Bu blogda, gazete ve dergi yazılarım yer almaktadır. Akademik yayınlar ve makaleler - Yeşil Gazete yazıları

23 Mayıs 2015

Küresel ısınmayı önleyemezsek yok olacağız

Bu yazı 23 Mayıs 2015'de Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.


“İklim değişikliği zamanımızın insan hakları mücadelesidir ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivist Naomi Klein üç yıl önce verdiği bir röportajda böyle diyordu. Bu söz, yazarın 2014’ün eylül ayında yayımladığı kitabı İşte Bu Her Şeyi Değiştirir’in özeti olarak kabul edilebilir. Kitap, Osman Akınhay’ın çevirisiyle Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı. Naomi Klein küresel kapitalizmi ve neoliberal sistemi analiz ettiği No Logo ve Şok Doktrini’nin ardından son yedi yıldır çalışmalarının merkezine, sadece bir araştırmacı ve yazar olarak değil, aktivist olarak da iklim değişikliğini koymuştu. 2009 Kopenhag İklim Zirvesi sırasında Bill McKibben’la tanıştı ve son dönemin en önemli küresel iklim hareketi olan 350’ye katıldı. Naomi Klein bildiğimiz anlamda bir yeşil ya da çevreci değil. Yazdığı kitabın ve söylediği sözün önemi bu noktada büyüyor. Kitapta büyük, seçkinci çevre örgütlerine yönelik eleştiriler de büyük yer kaplıyor. Bu nedenle Naomi Klein’in yeni kitabı özellikle iklim değişikliğini çevrecilerin özel ilgi alanı olarak gören ve ilgilenmekten kaçınanlar için tam zamanında yayımlanmış bir kaynak.

24 Şubat 2015

SUNUŞ (Ivan Illich/Barry Sanders - ABC: Aklın Modernleşmesi) Sözden yazıya, hafızadan unutuşa: Alfabe ve metnin dönüşümü

Bu yazı Yeni İnsan Yayınevi tarafından, dizi editörlüğünü yaptığım Ivan Illich Kitaplığı dizisinin 4. kitabı olarak 2015 yılında yayımlanan ve çevirmenliğini de yaptığım "ABC: Aklın Modernleşmesi"nin Sunuş bölümü olarak yazılmıştır.

Illich, Okulsuz Toplum’la başlattığı Batı’nın modernleşmesine dair anlatıyı son yazılarına  kadar sürdürmüştür. Illich, yazdığı kitapların sonuncusu olan In the Vineyard of the Text’den önce, aynı izlekle ilgili olarak, yazının ve metnin düşünceyi ve dolayısıyla toplumu ve uygarlığı nasıl biçimlendirdiği üzerine bir inceleme olan ABC: Aklın Modernleşmesi’ni, Barry Sanders ile birlikte kaleme aldı. Bu kitap, Gölge İş’te de ele alınan vernaküler alanın yok edilmesi ve öğretilmiş anadilin hakim kılınması temasının devamıdır. 

19 Kasım 2013

SUNUŞ (Ivan Illich - Gölge İş) Endüstriyel kibrin son sınırı: Vernaküler alanın yok edilmesi ve Gölge İş

Bu yazı Yeni İnsan Yayınevi tarafından, dizi editörlüğünü yaptığım Ivan Illich Kitaplığı dizisinin 3. kitabı olarak 2013 yılında yayımlanan "Gölge İş"in Sunuş bölümü olarak yazılmıştır.

Endüstriyel sistem ve sistemin açık veya örtük olarak içerdiği her şey, bugün normal ve kaçınılmaz olarak algılanıyor. Ancak sadece normal ve kaçınılmaz olarak değil, soyut ve evrensel insanlığın tarihsel olarak varmak istediği, neredeyse ereksel bir son olarak da anlaşılıyor. Tabii ki daha ileri götürülebilecek, daha da mükemmeleştirilebilecek, ama asla geri döndürülemeyecek ve vazgeçilemeyecek bir son: tarihin nihai amacı. 

05 Şubat 2012

Buzul çağı yalanları

Bu yazı 5 Şubat 2012'de Radikal İki'de yayımlanmıştır.

Hürriyet 31 Ocak’ta “Mini buzul çağı geliyor” manşetiyle çıktı. Haberin spotunda “İngiltere’de yapılan iklim araştırmasından şok sonuçlar çıktı: Dünyada 1997’den beri hava sıcaklıkları yükselmiyor. Küresel ısınma devri bitti, mini buzul çağı başlıyor” deniyordu. İklim değişikliği konusunda az çok bilgi sahibi olan herkes bu tür haberlerin yıllardır süren bir kampanyanın parçası olduğunu, havalar soğuk gittiğinde, iklim zirveleri yaklaştığında ve benzeri vesilelerle küresel ısınmanın varlığını reddeden haberlerin belli kaynaklar yoluyla piyasaya sürüldüğünü bilir. Yani küresel ısınmanın bittiği falan yok. Küresel sıcaklıklar atmosferdeki karbondioksit seviyesinin yükselmesine bağlı olarak son yüzyılda ortalama 1 derece arttı, buzullar eriyor, kuraklık, seller, orman yangınları, kasırgalar gibi iklim felaketleri yayılıyor, iklim göçleri mülteci krizini derinleştiriyor. Üstelik böyle giderse 2 derece sınırı beklediğimizden çok daha çabuk aşılacak.

01 Ocak 2012

Sözde Van depremi!

Bu yazı 1 Ocak 2012'de Radikal İki'de yayımlanmıştır.

Baskın Oran Radikal İki’de geçen hafta (25 Aralık) yayımlanan yazısında “Ermeni ve Kürt işlerini (matematik terimiyle) ‘sözde parantezi’ne alsak, epey kağıt ve mürekkepten tasarruf ederiz” diyerek Başbakan Erdoğan’ın Kürt açılımı sonrası başlayıp biten barış sürecine bile “sözde” sıfatını yapıştırmasını eleştiriyordu.

Özellikle TRT haberlerinden ezbere bildiğimiz bir sıfat olan “sözde”, “başkaları söylediği için dile getirmek zorunda kaldığımız bu durum, aslında yoktur, ya da doğru değildir” anlamına geliyor. Türkiye’de devletin gerçeklikle ilişkisinin bu tek kelimede gizli olduğu söylenebilir. Gerçekler işinize gelmediği zaman (yani çoğu zaman) inkâr etmenin harika bir yoludur. Söz konusu mesele aslında yoktur. Dolayısıyla dert etmeye ya da bir şeyler yapmaya gerek olmadığı gibi, hâlâ o meseleden söz edenler de, en hafif deyimiyle, muteber vatandaşlar değildir.

28 Ekim 2011

SUNUŞ (Ivan Illich - İşsizlik Hakkı) Piyasa Hakimiyetinden Şenlikli Topluma: Beklenti Değil, Umut

Bu yazı Yeni İnsan Yayınevi tarafından Ivan Illich Kitaplığı dizisinin 2. kitabı olarak 2011 yılında yayımlanan "İşsizlik Hakkı"nın Sunuş bölümü olarak yazılmıştır.

Ivan Illich büyük eserler yazmamış, kendi deyimiyle “risaleler”, küçük kitaplar kaleme almıştır. Bu küçük kitaplardaki izlekler bitmez, her zaman bir sonuca da bağlanmaz. Ama onun açtığı tartışmalar modern toplumun mahrem yerlerinin üzerindeki örtüyü aralayan ve bir daha kapatılamayan müdahaleler olarak kalır. Açığa vurulan mahremiyet utandırır, öfkelendirir, görmezden gelinir, gizlenmeye ve kapatılmaya çalışılır, ama yok edilemez. Çünkü bütün bunlar modern toplumun en derinlerine kök salmıştır. İşte “İşsizlik Hakkı”, hâkim mesleklerin modern toplumdaki yerine ve saygınlığına yönelik benzer bir müdahale sayılabilir.

21 Ağustos 2011

Sadaka değil, iklim borcu

Bu yazı 21 Ağustos 2011 tarihinde Radikal İki'de yayımlanmıştır. 

Dünyanın önde gelen insani yardım kuruluşlarından Oxfam, geçtiğimiz günlerde Doğu Afrika’da yaşanan insanlık dramıyla ilgili bir rapor yayınladı. Oxfam, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı 97 ülkede çalışmalar yürüten uluslararası bir örgüt. Örgütün ismi ilk kez 1942’de Britanya’da açlığa karşı mücadele etmek için kurulan Oxford Komitesi’nden (Oxford Committee for Famine Relief) geliyor. Yani Oxfam bir çevre kuruluşu değil, yeşil ideolojiyi savunmuyor, bu alanda özel bir iddiası da yok. Kıtlıkla ve açlıkla mücadele örgütün en önemli uzmanlık alanı.

15 Haziran 2011

Rudolf Bahro’nun “Komünler Kurma Cesareti”ne Şerh*

Bu yazı Üç Ekoloji dergisinin 2011 tarihli 9. sayısında yayınlanmıştır.
1- “Sadece günlük işlerimizde değil, politik olarak yaptığımız pek çok şeyde de uygarlığımızın ölümcül bağlamını yeniden üretiyor, ya da en azından dolaylı olarak onaylıyoruz. Hanüz atlıkarıncayı döndüren mili yerinden çıkartmış değiliz. Henüz gerçekten farklı bir kültürün, barış kültürünün toprağını üretmeye başlamış değiliz.”
Bizi ekolojik yaşam deneyimlerine, geçiş kasabalarına veya ekoköylere sürükleyen, ya da böyle bir özlem duymamıza sebep olan şey sadece yediğimiz gıdalardaki zehirler mi, yoksa bütün bir uygarlık anlayışından ve onun yarattığı (sadece üretim ve tüketim değil) yaşam ve ilişki biçimlerinden de mi kaçmak istiyoruz? Bir de şunu sorabiliriz: Bu tür ekolojik yaşam deneyimleriyle politik mücadele arasındaki gerilimi ne yaratıyor?

10 Haziran 2011

Seçim Bildirgelerinde "Enerji ve Çevre"

Bu yazı 10 Haziran 2011 tarihinde Bianet'te yayımlanmıştır.


12 Haziran seçimleri için siyasi partilerin yayınladığı seçim bildirgelerini çevre ve ekoloji açısından incelemek için özelikle enerji ve iklim başlıklarına bakmak gerekiyor. İsterseniz seçimin galibi olmaya aday AKP'yle en büyük rakibi CHP'ye ve bu seçimlerdeki alternatif ses olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu'na bakalım. Nükleere karşı çıkışıyla ilgi çeken Has Parti'ye de bir göz atalım.

29 Mayıs 2011

Anadolu ayakta

Bu yazı 29 Mayıs 2011 tarihli Radikal İki'de yayınlanmıştır.

"Verimli toprakları suyun altında bırakıp, çorak topraklara su taşımaya çalıştılar." Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanlarından biri Çemişkezek taraflarından geçerken yürüyüşçüleri çadırında ağırlayan yaşlı bir göçer kadın böyle söylemiş. Anadolu’da yıllardır devam eden ve son birkaç yıldır dayanılmaz bir hal alan doğa yıkımını özetleyen izlenimlerden birisi bu. İnsanların yaşam alanlarını yok edip kentlere göç etmeye zorlamak, asıl değer kaynağı olan toprağı, suyu, ormanı ve canlı yaşamı öldürmek, sonra da insanları hasta eden bir yaşam biçimini dayatan ve doğayı daha da tahrip eden politikalarla ekonomiyi büyütmeye çalışmak. İşte yıkıcı endüstrileşme. Yaşam alanlarını atık barajlarından sızan zehirli sularla tehdit eden, güya elektrik üretmek için, ama aslında şirketleri zengin etmek uğruna vadileri kurutup suları tünellere hapseden, sadece insanların değil, bütün canlıların yaşam hakkını ihlal eden “dokunulamaz” kalkınma politikaları ya da...

21 Mayıs 2011

Nükleersiz ve karbonsuz bir dünya mümkün


Bu yazı Küresel BAK'ın Mayıs 2011'de Fransa'da yapılan G8 zirvesine karşı hazırladığı broşürde yer almıştır.


Enerji krizi yüzyılın en büyük göz boyaması. Ülkeleri de, insanları da gelir düzeyleri, yaşam biçimleri ve öncelikleri ne olursa olsun, sonsuz bir enerji ihtiyacının nesnesi haline getiriyor. Basit bir denkleme dayanıyor “enerji krizi” söylemi: Her geçen gün daha fazla enerji tüketmek zorunda olduğumuz, ancak daha fazla enerji tüketerek “daha iyi” yaşayabileceğimiz, bunun için de mümkün olan her türlü kaynağı sonuna kadar kullanmamız gerektiği iddiasına...

15 Mayıs 2011

Tıp Dünyası Söyleşisi - "Çernobil ve Fukushima'nın yarattığı faciayı kavrayamadılar"

Bu söyleşi, TTB'nin gazetesi olan Tıp Dünyası'nın 15 Mayıs 2011 tarihli 180. sayısında yayımlanmıştır. 

Sayın Şahin, Uzun yıllardır yeşil hareketin içinde yer alan bir aktivist olarak, Türkiye’nin en ivedi çevre sorunları arasında neleri sayarsınız?

Bence artık spesifik olarak Türkiye’nin çevre sorunlarından söz edilebilecek zamanlar geride kaldı. Şu anda aşırı kalkınmacı ekonomi politikalarının, sosyal adaletsizliğin ve demokratik sistemdeki yozlaşmanın doğayı yıkıma uğratmasından ve hem ülkenin hem de gezegenin ekolojik dengelerini yok etmesinden söz etmek daha doğru olur. Bu anlamda geçmişten beri devam eden yanlış enerji, ulaşım, tarım ve istihdam politikaları açgözlü bir ekonomik büyüme ve kalkınma anlayışıyla birleşince son birkaç yıldır doğaya ve ekosisteme yönelik eskisinden çok daha şiddetli bir saldırı başladı. Bu politikaların bütününü ve yarattığı yıkımı görmek yerine klasik anlayışla hava ve su kirliliğinden, ormansızlaşmadan ve erozyondan, sulak alanların yok olmasından veya çevre mevzuatındaki yetersizliklerden söz etmek yanıltıcı olur.