Ivan Illich’in yaptığı konuşmaların ses kayıtlarını dinleyenler onun oldukça aksanlı bir İngilizce’yle konuştuğunu duyarlar. Bunun nedeni sadece İngilizce’nin Illich’in anadili olmaması değildir. Aslında Illich’in gerçek anlamda bir anadilinin olmamasıdır. Viyana’da büyüyen Illich, “altı yaşıma geldiğimde ‘normal dillerim’ Fransızca, İtalyanca ve Almanca’ydı” der. Annesi kendisini iyi bir okula vermek ister, ancak öğretmenler onu “geri” bulurlar. Bunun kendisi için büyük avantaj oluşturduğunu, bu sayede iki yıl büyükannesinin kütüphanesinde oturup romanlar ve sözlükler okuduğunu anlatır. Okula da gitmiştir, ama az ve bölük pörçük. Bildiği her şeyi okul dışında öğrendiğini söyler. Anadille ve okulla olan bu ilişkisi, ardından Roma’da teoloji okuması, Salzburg’da tarih doktorası yapması, Latince’ye, Orta Çağ tarihine ve felsefesine hakimiyeti, bir dönem ABD’de Porto Rikolular’ın kilisesinde papazlık, ardından Porto Riko Katolik Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı yapması, ardından da uzun yıllar boyunca yaşayacağı Meksika’da yerleşmesi, böylece hayatı boyunca diller ve kültürler arasındaki bir geçişkenlik alanında yaşaması; bütün bunları bilmek, Illich’in dil, metin ve bunların tarihsel ve dinsel kaynakları ile modernleşmenin kaynağındaki yerini nasıl bu kadar farklı ve derinlemesine kavradığını anlamamıza yardımcı olur.
ABC, metin (ve aynı zamanda kitap) üzerine bir kitaptır. Barry Sanders, 1988’de ABC’yi yazdıklarında, “kitabın elektronik medyanın elinde ölmek üzere olmasından kaygılı olduklarını” söylüyor. Kitap son yılları biçimlendiren bilgisayar çağında kelimenin tam anlamıyla ölmedi belki, ancak yazılı metnin geçirdiği dönüşüm, büyük olasılıkla el yazısından matbaaya geçiş sırasında olduğu kadar kalıcı ve travmatik oldu. ABC’de anlatılan metnin dönüşümü; alfabenin ortaya çıkmasıyla, sözlü kültürden yazıya geçişle, hafızanın yerini unutuşun almasıyla, Orta Çağ’da yazıdaki kelimelerin arasına boşlukların konmasıyla, ardından yazının sessizce tefekkür edilmeye başlanmasıyla, yazının benliği kurgulamasıyla ve nihayet kurgunun/yalanın edebiyatı değiştirmesiyle, bugün yaşanan son dönüşümün öncülleridir.
Günümüzde, bilgisayarın ve dijital iletişimin yaşam biçimimizi yeniden oluşturması, bu kitabın yazıldığı 1988’de hayal edilemeyecek kadar büyük bir yaygınlık kazanmış durumda. Hatta artık çoğumuz sadece metnin değil, insanlar arasındaki iletişimin de büyük ölçüde makineler ve dolayısıyla dijital kodlar yoluyla sürdürülen iletişim tarafından ele geçirildiği bir hayat yaşıyoruz. Mesajlaşmanın, sosyal medyanın, vb. yarattığı yeni iletişim, eskiden bir isim vermeye gerek duymadığımız, ama bugün seyrekleştiği için “yüz yüze iletişim” adını verdiğimiz insanlar arası “normal” ilişkinin yerini almaya başlamış durumda. Illich ve Sanders, elinizdeki kitapta, daha 1988’de bu durumu şöyle adlandırıyor, daha doğrusu tahmin ediyorlar: “...insan dışı varlıklar arasındaki iletişim değiştokuşu ve sosyal faaliyeti salt bu değiştokuşa indirgemek...” Bugün bu durumu, yani aramızdaki iletişimin, hatta sosyal faaliyetin “insan dışı varlıklar” arasındaki dijital kod alışverişi tarafından ikame edilmesini normal kabul ediyor, heyecanla benimsiyor ve talep ediyoruz. ABC, henüz bu durumun ilk işaretleri yeni yeni ortaya çıkmaya başladığında yazılmıştı ve belki bunun sözden yazıya, el yazısından matbaaya geçişteki kadar sarsıcı bir dönüşüm olacağını henüz çok iddialı bir şekilde dile getiriyor değildi. Ama kitabın Orwell’in Newspeak’iyle ilgili son bölümünü okuduğunuzda, aslında meselenin basit bir “değişen teknoloji” sorunsalı olmadığını görüyorsunuz. Mesele insanlar arası ilişkinin olduğu kadar, anlamın da dönüşümüdür. Sadece anlamı ileten araç değil, anlamın kendisi de dönüşüme uğramaktadır.
Illich’in önceki kitaplarına aşina olanlar, onun örneğin Okulsuz Toplum, Şenlikli Toplum, ya da Sağlığın Gaspı’nda, öncelikle “araçlar” üzerine yazdığını bilirler. Onun yazılarında okul, hastane, otomobil gibi araçlar endüstriyel sistemin belirleyicileridir. “Önemli olan” der Ivan Illich, David Cayley’e verdiği uzun mülakatlardan birinde, “araçların gerçeklik algımızı nasıl biçimlendirdiğidir ve bu bizim o araçları kullanarak gerçekliği nasıl biçimlendirdiğimizden çok daha önemlidir.” Bir başka deyişle Illich “araçların neden olduğu sembolik serpinti” ile ilgilenir ve kendisine Batı kültürünü biçimlendirmekte en etkili aracın ne olduğu sorusunu sorduğunda, verdiği cevap alfabedir:
“Konuşmayı kaydeden bir gerecin, bir aracın varlığını doğal karşıladığımız bir dünyada yaşıyoruz. Konuşma öyle bir şekilde kayda geçirilir ki, basit bir eğitimden sonra, ölü seslerin sayfaya kaydedilmesine dil dendiğinden haberdar olmayan bir aptal bile, sayfaya bakıp gözleri ve ağzıyla onları canlandırabilir. Bu sıradışı ve eşi benzeri olmayan teknoloji Fenikeliller tarafından icat edilmiş ve bugün kullandığımız şekline Yunanlar tarafından uyarlanmıştır. İcat edilir edilmez de bütün dünyaya yayılmıştır. Japonlar yazdıklarında fikirleri not ederler. Geleneksel olarak Yahudiler ve Araplar da okumayla, her biri bir fikri temsil eden üç sessiz harfin içine bir ruh üfleyerek tefsir (exegesis) işine girişmiş olurlar, böylece kemikler kemiklerle birleşir ve bu küçük kelimeler yerlerinden doğrulur. Alfabe ise fikirden önce gelen ve her fikri temsil edebilen bir fonetik koddur. Felsefemizin üzerinde yapıldığı kavramların çoğu bu teknolojinin varlığına dayanır. Onsuz yapamazdık.
Konuşma yazıyla kalıcı olur. Hâlâ varlığını sürdüren düne ait cümleleri tasavvur etmek için dünün cümlelerinin bir yerlere kayıt edilmiş olmasını hayal etmeliyimdir ki canlanabilsinler. Kanatlı sözcük, uçup giden kuş, bir yerlerde şişe geçirilmiş olmalıdır. Bu, hafıza fikrini de değişime uğratmıştır. Hafıza bir şeyin yazılı olduğu tablettir, ölü kuşların depolandığı ve tekrar ele geçirilebileceği ambardır. Bu Plato’nun da bildiği gibi hatırlama ile aynı şey değildir. Plato’ya göre hatırlama, bir zamanlar yüreğimde olan şeyin içime doğmasıdır. Hatırlamanın ırmak boyunu izler ve sürüklediği ağaç dallarını sudan çıkarmaya çalışırım. Bir zamanlar orada olduğunu hissettiğim şeyden boş kalmış yere az ya da çok uyan parçayı bulurum. Aynı şey olmadığını bilirim, ama aynıymış gibi davranırım. Bu benim Plato’nun hatırlamayı hafızadan nasıl ayırdığına dair versiyonum. Düşünce ise yazı teknolojisinin içselleştirilmesini gerektirir. Yazmayı bilmesem de, bazı insanların yazabildiğini ve bu işi böyle yaptıklarını bilirim. Hafıza buna ihtiyaç duyar.”
Carl Mitcham, Ivan Illich’in yazılarını bir ‘tarihsel mersiye’ (historical elegy) olarak tanımlamıştı. İnsanlığın yitip giden dünyası, Illich’in yazılarında bir nostalji duygusuyla değil, her yere yayılan bir yozlaşma olarak anlatılır. ABC’de bu yitip gidişin en çarpıcı anlatımını, iki insan arasındaki ilişkinin iki sistem arasındaki ilişkiye dönüşümünden bahsedildiğinde görürüz: “Tıpkı on üçüncü yüzyıl ‘metninin’ konuşmanın bölümleri arasındaki düzenin görsel algılanmasından kaynaklanması gibi, birkaç yüzyıl sonra modern organizmalar da, parçalarına ayrılmış bir organizmanın uzuvları arasındaki fizyolojik düzenin kavramsal sonucu olarak ortaya çıkacaktır.” Ve Batı uygarlığı bütünü parçalara ayırmakta öyle bir noktaya varır ki, sonuçta “iki insanın karşılaşması bir sistemin iki öğesi arasındaki bilgi alışverişine” indirgenir. ABC işte bu tarihin izini sürüyor.
Ama her Illich izleği bir umuda kapıyı açık bırakır. Illich için her zaman var olan bu umut dostluktur: philia. Yaşadığım hayatı bir sistem, kendimi sistemin bir ögesi olarak görüp umutsuzluğa kapıldığımda, basmakalıp olarak etiketlemeden, dostluk üzerine düşünmeyi ferahlatıcı buluyorum. Kendi seçtiğin insanlarla kurduğun ve ancak birlikte geliştirerek var edebildiğin dostluğu: “Philia ruhunu neyin besleyeceğini bilemezsiniz, ama onu neyin öldüreceğini bilirsiniz. Bu ruh sürpriz olarak doğar, kalıcı olması da bir mucizedir; onu korumaya yönelik her hamlede biraz boğulur ve onu kullanmaya çalıştığınızda da kötü yola düşer.” Endüstriyel sistem bütünlükleri bölüp parçalarken, bir yandan da sınırları ortadan kaldırıyor. Dostlukta bir seçim varsa, bir de mesafe vardır. Bizler giderek insan dışı varlıklar arasında iletişim değiştokuşuna teslim olurken, sınırlar ve mesafeyle birlikte, philia da görünmez hale gelebilir.
Yine de hayatlarımızı bundan koruyabileceğimiz yere bizi bu kitabın son cümlesi çağırıyor, “didik didik edilmiş hayatlarımızda henüz işgal edilmemiş sessiz bir yere, yani dostluğun sükunetine...”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder