05 Haziran 2006

Kader Birliği

Bu yazı 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle
3 Haziran 2006 Cumartesi tarihli Biamag'da yayımlanmıştır.


http://www.bianet.org/2006/06/02/79888.htm

Ümit Şahin*
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesini Bursa’nın Keles ilçesine, onları da İstanbul’un çok yakınında bulunan Gebze Dilovası’na bağlayan ortak bir yan var. Bir anlamda kader birliği de denebilir buna; yani her üç yerde de yaşayan insanların sağlık ve geleceğinin “çevresel” diye adlandırılan bir baskı veya tehdit altında olmasına. Bu listeye kolaylıkla Muğla’nın Yatağan ilçesini, yine Kahramanmaraş’a bağlı Afşin ve Elbistan’ı, İskenderun körfezi çevresindeki il ve ilçeleri, Sinop’u, Mersin’in Büyükeceli köyünü, İzmir’e bağlı Aliağa ve Bergama’yı, Artvin Yusufeli’yi, Tunceli’yi ve pek çok başka yeri ekleyebilirsiniz. Birbirine benzemez görünen sorunlarla karşı karşıya bulunan bu yerlerde yaşayanlar, buralarda bir geleceklerinin olduğuna emin olmamaları anlamında da bir kader birliği içindedirler.

Tuvalu, Büyük Okyanus’un güneyinde, dokuz adadan oluşan bir cumhuriyet. Vatikan’ı saymazsak dünyanın en küçük ülkesi olan Tuvalu’nun yüzölçümü sadece 26 kilometrekare ve ülkede 12.000 kişi yaşıyor. Bu küçük ülkeyi çok uzaklarda, Hint okyanusunun ortalarındaki Maldiv adalarıyla yakınlaştıran bir şey var. 300 kilometrekare yüzölçümü ve 26 adasıyla 330.000 nüfuslu Maldivler Cumhuriyeti de uzak “komşusu” Tuvalu gibi küresel ısınma sonucunda sular altında kalacak ilk ülkeler arasında yer alıyor. Bu iki küçük ülkenin de “gelecekleriyle” ilgili bir kader birliği içinde oldukları söylenebilir.

Küresel ısınma diye tanımladığımız sorun, en kısa tarifiyle biz insanların daha iyi ve daha kolay yaşamak, daha “uygar” olmak ve elbette türümüzü daha kolay devam ettirebilmek için yaptığımız faaliyetlerde son 100-150 yıldır giderek daha fazla kullandığımız fosil yakıtların yanması sonucu atmosfere bırakılan karbondioksitin, dünyanın sıcaklığını giderek artırması anlamına geliyor. Küresel ısınma elbette bu cümleye sığamayacak kadar karmaşık bir mekanizma sonucu oluşuyor, ama yaşanan ve “sera etkisini” arttıran bütün diğer etkenler de bu uygarlaşma çabasının sonucu olarak görülebilir. Küresel ısınmanın varlığını kanıtlayan bilim, bize artık daha fazla karbondioksit üretmememiz gerektiğini hatırlatırken, biz eriştiğimiz üretim ve tüketim seviyesini korumaktan ve geliştirmekten vazgeçmeyi düşünür gibi görünmüyoruz.

Sürekli yeni kentler, yeni iş ve alışveriş merkezleri, otoyollar, köprüler ve limanlar kurmak için ihtiyaç duyulan çimentoyu üretecek bir fabrika da Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine kurulmak isteniyor. Bu fabrika herşeyden önce bir sulu tarım ambarı olan Pazarcık-Narlı ovasının sonunun gelmesi, öte yandan da bölgede yaşayan onbinlerce insanın zehir soluması anlamına gelecek. Çimento fabrikaları son derecede kirletici baca gazlarıyla çevreyi yaşanmaz hale getirdiği gibi, çok büyük miktarda fosil yakıt yakarak sera etkisini ve küresel ısınmayı da artırıyor.

Enerji açığı gerekçe gösterilerek Bursa’nın Keles ilçesine yapılacağı açıklanan termik santral da aynı ikili etkiden sorumlu olacak. Bir yandan bacasından çıkan partiküller ve kükürt gazıyla Uludağ eteklerindeki bu küçük ve güzel ilçenin kiraz bahçelerini yok edecek, insanların yüzyıllardır sürdürdükleri yaşam biçimini ortadan kaldıracak, bir yandan da Türkiye’nin atmosfere eklediği karbondioksit miktarını ve küresel ısınmayı biraz daha artıracak. Tıpkı senelerdir Yatağan’da, Afşin ve Elbistan’da, İskenderun’da ve termik santral kurulu diğer yerlede olduğu gibi.

Gebze’nin Dilovası beldesi başka bir tür simge. Türkiye’nin bu en kirli beldesinde, bölgeye yığılmış ve tamamen denetimsiz çalışmaya devam eden sanayi tesisleri havayı, suyu ve toprağı kirletmeye, beldeyi kanserden ölümlerin rekor kırdığı bir yer haline getirmeye devam ediyor. Aliağa, İskenderun, Çorlu, İzmit ve Türkiye’nin diğer büyük sanayi bölgeleri için de benzer şeyler söylenebilir.

AKP hükümeti geçmişteki hükümetler gibi enerji sorununu daha fazla enerji üretme çabası, gelişmeyi de ne olursa olsun daha fazla bina, daha geniş yol ve daha büyük ve kirletici sanayi olarak görmeye devam ediyor. Aynı mantıkla Türkiye, küresel ısınmayı artıracak da olsa daha fazla karbondioksit üretme hakkını savunmaya devam ediyor; bunu gelişmesinin, insanların daha iyi yaşamasının ön koşulu sayarak. Ama aynı gelişme çabası giderek daha fazla bölgede, daha çok sayıda insanın kiraz bahçelerine, çocuklarının sağlığına ve kendi topraklarında yaşama haklarına kastediyor. Burada bir çelişki olsa gerek.

Tuvalu Cumhuriyeti ve Maldivler, başka okyanuslarda ve birbirlerinden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan bu iki küçük ada devleti, geçtiğimiz Mart ayında diplomatik ilişki kurmaya karar verdiler. Tuvalu’yu oluşturan 9 adadan biri geçtiğimiz aylarda sular altında kaldı. Denizden yüksekliği ortalama 2 metre olan bu küçük ülke, önümüzdeki birkaç yıl içinde tamamen küresel ısınma nedeniyle yükselen suların altında kalacak; insanlar şimdiden ülkelerinden göç etmeye başladılar bile. Aynı gelecek, geçtiğimiz sene sonunda Hint Okyanusu’nda yaşanan deprem sonucu meydana gelen Tsunami nedeniyle büyük yıkım yaşayan Maldivleri de bekliyor. Bu iki ülke, kendilerini bekleyen bu karanlık geleceğe karşı mücadele etmek için işbirliği yapıyorlar.

Türkiye, bir yandan sadece bu küçük ada ülkelerini ortadan kaldırmakla kalmayacak, aynı zamanda çok uzak bir gelecekte değil, sadece birkaç on yıl içinde ülkemizi de daha sıcak ve kurak, seller ve diğer iklim felaketleriyle boğuşan, susuz ve verimsiz bir toprak parçasına dönüştürecek olan küresel ısınma gerçeğini ve bundaki kendi payını inkar etmeye devam ediyor. Bu inkar, sadece ne gibi yatırımlar yapıldığını, ülkenin enerji, ulaşım ve sanayi poltikalarını değil, nasıl bir gelecek tasarladığımızı da biçimlendiriyor. Bu gelecekte Pazarcık, Bergama, Eşme köylüleri tarım alanlarını, Kelesliler kiraz bahçelerini, Aliağa, Dilovası ve Yatağan’da yaşayanlar temiz hava soluma haklarını ve sağlıklarını, Munzur ve Çoruh vadisinde yaşayanlar topraklarını kaybediyorlar. Daha çok tükettiği için daha gelişmiş görünen, ama daha fazla kirleten ve kendi geleceğini daha fazla karartan bir ülkeye dönüşüyoruz.

Bütün bu yörelerde yaşayanlar giderek daha kritik hale gelen bir seçimle karşı karşıyalar. Geleceklerinden mi vazgeçecekler, yoksa Tuvaluluları ve Maldivlileri mi izleyecekler? Aslında Türkiye’de yaşayan herkes eninde sonunda bu soruyu sormak zorunda kalacak. Ekoloji mücadelesi tek başına verilemiyor.

Dünya çevre gününüz kutlu olsun.

* Yeşiller İklim Değişikliği ve Küresel Ekoloji Koordinatörü

Hiç yorum yok: