Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları

19 Kasım 2013

SUNUŞ (Ivan Illich - Gölge İş) Endüstriyel kibrin son sınırı: Vernaküler alanın yok edilmesi ve Gölge İş

Bu yazı Yeni İnsan Yayınevi tarafından, dizi editörlüğünü yaptığım Ivan Illich Kitaplığı dizisinin 3. kitabı olarak 2013 yılında yayımlanan "Gölge İş"in Sunuş bölümü olarak yazılmıştır.

Endüstriyel sistem ve sistemin açık veya örtük olarak içerdiği her şey, bugün normal ve kaçınılmaz olarak algılanıyor. Ancak sadece normal ve kaçınılmaz olarak değil, soyut ve evrensel insanlığın tarihsel olarak varmak istediği, neredeyse ereksel bir son olarak da anlaşılıyor. Tabii ki daha ileri götürülebilecek, daha da mükemmeleştirilebilecek, ama asla geri döndürülemeyecek ve vazgeçilemeyecek bir son: tarihin nihai amacı. 

Ekonomik büyümenin ve kalkınmanın hedefi de, toplumların bu yoldaki ‘eksik’lerini gidermelerini ve ‘ideal’e yaklaşmalarını sağlamak. Üstelik endüstriyel sistemin sunduğu ve vaat ettiği her şey modern insan için birer arzu nesnesi haline getirilmiş durumda. Modern endüstriyel toplumda yaşamak neredeyse ‘doğal’ ilan edilimiş. Endüstri öncesi veya endüstriyalizm dışı yaşam biçimleri ilkel, geri, eski, veya olumlandığında bile nostaljik, marjinal veya ütopik, hatta ulaşılması güç ve denenmesi bile biraz ayıp, bir ‘lüks’ olarak görülüyor. Yani kaçış yok...

Bu algı biçiminin her şeyden önce tarih dışı olduğunu görmeye; çizgisel, ilerlemeci tarih anlayışının dışına çıkmaya ihtiyacımız var. Ivan Illich’in yaşamı boyunca yapmaya çalıştığı şeylerden biri, işte tam da budur. Illich, modern zamanların endüstriyel toplumsal ilişkilerinin, üretim araçlarının, tüketim ve yaşam biçimlerinin hangi öncüllerle mümkün kılındığını tarihsel olarak açıklayarak, bu algılayışı ayakları üzerine oturtur. Illich, Gölge İş’de ele aldığı tarihsel hadiseyle ilgili olarak bir yerde “enformel sektörün sömürgeleştirilmesi kibrin son sınırıdır” diyor. Illich Gölge İş’te, işin nasıl olup da ancak ücretli olarak yapıldığında ‘faydalı’ olarak görüldüğünü ve bu değer algısının da geçim ve dayanışmayla ilgili yapılan bütün faaliyetler de dahil olmak üzere, nasıl tarihsel insanlık durumunun büyük kısmını oluşturan, insanın bildik işlerinin piyasalaştırılmasıyla sonuçlandığını kaynaklarına inerek anlatıyor. Bu kitabı oluşturan beş denemenin birbirine eklenerek bize anlattığı şey asıl olarak, endüstriyel kibrin Orta Çağlar’dan bu yana hangi dönüm noktalarında kesinleşerek oluştuğudur. 

Gölge İş, Illich’in (son söyleşileri ve kitaplaşmamış denemeleri sayılmazsa) 20 yılı biraz aşan bir süreye yayılan kitap veriminin dönüm noktalarından birini oluşturur. Kitabı oluşturan bölümlerden bazıları 1979 ve 1980’de çeşitli yerlerde sunulmuş veya bağımsız olarak yayımlanmış , kitap son haliyle 1981’de basılmıştır. 

Bu kitabın en karakteristik yanlarından biri, Illich’in daha sonra ayrı kitaplarda geliştireceği ve daha rafine hale getireceği üç izleğe giriş yapmasıdır. Bunlardan biri olan vernaküler alan, endüstriyel alanın tersi olarak tarif edilir. Vernaküler sözcüğünün Türkçe’ye çevrilmesinin zor olmasının bir nedeni de, kavramın Illich’in kullandığı anlamdaki varlığını yine Illich’e borçlu olmasıdır. Vernaküler de, Illich’in alet çantasında bulunan şenliklilik (conviviality), gölge iş, radikal tekel, karşıt üretkenlik (counter-productivity) ve benzerleri gibi, İngilizce’de ya hiç olmayan, ya da gündelik dilde Illich’in kullandığından başka anlamlara gelen kavramlardan biridir. Illich burada vernaküleri daha sonra Barry Sanders’la birlikte yazacağı ABC: The Alphabetization Of The Popular Mind’da daha detaylı biçimde ele alacağı dil meselesi çerçevesinde açıklamaya girişir. Vernaküler dil, öğretilmiş anadilin zıddıdır. Öğretilmiş dil ise, insanın tıpkı sessiz okuma gibi görece yeni icatlarından biridir.

Biz bugün nasıl otomobilleri bir yerden bir yere gitmenin, ya da hastaneleri sağlıklı olmanın ‘normal’ araçları olarak anlıyorsak, anadil denen şeyin varlığını ve (o dili doğru ve düzgün konuşmanın, okumanın ve yazmanın) ancak bir okulda öğretmenler tarafından öğretilerek öğrenilebileceğini de ‘normal’ kabul ediyoruz. İşte Illich, tarih anlatısında gerçek bir tuhaflık olarak sırıtan bu durumun nasıl olup da olması gereken bir şeymiş gibi kurulduğunu, Kolomb’la aynı dönemde yaşamış ve İspanya Kraliçesi’ne daha önce benzeri görülmemiş bir eserini, yaşayan bir dilin gramer kitabını sunmuş olan Nebrija’nın öyküsüyle açıklıyor. Bu hikayeyi şimdi hatırlamanın Türkiye için ilginç yanlarından biri de herhalde Kürtçe’nin bir anadil olarak kabulü ve ‘okullarda öğretilmesi’ için verilen mücadelenin tam ortasına denk gelmesi. Anadilin öğretilen bir şey haline getirilmesinin ulus devletleşme sürecindeki kurucu rolünü de (en azından bir yan izlek olarak), Gölge İş’te Illich’in her zamanki eleştirel tarihçiliği ve tadına doyulmaz ironisiyle okuyoruz. 

Gölge İş’te Ivan Illich’in en önemli dostlarından biri olan Ortaçağ filozofu Hugh of St.  Victor da ilk kez karşımıza çıkıyor. Daha sonra 1991 tarihli son kitabı In the Vineyard of the Text’te, St. Victor’lu Büyük Üstad Hugh’un yazdığı, geç Orta Çağlar’ın değişmez ders kitabı Didascalion üzerine bir şerh kaleme alan Illich, burada Hugh’u bizlere eleştirel teknoloji felsefesinin kurucusu olarak sunuyor. Felsefeyi bilim anlamında kullanan, mekanik bilimleri de felsefeye dahil eden St. Victor’lu Hugh (ya da Hugo), neden unutuldu? Illich bu sorunun da cevabını arıyor. Çünkü teknoloji sözcüğünün eleştirel bir inceleme anlamını yitirip, teknikle eş anlamlı olarak, hatta düpedüz alet edevat anlamında kullanılması, endüstriyel sistemi kaçınılmaz kılan gelişmelerden biridir. Ivan Illich’i Şenlikli Toplum’dan bu yana bir teknoloji eleştirmeni olarak okuyanlara, burada çizdiği tarihsel açıklama faydalı bir çerçeve sunuyor. Illich bu kitapta Nebrija’nın kibriyle, Hugh’un eleştirelliğini, endüstriyel kibirle, vernaküler haikikilik arasında kurduğu ayrımı su içer gibi anlamamızı sağlayan bir karşıtlık olarak sunuyor. 

Toplumsal cinsiyet meselesi de, Illich’in Gölge İş’te karşımıza çıkan izleklerden biridir. Kadının eve kapatılması, modernleşmeyi ve endüstriyalizmi mümkün kılan olgulardan biriydi. Kadın geçimlik alanda sahip olduğu ekonomik eşitliği kaybederken, ücretli emeğin yeniden üretimini sağlamak için eve kapatıldı ve erkeğin ev dışındaki ekonomik faaliyetlerine mahkum kılındı. Illich bu kapatılma sürecini, kapitalizmi mümkün kılan müştereklerin çitlenmesiyle aynı tarihsel çizgide yer alan aşamalardan biri olarak tasvir ediyor. Bugün kapitalizmden özgürleşme mücadelesi, Gezi direnişinin de gösterdiği gibi, bir yanıyla müştereklerimize sahip çıkma mücadelesidir. Çitlenen alanlar, artık meralarla sınırlı değildir. Yaşamın sürdüğü her alan çitlenerek, kapatılarak, piyasalaştırılıyor ve piyasanın dışında hareket imkanı neredeyde bütünüyle yok ediliyor. Ortak kullanıma açık, paranın geçmediği, alışverişin değil dayanışmanın kural olduğu alanlar istisna haline geliyor. Kadının eve kapatılması işte bu sürecin başarıya ulaşmasını sağlayan dönüm noktaları arasındadır. Dolayısıyla kadının özgürleşmesi de kadının emek piyasasında erkekle eşit kılınmasıyla değil, müştereklere sahip çıkma (ya da geri alma) mücadelesiyle mümkün olabilir. Ivan llich’in Gölge İş’ten hemen sonra yayınladığı Gender’da daha da derinleştirdiği bu konu, kitabın önemli temalarından biridir. 

Ivan Illich, David Cayley’in kendisiyle CBC radyo kanalı için yaptığı söyleşilerden oluşan “Ivan Illich in Conversation” da Gölge İş’te ne yapmaya çalıştığını şöyle açıklar:

“İnsanlar her zaman emek verdiler, çalıştılar, terlediler, zahmet çektiler, ama hoş olmayan faaliyetleri ancak ücret alarak yaptıklarında saygınlıklarını koruyabilecekleri düşüncesi yaklaşık 150 yıl önce kabul edilmeye başlandı ve Batı toplumlarında 120 yıl önce oldukça yaygın hale geldi. İşin ücretli çalışanlarca bir maaş karşılığında yapılmasının üretken olduğu düşüncesi yaygınlaştı. Diğer her türlü iş, yeniden üretim, ya da yapan kişinin sömürülmesi anlamına geldi. On dokuzuncu yüzyıl boyunca bu fikir, dışarıda ücretli işe mecbur bırakılan yoksul erkeklerle, evsel alana kapatılarak Marx gibi insanların reprodüktif, yani emek gücünün yeniden üretilmesi adını verdiği tipte, ev işleriyle ilgilenmesi için koruma altına alınması mecbur kılınan kadınlar arasında sosyal bir ayrım haline getirildi. Gerçekte politik ekonominin bu yeni kategorilerinin tarihteki kökenleri çok zayıftır. Yine de çalışma giderek artan bir şekilde ücretli iş olarak tanımlandı ve diğer tür zahmetli işler sadece tek bir özelliğiyle tarif edildi: ücretsiz veya ücreti gerektiği gibi ödenmeyen işler. Ücretli işle üretilmiş metaların işe yarar hale getirilmesinin daha da fazla emek gerektirdiği gözardı edildi. Ücret yoluyla satın alınan ve aileye getirilen metaların işe yarar hale getirilmesi için, giderek daha fazla programlanmış ve önceden belirlenmiş girdi gerekti. Ve bu emek türü zorunlu hale geldi. 

Suyun eve oldukça ucuza getirildiği doğrudur. 1920’lerde Amerikan ailelerinin yarısının ev içinde tuvaleti ve duşu vardı. Genellikle kadınların artık sokaklarda su kovaları taşımasının gerekmediği düşünülür. Ayrıca aileler eskisinden daha fazla su kullanabildiler ve daha temiz kalabildiler. Ama Schwartz-Cowan’ın açıkça gösterdiği gibi, kadınların evde yaptıkları iş miktarı, banyo küvetlerini temizlemek, tuvaletleri ve banyoları yıkamak, çamaşır makinesini çalıştırmak gibi işleri ve belki de bütün bunları satın almak için para kazanmak zorunda kalmaları, yani suyla ilgili kendilerinden beklenen veya mecbur tutuldukları her şey, kadınların daha önceki toplumlarda  yaptıkları suyla ilgili bütün faaliyetlerden daha fazladır. Kadınların hangi türden bir faaliyeti yapmayı tercih edeceklerini – ortak bir su kaynağının başında durup saatlerce sohbet edip dedikodu yapmalarıyla, her birinin evde tek başına banyosuna kapanıp yerleri silmesini karşılaştırın – size bırakıyorum.

Benim argümanım metaları faydalı şeylere dönüştürmek için gereken bu tür emek girdisinin, yapılacak ödeme gülünç düzeyde bile olsa, ekonomik bir faaliyet olarak araştırılması gerektiğiydi. Üretim yeriyle tüketim yerinin birbirinden ayrılması gerekli bir sonuçtu. Ürünü faydalı kılmak için gereken insan faaliyeti miktarını ürüne ekleyen ücretsiz emeğin hazır bulunması, ücretli emeğin parasının ödenmesinin tek koşuluydu. Ben bu ücretsiz katkıya gölge iş diyorum ve on dokuzuncu yüzyılda sosyal cinsiyet karakteristiklerinin kutuplaşması nedeniyle bu işin erkeklerden önce kadınların üzerine düştüğüne işaret ediyorum. Şimdi erkeklerin üzerine de giderek daha fazla yükleniyor. Jean Robert’in belirttiği gibi, erkekler emek güçlerini arabalarına veya kendilerini metroya ulaştırmaya, kendilerini emeklerini kullanacakları yere götürmeye harcıyorlar. Ama emeklerini işyerine taşımak için ücret almıyorlar. Bunu söyleyerek meta-yoğun bir toplumda kullanım değerini oluşturan insan emeğinin biri ücretli, diğeri ücretsiz olmak üzere ikiye ayrıldığını anlatmaya çalışıyorum, ücretsiz olan kısmı da ücretleri ödemeyi mümkün kılan kısmıdır.”

Ivan Illich’in Gölge İş’te ortaya koyduğu düşünme biçimi tarihsel incelemedir. Radikal bir düşünme biçiminin gereği olarak kesin kabullerin ortaya çıkış ve gelişme aşamalarını belirler ve kesinliklerini kaynağında yıkar. Kitabın bir yerinde St. Victor’lu Hugh’u nasıl araştırma konusu yaptığını anlatırken bu tarihsel yöntemi ironik bir dille ortaya koyar:

“Bir tarihçi olarak tamamen yeni olma iddiası taşıyan her şeye şüpheyle yaklaşırım. Bir fikrin öncüllerini tespit edemezsem, derhal bunun aptalca bir fikir olduğundan şüphe ederim. Eğer geçmişte yaşamış insanlardan tanışık olduğum ve hayalimde beni şaşırtan şey hakkında tartışabileceğim birisini bulamazsam kendimi son derece yalnız ve bugünkü kısıtlı ufkuma mahkûm kalmış hissederim.”

Biz daha az alışık olsak da, yaşam ve düşünme biçimimizin kökleri Orta Çağlar Avrupa’sında yatıyor. Ama bunu sadece bir Ortaçağ tarihi merakı olarak görmemek lazım. Eleştirinin yüzeysellikten sıyrılması, ilk akla gelenin, ya da bize ilk söylenenin, ya da bizim ilk karşımıza çıkanın doğru olmadığını kabul etmemizle mümkündür. Radikal eleştiri ve eleştirel düşünme alışkanlığının ancak bu şekilde geliştirilebileceğine inanıyorum.

Illich’in iyimserliğine gelince... Bütün hayatı boyunca olduğu gibi, Ivan Illich Gölge İş’te de alternatiflerin oluşturulması için yapılan her çabaya derin bir iyimserlikle yaklaşıyor. Illich her zaman şenlikli alternatifin kesin kabullerin dayattığı endüstriyel biçime üstün geleceğine inanmıştır. Zaman onu haklı çıkardı mı, bilmiyorum. Görebildiğimiz şey, Illich’in anlattığı endüstriyel yaşam biçiminin o yazdıktan 30-40 yıl sonra bütün dünyaya iyice yayıldığı ve iyice hegamonik bir hale geldiği. Ekolojik kriz, tam da Illich’in anlattığı üretim ve yaşam biçimlerinin seçeneksiz kılınmasıyla yapısal bir hal almış durumda.  

Ama bir yandan da alternatif arayışları yayılıyor. Başka bir tür varoluş için cesaret bulanlar artıyor. Belki yeni bir uyanış çağının ortasında değiliz. Ama artık kimsenin gözü bağlı da değil. Gölge İş’i Gezi ruhu hala üzerimizdeki gökyüzünde titreşirken yayımlamak, bana başka zaman nasip olmayacak bir cesaret veriyor. Gezi Parkı’ndaki kütüphaneyi, bostanı, aşevlerini, ortak çalışmayı ve dayanışmayı, ve müştereklerimizi geri kazanma hayalini düşününce içim açılıyor. Illich görseydi kimbilir nasıl mutlu olurdu! 

Gölge İş’i yayınlanışından 32 yıl sonra Türkçe’de ilk kez okurken, bunu da düşünelim. Tarihin doğru yanında olan biziz, bizi metaların dünyasında esir edenler değil. Mücadeleye devam.


Hiç yorum yok: