21 Mart 2007

Kyoto: Bir ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı Daha


Bu yazı Birgün gazetesinin 21 Mart 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
ABD ve Türkiye’nin ortak sicil defterinin, hiç olmazsa birazını çıkarmayı denemeye ne dersiniz? İşte size Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Kyoto’ya, bir “stratejik ortaklık” hikayesi...
Savaş suçu, soykırım ve insanlığa karşı suç işleyenleri yargılamak amacıyla 2002’de kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne 104 ülke üye olmuş durumda. Mahkemeye üye olmayı reddeden ülkeler ABD ve İsrail. Türkiye ise imzacı olmaktan kaçınan ülkelerden biri. ABD, mahkemeyi tanımayarak Irak’ta işlediği savaş suçları nedeniyle uluslararası yargı önüne çıkarılmaktan ve Guantanamo’nun hesabını vermekten kaçmış oluyor. Ceza Mahkemesi konusunda ABD ile aynı dili konuşan İsrail de Filistin’de işlediği savaş suçlarından ve yaptığı etnik temizlikten dolayı yargılanma riskini almıyor. Türkiye ise AB adayı olup da Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne hala taraf olmamış tek ülke. AB sürecinde mahkemeyi oluşturan Roma antlaşmasını imzalaması gereken ve daha 2004’de Başbakan’ın ağzından en kısa zamanda imzalayacağını söyleyen Türkiye, insan hakları örgütlerinin bütün çabalarına rağmen en son ana kadar dışarda kalmayı tercih etmiş görünüyor.
İşkence konusunda dünyanın en kötü sicillerinden birine sahip olan Türkiye, işkenceyi kesin bir dille yasaklayan 1984 tarihli İşkenceye Karşı Sözleşme’yi 1988’de kabul etmişti. Bu sözleşme, doksanlar boyunca Türkiye’de işkencenin giderek daha büyük bir sorun haline gelmesine engel olamadıysa da, işkenceye karşı mücadelede önemli bir araçtır. Öte yandan Türkiye sözleşmeye ek olarak 2002’de kabul edilen Seçmeli Protokol’ü onaylamıyor. İşkencenin önlenmesi için gözaltı yerlerinin düzenli ziyaret edilmesi gibi etkili bir mekanizma getiren Seçmeli Protokol’ü 2005’de imzalamasına rağmen onay aşamasını tamamlamadı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından konu hakkında aktif bir kampanya da yürütülüyor, ancak Türkiye’nin protokole ne zaman taraf olacağı belli değil. Şu ana kadar 54 ülkenin imzalayıp 32 ülkenin onayladığı Seçmeli Protokol’ü ABD ve İsrail imzalamadılar. İsrail, “orta düzeyde fiziksel baskı” adını verdiği işkenceyi bir sorgu yöntemi olarak 1999’da İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilene kadar yasal hale getirmiş bir ülkeydi. ABD ise son yıllarda yeni işkence yöntemleri geliştirmek ve bunları Guantanamo’da, Irak ve Afganistan hapisanelerinde, hatta gezici CIA uçaklarında uygulamakla meşgul. Üstelik aynı ABD, 2002’de 30 yıllık Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan da çekilerek sadece insan haklarının değil barışın korunmasına ilişkin uzlaşmalara dair tavrını da belli etmişti.
Sadece insan haklarında değil, çevre ve ekolojiyle ilgili uluslararası anlaşmalarda da benzer bir “stratejik ortaklık” dikkati çekiyor. Kalıcı organik kirleticilerin (POP’s), yani insan ve diğer canlıların vücutlarında birikerek besin zinciri boyunca yayılan, kanserden sakat doğumlara kadar bir çok hastalığa neden olan DDT, dioksin, hekzaklorobenzen gibi dünyanın en zehirli bazı kimyasallarının üretimini ve kullanımını yasaklayan 2001 tarihli Stokholm Konvansiyonu’nu onaylamayan ülkeler listesine baktığınızda da, yine Türkiye ve ABD’nin adlarını yan yana görüyoruz. Çünkü ABD bu zehirli kimyasalların en büyük üreticisi, Türkiye ise her zamanki ekonomik gerekçelerini sıralıyor.
İklim değişikliğini yavaşlatmak için gereken sera gazı indirimlerini dünya ülkelerine zorunlu tutan tek bağlayıcı anlaşma, yani Kyoto Protokolü de benzer bir durumda. Dünyanın 166 ülkesinin taraf olduğu protokol, 40’a yakın ülkeye, 2012’ye kadar ortalama %5,2’lik sera gazı indirim hedefi koyuyor. Protokole taraf olmayan ülkeler arasında tüm sera gazlarının dörtte birinden tek başına sorumlu olan ABD’yle birlikte, dünyada sera gazı üretimini en hızlı arttıran ülke olan Türkiye de yer alıyor. Türkiye, küresel ısınmaya en fazla neden olan ve Kyoto’da indirim hedefi alması gereken ülkeler arasında sera gazı salım düzeyi açısından 13. sırada. Türkiye, kalabalık ve artan nüfusu, fosil yakıta dayalı yanlış enerji, sanayi ve ulaşım politikalarıyla Çin, Hindistan, Brezilya gibi en büyük ülkelerin de yer aldığı genel sıralamada da 22. (ya da hükümetin verdiği diğer bir rakama göre 19.) sırada yer alıyor.
Türkiye ve ABD’nin uluslararası hukuk alanında böyle bir birlikte tavır alış içine girmesi bize ne anlatıyor?
Bu iki ülkenin de uluslararası mekanizmalardan ellerinden geldiğince uzak durarak evrensel standartlara uymaktan kaçınmak istediklerini mi?
İşkence yapmak ve yapanları cezasız bırakmak için işbirliği yaptıklarını mı?
İnsanlığın ve gezegenin ortak çıkarlarını ilgilendiren hiçbir konuda hesap vermek istemeyen sorumsuz ülkeler olmayı tercih ettiklerini mi?
Terörizmle savaş, kalkınma, ekonomik gerekçeler gibi bahanelerle, şirketlerin, politikacıların, sermaye çevrelerinin, askeri ve sivil çıkar gruplarının isteklerini yapmakta serbest olmak istediklerini mi?
Yoksa ABD ve Türkiye’nin (ve yerine göre İsrail, Çin, Avustralya ve benzeri ülkelerin) bağımsız ve onurlu bir duruşları olduğunu, ulusal çıkarlarını korumak istediklerini, bunu da yaptıklarının hesabını vermeyerek, insan haklarına, gelecek kuşakların yaşam hakkına ve gezegene saygı göstermeyerek, istedikleri ülkeyi işgal ederek ve askeri müdahalede bulunarak yapmakta serbest olduklarını düşünmeyi mi tercih edersiniz?
Türkiye, AB zorlaması (hatta tehdidi) olmadan Kyoto da dahil hiçbir uluslararası mekanizmaya taraf olmama gibi hiç de “onurlu” sayılamayacak bir duruşa giderek daha çok saplanıyor. Ama işin tuhaf yanı, “Türkiye Kyoto’yu İmzala!” dediğimizde Türkiye’nin ABD gibi emperyalist ülkeler tarafından Kyoto’yu imzalamaya zorlandığını iddia edenlerle karşılaşıyoruz. Kyoto’ya taraf olmayan, taraf olan ülkeleri bile süreç dışına çıkmaları için ikna etmeyi deneyerek Kyoto’yu baltalamaya çalışan ABD’nin, Türkiye’yi “kalkınmasını engellemek için” Kyoto’yu imzalamaya zorluyor olduğu yeterince gülünç bir iddia. Üstelik bu kalkınma denen şeyin neyin tüketimine, kimin petrol şirketlerinin çıkarlarına, kimin nereye yapacağı yatırıma hizmet ettiğini düşününce.
ABD Kyoto’ya taraf değil. Çünkü ABD’yi petrol şiketleri, kömür lobileri, otomotiv endüstrisi, silah sanayii yönetiyor. Peki Türkiye’yi kim yönetiyor?

Hiç yorum yok: