeki yıkıcı etkisiyle ilgilendiğini söyleyerek bu yoğun tartışmaları kendi seyrine bırakmıştır.
Aynı şekilde Illich’in yapıtının bütününü kapladığı söylenebilecek ‘kıtlık’ kavramı çevresindeki tartışmalar da, politik bir dile tercüme edilmeye kalkıldığında son derece radikal bir noktaya sürüklenir. Ekonominin tanımındaki ‘kaynakların sınırlı, ihiyaçların sınırsız olduğu’ formülü, kıtlık durumunu doğurmuştur. Yani ekonomik düzen içinde meta haline getirilen her şey (ama sadece insan üretimi olan mallar değil, su gibi sınırsız olması gereken doğal maddeler de), yine ekonominin kuralları gereği giderek daha fazla kişi tarafından ‘ihtiyaç duyulan’, bu yüzden de herkese ‘yetmeyen’ mallar haline getirilir ve kıtlaşır. Böylece ekonominin, toplumu kendi diline mahkum etmesi, içinden çıkılamaz bir cendere yaratır. Illich, meselenin daha çok kalkınmayla olan bağına, yani Batı dışı ülkelerin de bu batağa sürüklenişine ağırlık vermiş, ekonominin geçime (subsistence) açtığı savaştan ve Homo Economicus’un nasıl norm haline getirildiğinden söz etmiştir. Shadow Work, Gender gibi kitaplarında derinleştirdiği bu gibi fikirler, en alternatif ve en devrimci politik akımlar için bile kolay algılanır ve programatik bir dile çevrilebilir değildir. Oysa, kapitalizmin bu düzeydeki eleştirisinden geri dönme şansımız olduğunu, hele aynı batağa giderek daha fazla saplanırken, söylemek zordur.
Bütün bu ipuçları Ivan Illich’in neden giderek unutulduğu sorusuna cevap vermemizi sağlıyor mu? Ben, söylediklerimden bir sonuç çıkarmak yerine soruyu ve üretmeye çalıştığım ipuçlarını açık bırakmayı tercih ediyorum. Belki bu soruyu sormak bile, Illich’e yeniden dönüp bakmamıza vesile olabilir. Hem, böylesi belki de radikal ve rahatsız edici sorular sormayı seven Illich’i anmak için de daha uygun bir yoldur.
Illich’in çok sevdiğim ve sık sık tekrarlamaktan (Illich ile ilgili yazdıklarımı da bununla bitirmekten) hoşlandığım bir final diyaloğunda olduğu gibi...
David Cayley’in kendisiyle yaptığı uzun bir söyleşinin en son sorusuna verdiği karşılık bu[10]: “Başka bir sorum yok” diyor, Cayley, “Sizin vermek istediğiniz başka bir cevap var mı?”. “Teşekkür ederim” diyor Illich, “Umarım kimse bu söylediklerimi cevap olarak almaz”.

[1] Erich Fromm, Introduction. (içinde): Ivan Illich, Celebration of Awareness. Calder & Boyars, Great Britain: 1971
[2] Neil Postman, My Ivan Illich Problem. (içinde): Ivan Illich, et al. After Deschooling, What? Harper & Row, New York: 1973
[3] Ivan Illich, I Too Have Decided to Keep Silent. (içinde): In the Mirror of the Past, Lectures and Addresses 1978-1990., Marion Boyars, New York, 1992
[4] Pieter Tijmes, Ivan Illich’s Break with the Past. (içinde): The Challenges of Ivan Illich, State University of New York Press, New York: 2002
[5] Aaron Falbel, The Mess We’re In: How Ivan Illich Revealed to Me That the American Dream Is Actually a Nightmare. (içinde): The Challenges of Ivan Illich, State University of New York Press, New York: 2002
[6] David Cayley, Ivan Illich in Conversation. Anansi Press, Ontario: 1992
[7] Carl Mitcham, The Challenges of This Collection. (içinde): The Challenges of Ivan Illich, State University of New York Press, New York: 2002
[8] İncil’de, dövülen bir Yahudi’ye diğer Yahudilerin değil, bir Filistinlinin yardım etmesini anlatan mesel.
[9] Latince bir özdeyiş, corruptio optimi que est pessima. En iyinin yozlaşması en kötüsüdür anlamına gelir. İlk kez Aristo’nun andığı bu deyiş, Shakespeare’nin bir sonesinde de yer alır. Illich, deyişi kurumsallaşmanın nasıl yozlaşmayla sonuçlandığını kiliseden yola çıkarak anlatırken sıklıkla kullanır.
[10] David Cayley, The Rivers North of the Future: The Tastement of Ivan Illich. Anansi Press, Toronto, 2005.

2 yorum:

Winslow dedi ki...

I wish I could read Turkish. You might be interested, I have been writing about Ivan Illich here:

http://backpalm.blogspot.com

Winslow, in California

Winslow dedi ki...

Hello from California,

I wish I could read your article about Ivan Illich, but I don't read Turkish!
It might interest you, I have been writing about Illich here:

http://backpalm.blogspot.com

Winslow