22 Ekim 2006

Türkiye Kyoto'yu Neden İmzalamalı?


Bu yazı Birgün gazetesinin 22 Ekim 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Küresel iklim değişikliğinin çözümü için hazırlanan tek bağlayıcı uluslararası anlaşma olan Kyoto Protokolü gündeme geldiğinde, iki karşıt uçtan da bir küçümseme duyuluyor. Başını ABD’nin çektiği Kyoto karşıtları protokolün yanlış bir yöntem olduğunu, küresel ısınmanın ancak ülkelerin tek başlarına uygulayacakları, kendi özel şartlarına uygun ve yeni teknolojilere dayalı yöntemlerle çözülebileceğini söylüyorlar. Aslında bunu da, küresel ısınmanın var olduğunu kabul etmek zorunda kaldıkları son bir iki senedir dile getirmeye başlamış bulunuyorlar, ondan önce iklim değişikliğini veya varsa bile insan kaynaklı olduğunu reddediyorlardı. Radikal ekolojist kanattaki bazıları ise Kyoto’yu hiçbir işe yaramayacak bir kandırmaca olarak görüyor, endüstrileşmiş ülkelerin zaman kazanmak ve göz boyamak için uydurdukları bir anlaşma olduğundan dem vurarak Kyoto’ya dayalı çözümleri “teslimiyetçilik” olarak adlandırıyorlar.
Bu yıl Küresel Eylem Grubu’nun organize ettiği 4 Kasım küresel ısınma eylem gününün ana sloganı “Küresel Isınmayı Durdurun, Türkiye Kyoto’yu İmzala!”. Neden Kyoto’ya vurgu yapmak hala önemli? Neden Türkiye de Kyoto’yu imzalamalı? Bu sorulara yanıt verebilmek için önce Kyoto anlaşmasını yerli yerine oturtmak gerekiyor.
Ekolojik krizin iyice belirgin hale gelmesiyle uluslararası çevre anlaşmalarının doğuşu aynı zamanlara, 1970’lerin ilk yıllarına rastlıyor. 1972 Stockholm Bildirgesi ile başlayan ve 1992 Rio zirvesinde en üst düzeye taşınan bu anlayış, başarılı örneklerinden birini Montreal Protokolü ile vermiş ve ozon tabakasına zarar veren gazların yasaklanması bu yöntemle sağlanmıştı. Kyoto Protokolü de bu 35 yıllık sürecin ürünlerinden biri olarak dünya ülkelerinin Rio zirvesinden iki yıl önce başlayan bir müzakere sürecini önce ilkesel bir sözleşmeye, 1997’de ise somut hedeflere dönüştürmeleriyle ortaya çıktı.
Kyoto Protokolü’nün koyduğu hedefler son derece yetersizdi. Bugün bilim çevrelerinin atmosferdeki sera gazlarının ve sıcaklığın artış hızını modellemelerine esas alarak yaptıkları çalışmalara göre, küresel ısınmanın gerçekten durdurulabilmesi için 2050 yılına kadar küresel düzeyde %80’i aşan bir emisyon sınırlaması gerektiği kabul görüyor. Daha kısa vadede bu sınırlamaların 2030’a kadar %60 civarında olması gerektiği söyleniyor. Oysa Kyoto’nun koyduğu hedef, sera gazı emisyonlarının 2008-2012 yılları arasında 1990 düzeyine göre ortalama %5,2, en fazla yükümlülük altına giren AB ülkeleri için bile sadece %8 azaltılması. Kyoto sürecinde özellikle ABD’nin yaptığı muhalefet, hedeflerin küçük tutulmasında rol oynamış, ABD uzun pazarlıklar sonunda varılan bu yetersiz hedefe uymayı bile reddetmişti. Kyoto’yu ciddiye alan ve yürülüğe koyan ülkelerin çoğunda bile bu yetersiz hedeflere varmak için çok ciddi bir çaba görünmüyor.
Türkiye’nin tutumu ise baştan beri tam anlamıyla “mızıkçılıktan” başka bir şey değil. 1992 iklim değişikliği sözleşmesinde OECD ülkesi olduğu için öncelikli taraflar arasında sayılan Türkiye, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli yasaları hazırlamak yerine yükümlülük listesinden çıkmak için kulis yapmayı tercih etti. Yıllarca uğraştıktan sonra sözleşme eklerinden birinden çıkıp kendi özel şartlarını kısmen de olsa kabul ettirmeyi başaran ülkemiz, sözleşmeyi 12 yıl ayak sürüdükten sonra, 2004’te Meclis’ten geçirdi, diğer ülkelerin yıllardır yaptıkları envanter çalışmasının ilkini de ancak bu yıl yayımlayabildi. Kyoto Protokolü’nün ise tartışmalarına bile katılmayan Türkiye, her zaman petrol, doğalgaz ve kömüre dayalı ekonomik büyüme hakkını, yani küresel ısınmayı arttırma hakkını savunmayı tercih etti.
Peki bütün bunlar ne demek? Emisyon azaltmak ne demek, “bizim özel şartlarımız var” demeyi sürdürmek neye yol açıyor?
Karbondioksit emisyonlarını azaltmanın bütün ülkelere bu kadar zor gelmesinin nedeni aslında çok açık. Karbondioksit çıkaran işlemlerden vazgeçmek, ya da bunları azaltmak demek, kömürle çalışan termik santralleri kapatmak demek, doğalgaz bağımlılığını azaltmak demek, benzin ve mazotu adeta içen motorlu taşıt trafiğini sınırlamak, otomotiv endüstrisini küçültmek ya da ciddi değişikliklere zorlamak, uçakla yapılan yolculuklardaki hızlı büyümeyi durdurmak, karbon emen ormanların sınırsız bir kaynak olarak görülmesinden ve yokedilmesinden vazgeçmek demek. Bütün bunlar, enerji yoğun endüstrilere ve aşırı tüketime dayalı kapitalist ekonomiler ve iplikten yumurtaya herşeyin binlerce kilometrelik mesafelerde kıtalararası ticaretine dayanan küreselleşme için kriz demek.
Peki Türkiye iklim değişikliği sözleşmesini onaylamaktan ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmaktan kaçtığı 90’lı yıllar boyunca ne yaptı? Çevresinde yaşayan insanların astım ve kalp hastası olmasına neden olan ve doğayı yok eden Yatağan, Gökova gibi kömürlü termik santrallara Sugözü, Çan gibi yenilerini ekledi. Hala da yeni termik santraller açmaya, onlarca yenisini planlamaya devam ediyor. Türkiye bu yıllar boyunca doğalgaz bağımlılığını sınırsızca arttırdı, bugün enerji ihtiyacının yarısını karşılamak için Rus doğalgazına bağımlı durumda. Türkiye bu yıllar içinde yeni otoyollar, köprüler, yeni havaalanları yaparak ulaşımda tamamen otomobil, otobüs ve uçağa, yük taşımacılığında ise kamyonlara bağımlı hale geldi. Deniz ve demiryollarını yok saydı, petrole iyice bağımlı hale geldi. Yerel tarımsal üretimi, çeşitliliği, küçük işletmeleri ve el sanatlarını yok ederek, sınırlarını küresel ticarete ölçüsüzce açtı.
Kyoto, yetersiz bir anlaşma, bunu söylemeden söze başlayan hiç kimse yok dünyada, ama en azından bir sembol. Kyoto’yu imzaladığınız ve kendinizi belirli bir emisyon sınırlama yükümlülüğüne soktuğunuz zaman ekolojik bir devrim yapmış olmuyorsunuz, ama en azından “evet, iklim değişikliği var, üstelik insan kaynaklı ve ben de ülke olarak bundaki payımı kabul ediyor ve iklim değişikliğinin durdurulması için üzerime düşeni yapmaya, hatta bunun için bana uluslararası yaptırımlar uygulanmasına bile hazırım” demiş oluyorsunuz. Öyle olmasaydı, ABD hükümeti Kyoto’ya bu kadar direnir miydi, fazla bir yükümlülük altına girmeyecek olan Rusya bile bu kadar uzun bir pazarlık sürecini zorlar mıydı?
Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü yürürlüğe girmesine henüz iki yıl varken bir an önce imzalaması gerekiyor. Bu Türkiye’nin karbon emisyonlarını hızla arttıran, iklim değişikliğinde pay sahibi ilk 20 ülke arasına hızla yükselen bir ülke olarak görevi. Eğer Türkiye yanlış tanımlanmış ulusal çıkarları uğruna direnmeye devam ederse, bu bize daha fazla kirletici termik santral, daha fazla pahalı doğal gaz anlaşması, daha fazla otomobil ve petrol bağımlılığı olarak geri dönecek. Kyoto’yu imzalamış bir Türkiye yeni termik santrallar yerine rüzgar ve güneş potansiyelini kullanmaya başlamak zorunda kalacaktır. Demiryollarını ve deniz taşımacılığını geliştirmek, ormanlarını korumak ve güçlendirmek, yerel ekonomiye ağırlık vermek zorunda kalacaktır. Karbon emisyonları kağıt üzerinde inmez, ancak politika değişikliğiyle iner.
Türkiye kirli, pahalı ve bağımlılık yaratıcı fosil yakıt ekonomisinden çıkmak, yenilenebilir kaynaklara dayalı, tarımsal üretime ve yerele ağırlık veren bir ekonomiye geçmek zorunda. Bunun için önce Türkiye’nin Kyoto’yu imzalamasını istemek yeterince gerçekçi bir başlangıç.

Hiç yorum yok: