01 Haziran 1999

Savaş insanı vuruyor!


Bu yazı Hekim Forumu'nun Mayıs- Haziran 1999 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Dr. Ümit Şahin

Kosova’da yaşananlar bizi bir kez daha savaş üzerine düşünmeye zorluyor. Soğuk savaş döneminin kapanmasının üzerinden geçen yaklaşık 10 yıl, dünyaya barış getirmedi. Ancak savaşın önce nedenleri ve içeriği, sonra da şekli değişmeye başladı. Artık dünya savaşlarının ya da Arap-İsrail savaşları ve İran-Irak savaşı gibi geç örneklerde görülen devletler arası sınır savaşlarının yerini, etnik temele dayalı iç ya da sınırlı dış çatışmalar, son dönemde de “uluslararası toplum”un “hava operasyonları” almış gibi görünüyor. Bu son kategorinin en son örneği şu sıralar Yugoslavya’da yaşanıyor ve adına istendiği kadar savaş denmesin, bu bir savaş. Ve aslında iddia edildiği gibi hava savunma sistemlerini, askeri hedefleri, stratejik tesisleri ya da radar istasyonlarını değil, savaş bizzat insanı ve insanlığı vuruyor.

Miloseviç rejiminin önce Bosna’da, şimdi de Kosova’da sahneye koyduğu soykırım amaçlı savaş bir yanda, NATO’nun operasyon adı altında yürüttüğü ağır ve bir ülkeyi bütünüyle tahrip etmeye yönelmiş savaş öbür yanda duruyor. Birinden birini seçmeniz gerekir mi?Eğer insanın yanında durmanız gerekiyorsa, hayır. Çünkü savaş insanı vuruyor, faili kim olursa olsun savaşın asıl kurbanları başta kadınlar, yaşlılar ve çocuklar olmak üzere tüm insanlar oluyor. Ölümlerin yanısıra milyonlarca insanın göçe zorlandığı, yabancı ülkelerde mülteci statüsünde yaşamak zorunda bırakıldığı, ülkelerinde kalan insanların da başta beslenme ve sağlık hizmetleri olmak üzere tüm insani gereksinimlerini karşılamaktan uzak şartlarla başbaşa kaldıklarını unutmamak gerekiyor.

Mülteciler, yani zorunlu göç kurbanları, sağlık hizmetlerine ulaşma, yeterli beslenme ve gelecek güvencesi açısından çok yetersiz koşullar altında bulunuyorlar. Mülteci kamplarında yetersiz sanitizasyon, temiz su bulunmaması gibi temel sorunlar nedeniyle bulaşıcı hastalıklar görülüyor, sağlık açısından risk altındaki insanlara ve yaralılara düzenli bir sağlık hizmeti sunulması için yeterli olanaklar sağlanamaması her türlü sağlık sorununu ağırlaştırıyor.

Zorunlu göçün en son kurbanları Kosovalılar. Mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılan Kosovalı Arnavutlar bir yanda, ülkelerinde kalan insanlar da aylardır büyük yokluklar ve baskılar altında yaşıyorlar. Kosovalı Arnavut hekimlerin bildirdiğine göre, kırsal kesimde değil doktor ve ilaç, yiyecek bulmak bile artık mümkün değil. Üstelik NATO saldırısı başlamadan önceki dönemden beri hastanelerde görevli Arnavutlar işten çıkartılmış, Sırp yetkililer Arnavut hastalara bakılmasını engelliyorlar. PHR(İnsan Hakları İçin Hekimler Örgütü)Arnavut hekimlerin de sürekli taciz edildiğini, en az üç hekimin işkenceyle öldürüldüğünü bildiriyor. Şu anda şehirlerde hem sokağa çıkmak tehlikeli olduğu, hem de hastaneler Arnavutlara kapalı olduğundan, insanlar hiçbir şekilde sağlık hizmeti alma şansına sahip değiller.

Balkanların bir türlü dinmeyen etnik kargaşası bizi de farkında olmasak da içine almış durumda:Türk jetleri bombardımana katılıyor, Türkiye’deki üsler NATO uçaklarına tahsis ediliyor, yani biz de resmen savaş halindeki bir ülkede yaşıyoruz. Bu savaş ve savaş öncesi sürdürülen sistemli soykırım bir yandan Kosovalı Arnavutların ülkelerinden sürülmelerine ve kalanların da belirsizlik içinde yaşamasına neden olurken, Yugoslavya’ya yönelik bombardımanlar da, yerleşim yerlerini, hatta hastane ve hapisaneleri vuruyor, bir bilgisayar oyunu gibi askeri tesis olduğu “sanılan”hedeflere gönderilen füzelerle 99 model bir kanlı oyun tüm dünyada insancıl savaş (!)olarak yutturulmaya çalışılıyor. Bu arada bombalanan kimyasal tesisler, fabrikalar ve petrol rafinerileri büyük bir ekolojik felaketin sinyallerini de yollamaya başlamış bulunuyor.

Mülteciler

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde (1951) mülteci “Irkı, dini, milliyeti veya belirli bir gruba mensubiyeti ya da siyasal görüşü nedeniyle zulme uğrayacağı yolunda haklı bir korku taşıyan ve vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve o ülkenin korumasından yararlanamayan ya da aynı korku yüzünden yararlanmak istemeyen kişi” olarak tanımlanıyor. Afrika Birliği Örgütü’nün tanımı ise (1969) daha yalın:“Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.”

Bu tanımlardan yola çıkılarak dünyada kaç kişinin mülteci olarak yaşamak zorunda olduğunu hesaplamak çok kolay değil. Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında verdiği sayılara göre zorunlu göç kurbanı kişi sayısının tüm dünyada 50 milyonu aştığı sanılıyor. Bunlardan 22 milyonu Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin koruması altında bulunuyor.

Mültecilerin dünyada en yaygın olarak bulundukları yerler arasında Filistin (şu anda 3.2 milyon Filistinli hâlâ mülteci olarak yaşıyor), Cezayir (çoğu Batı Sahara’dan), Meksika (çoğu Guetamala’dan), Fildişi Sahili, Gine, Zaire, Uganda, İran ve Pakistan (Afganistan’dan gelen 1 milyon kişi Pakistan’da, Irak ve Afganistan’dan gelen yaklaşık 2 milyon kişi ise İran’da yaşıyor), Nepal, Tayland, Hindistan, Etiyopya ve Sudan sayılıyor. Görüldüğü gibi mültecilerin en yoğun olarak yaşadığı ülkelerin hepsi de yoksul ülkeler. Son zamanların en büyük mülteci akını 1994 yılında Ruanda’da yaşanmış ve 1.5 ay içinde 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan büyük katliamın ardından yaklaşık 1.750.000 kişi Zaire, Tanzanya ve Burundi’ye sığınmıştı. Körfez Savaşı sırasında ise geçici ya da kalıcı olarak yer değiştiren kişi sayısının 5.5 milyon civarında olduğu sanılıyor.

Kosova’da yaşanmakta olan savaş ise 19 Mayıs 1999 itibariyle yaklaşık 750.000 kişiyi mülteci durumuna düşürdü, bunun yaklaşık 16.000’i Türkiye’de bulunuyor.

Türkiye’de ayrıca ağırlıklı olarak Irak, İran, Somali gibi ülkelerden gelen çok sayıda mülteci bulunuyor. Ancak Türkiye yasaları, bu gibi ülkelerden gelen sığınmacıları ancak geçici statüde kabul ediyor. Bu kişiler çalışma izninden yoksun ve çok küçük bir yardımla zor şartlar altında yaşamaya çalışıyorlar. Türkiye’ye bazı dönemlerde yoğun mülteci akınları da olmuştu (örneğin Bulgaristan’dan gelen Türkler ve Irak’tan gelen Kürtler).

Kendi ülkesi içinde zorunlu göçe zorlanan yani mülteci sayılamayacak zorunlu göç kurbanı kişilerin sayısı ise 30 milyon olarak kabul ediliyor. Dünyada zorunlu iç göçün en çok yaşandığı ülkeler ise Bosna, Türkiye, Liberya, Sierra Leone, Kolombiya, Angola, Burundi, Azerbeycan, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka, Irak ve Sudan. Türkiye’de sayısı tartışılmakla birlikte çok sayıda zorunlu iç göç mağduru olduğunu biliyoruz.

Hayır De!

Savaşın dört dörtlük bir portresini çizmek kolay değil. Savaşın asıl nedeni olan tüm egemenlik ilişkilerini, devletlerarası hesaplaşmaları, sistemin, başta da silah endüstrisinin küresel çıkarlarını düşünmeden savaşın suretini yansıtamayız aynamıza. Öte yandan Kosova örneğinde olduğu gibi yakılıp yıkılan köyler, bir halkın planlı şekilde yok edilmesi, totaliter bir rejimin kanlı yüzü olarak karşımıza çıkar.

Son 8 yılın Irak deneyimi, bize çok acı bir şekilde bir kez daha devletler arasındaki savaşın nasıl insanların yaşamını, sağlığını ve geleceğini yok ettiğini gösterdi. Tüm bu deneyimlerin karşısına koyabileceğimiz tek gücümüz, insan yaşamının üstünde hiçbir değeri kabul etmeme ve hayır deme gücü olabilir ancak. Nazi ordusunda savaşa gönderildikten sonra ülkesine dönen ve 1947’deki ölümüne kadar savaşın karşısındaki en güzel satırları yazan Wolfgang Borchert’i okumak için bugünden uygun zaman olabilir mi?

“Sen. Makinanın başındaki adan ve atölyedeki adam. Sana yarın su boruları ve tencereler yerine çelik kasklar ve makinalı tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Laboratuvardaki bilimadamı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Hasta yatağı başında duran doktor. Sana yarın savaşacak erkeklere sağlam raporu vermeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Odasında oturan ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!”

Hiç yorum yok: