09 Ekim 2006

Türkiye Ekolojik Sıçramayı Başarabilir


Bu yazı Birgün gazetesinin 9 Ekim 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Top oynarken komşunun camını kırdığınızda “Ben bişey yapmadım, topa hep öbür çocuklar vurmuştu” diyenlerden miydiniz? Türkiye küresel ısınma konusunda sorumluluktan kaçma yarışında diğer bazı “gelişmekte olan” ülkelerle birlikte bu rolü oynamayı sürdürüyor. Bir ara Çevre Bakanlığı’nın internet sitesinde “Türkiye geçen on yılda sera gazı emisyonlarında %65 artış sağlamıştır” yazıyordu. Tepkiler üzerine bu cümle kaldırıldı, ama mantık değişmiş değil. Üstelik Türkiye George W. Bush ABD’siyle her konuda yaptığı “startejik ortaklığı” küresel ısınma konusunda da sürdürüyor ve Kyoto Protokolü’nden kaçmaya devam ediyor.
Küresel ısınmaya neden olan sera gazı emisyonlarının dörtte birinden tek başına sorumlu olan ABD’de Bush hükümeti inkar politikasını sürdürüyor. Ne var ki eyaletlerde farklı eğilimler görülmeye başladı. Aralarında Massachusetts ve New York’un da bulunduğu 10 kuzeydoğu eyaletinde ve California’da federal hükümetin eğiliminin tersine ciddi emisyon sınırlamaları yapma kararı verildi. Üstelik inanması zor da olsa, Cumhuriyetçi Schwarzenegger tarafından yönetilen California eyaleti 2050’ye kadar emisyonlarını %80 azaltmayı hedefleyerek sıradışı bir öncülük yapıyor. Yorumcular ABD’de kamuoyunun özellikle geçen yılki Katrina kasırgasından sonra küresel ısınma konusunda duyarlığının arttığını, Al Gore’un yaptığı “Uygunsuz Gerçek” belgeselinin de halk üzerinde etkili olduğunu söylüyorlar. ABD’deki iyimserlere göre tek engel olarak kalan Bush ve çetesi 2008’de gittikten sonra arkası çorap söküğü gibi gelecek. Tabii bu iyimserler petrol endüstrisinin Bush gittikten sonra çabucak teslim olacağını düşünecek kadar iyimserler.
Üstelik niyet böyle olsa da uygulamanın nasıl olacağı belirsizliğini koruyor. ABD Kyoto’yu imzalamış olsaydı, 1990 rakamlarına göre emisyonlarında %7 azaltma yapması gerekecekti. Oysa 1990’dan bu yana ABD’nin karbondioksit emisyonları en az %15 arttı. 2012’ye kadar yapılması gerekecek olan %20’lik bir indirim enerji ve ulaşım politikalarında, dolayısıyla da yaşam biçiminde dramatik değişiklikler gerektirir. Zaten tartışma artık, yaşam biçimini değiştirelim diyenlerle, teknolojik çözümler bulup yaşam standartlarımızı koruyalım diyenler arasında. Tabii acaba bu tartışmalarla kaybedilecek zaman var mı?
Türkiye’de ise henüz ne hükümet, ne de kamuoyu düzeyinde böyle bir niyetin varlığından sözedilebilir. Türkiye henüz kendi payını küçümseme ve fosil yakıtlara dayalı kalkınma, yani karbondioksit salım hakkını savunma aşamasında. Peki gerçek ne? Türkiye gerçekten karbondioksit üreticileri arasında sözü edilmeyecek bir ülke mi?
Türkiye dünyanın en kalabalık 17. ülkesi. Milli gelir sıralamasında ise 19. sırada yer alıyor. Yani dünyada nüfus ve ekonomik gelir oluşturma açısından da en büyük 20 ülke arasındayız, tabii karbondioksit emisyonu sıramız da buna yakın. Türkiye 2004’te ürettiği 357 milyon ton sera gazı ve yaklaşık %1’lik payla ilk 20 ülkeye yaklaştı. Kişi başına üretimde Türkiye elbette daha alt sıralarda, çünkü asıl bu bir sanayileşme ölçüsü oluşturuyor, ama Türkiye büyük bir ülke ve tüm büyüyen ekonomilerde olduğu gibi karbondioksit ve diğer sera gazlarının üretimi ve payı giderek artıyor. 1990’da 170 milyon ton olan üretimin 14 yılda 357 milyon tona ulaşması bunun bir kanıtı. Tıpkı Çin’in on yıl sonra emisyon sıralamasında ABD’yi geçerek birinci sıraya yerleşmesinin beklenmesi, Hindistan, Brezilya, Endonezya gibi büyük ülkelerin paylarının giderek artması gibi, Türkiye’nin payı ve sorumluluğu da artacak. Üstelik Avrupa Birliği’nin yaklaşık %15’lik payıyla karşılaştırıldığında emisyon düzeyi İspanya ve Polonya’ya yakın olan Türkiye’nin yeri daha göze görünür hale geliyor.
Oysa Türkiye fosil yakıtlara dayalı büyüme stratejisinden vazgeçmiyor. Bunun en önemli göstergesi hükümetin yeni kömürlü termik santral planları. Enerji üretiminin %75’ini zaten fosil yakıtlardan sağlayan Türkiye’de hükümet, geçen yıl 24 yeni termik santral yapımını planlarına koymuştu. Bu yıl da bu yeni termik santralların nerelerde yapılacağı ortaya çıkmaya başladı. Önce Afşin-Elbistan termik santralının yeni ünitesi açıldı. Sonra Bursa’nın Keles, Tekirdağ’ın Saray, Çanakkale’nin Biga, Çankırı’nın Orta, Bolu’nun Göynük ilçelerinde termik santral kurulması, Afşin-Elbistan ve Kütahta Tavşanlı’ya yeni üniteler eklenmesi gündeme geldi. Kömürlü termik santralların çevrelerine verdiği zarar en çok Yatağan’ın senelerdir zehir soluması nedeniyle duyuluyor. Ama gerçekte başta Afşin-Elbistan olmak üzere tüm termik santrallar aynı sorunu yaratıyor. Termik santrallar bir yandan çevre ve insan sağlığına zarar vermeye devam ederken, bir yandan da küresel ısınma yangınının üzerine körükle gidiyor.
Küresel ısınmanın oluşumunda bütün dünya çapında tek başına %3,2’lik paya sahip çimento sanayii de Türkiye’nin önemli karbondioksit üreticilerinden. Türkiye’de 57 çimento fabrikası var ve bunlar da tıpkı termik santrallar gibi hem çevre ve insan sağlığını tehdit ediyor, hem de küresel ısınmayı arttırıyorlar. Üstelik Kahramanmaraş’ta kurulmak istenen iki yeni çimento fabrikası halkın tepkilerine rağmen yapılma yolunda.
Türkiye önce küresel ısınmadaki payını arttırıp, sorumluluktan kaçabildiği kadar kaçmayı, sıkıştığı noktada yine Avrupa’nın baskıyla yükümlülük altına girmeyi planlıyor. Oysa iklim değişikliğine çözüm arayan uzmanlar, bizim gibi ülkelere çok akıllıca bir yol öneriyorlar: Ekolojik sıçrama. Türkiye hazır sanayileşmiş ülkeler kadar ağır bir karbon tuzağına düşmemişken, enerji ve ulaşım politikalarında köklü bir değişiklik yapabilir. Az enerji üretip, az ve verimli kullanmayı başarabilir. Yeni enerji yatırımlarını tamamen rüzgar ve güneşe yapıp, verimliliğin artışı sayesinde eski kömürlü santrallarını birkaç yıl içinde kapatmayı başarabilir. Böylece hem çevre ve halk sağlığı üzerindeki ağır baskı kalkmış, hem de küresel ısınmadaki payımız azalmış olur. Üstelik sonradan karbondioksit emisyonlarımızı azaltmaya çalışmanın bize çok daha pahalıya mal olacağı açık.
Seçenekler aslında son derece basit: Ya Bush’un suç ortağı olmaya devam edeceğiz, ya da ekolojik bir sıçrama yapacağız. Hangisi kulağa daha hoş geliyor?

Hiç yorum yok: