08 Haziran 2007

Renksiz Çevrecilikten, Yeşil Çeşitliliğe


Bu yazı 8-9 Haziran 2007'de yapılan Çevre Politikaları konulu TMMOB Çevre Sempozyumu'nda tebliğ olarak sunulmuş ve tam metin olarak kongre kitabında yayınlanmıştır.


Ümit Şahin
Türkiye’de çevre hareketlerinin ve yeşillerin ortaya çıkışında ilginç bir eş zamanlılık vardır. Çevre sorunlarının “siyasetinin” teknik bir mesele gibi ele alındığı, çevrecilikle politik mücadelenin ortaklığının inşa edilmesi gerektiğinin sanıldığı bir dönemde bu tarihi biraz hatırlamak gerekiyor. Türkiye çevre mücadelesinin tarihöncesi, seksenli yılların öncesine rastlar. Hava kirliliğine karşı kurulan dernekler, Kuzey Amerika’nın 19. yüzyıl milli park hareketlerine benzer bir doğa korumacılığın ortaya çıkışı, iş sağlığına yönelik çalışmalar ve benzeri faaliyetler bu “tarihöncesi” dönem için anılabilir. Ama bu, seksenlerden önce bir çevre mücadelesi olduğu anlamına gelmez. Canlı toplumsal ve politik mücadeleyi tank paletleriyle ezen 12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki politik canlanış dönemi, çevre hareketlerinin de doğuşuna tanıklık etmiştir.
Bu döneme damgasını vuran hareketler arasında Gökova termik santralına karşı başlatılan mücadele, İzmir çevresindeki çeşitli doğa alanlarının korunması için yapılanlar (Nif çayı gibi), Dalyan’da Caretta Caretta türü kaplumbağaların yumurtladığı sahile yapılmak istenen otel inşaatının engellenmesi, İstanbul’da Akçimento eylemleri gibi sanayi ve turizm yatırımlarına karşı yapılan çalışmalarla, Ankara’daki “Güvenpark Otopark Olmasın!” eylemleri ve İstanbul’da Taşkışla’nın otele dönüştürülmek istenmesine karşı yapılan eylemler gibi kent çevresiyle ilgili çalışmalar sayılabilir. Seksenli yılların ortalarında başlayan bu hareketliliği saf çevreci bir çizgi saymak hata olur. Türkiye’de çevre hareketi aslında çevre hareketi olarak başlamamıştır. Daha da ötesi, çevreciler tarafından başlatılmamıştır. Bugünden geriye bakılıp bugünün koşulları seksenlerde de varmış gibi düşünülürse böyle sanılabilir. Oysa bugün kimileri tarafından çevre hareketi olarak sınıflanabilecek bu tür mücadeleler, çıkışlarında demokrasi mücadelesinin ve Özal dönemi otoriter-liberalizmine direnişin içinde, başka bir çerçevede yer almaktadır.
Bunu değerlendirmek için o yılların politika ortamındaki bazı noktalara göz atmak gerekir: Yetmişli yılların devrimcileri cunta tarafından sindirilmiş, hapsedilmiş, bir kısmı yurtdışına kaçmış, bir kısmı hala gizlenme durumundadır. Kişiler bir yana bırakılsa bile (ki aslında bu elbette mümkün değildir), hareketler ya etkisizleşmiş, ya da iyice yeraltına çekilmiştir. Bu dönemde ilk kıpırdanmalar ünivesitelerde başlar, ardından kimi dergi çevreleri oluşur. Bu arada seksen öncesinde politik mücadelenin içinde olan, ama darbe sonrası bir şekilde varlıklarını sürdürmüş kişi ve kesimlerde yeni arayışlar başlar. Bu arayışlar arasında birkaçı bizim konumuz açısından çok önemlidir. Yeşil düşünceyi dolaylı da olsa besleyen anarşist hareket, Kara ve ardılı dergilerle Türkiye’de ilk kez seksenlerin ortalarında ortaya çıkar. Radikal bir ekolojist ve özgürlükçü söylemi buluşturan “Radikal Yeşiller” yine bu yıllarda gündemi belirleyen işler yapmaya başlarlar ve “Yeşil Barış” isminde bir gazete çıkarırlar. Ankara’da, kapatılan Birikim dergisi çevresine yakın bir grup sözünü ettiğimiz Güvenpark gibi eylemlerle ve yazdıkları yazılarla (örneğin Tanıl Bora’nın o yıllarda çok popüler olan kitabı “Yeşiller ve Sosyalizm”) süreçte bir anlamda öncü rollerden birini üstlenirler. İstanbul’da “Yeşil Dayanışma” adında bir gup kurulur. İzmir’de çeşitli eski sol çevrelerden isimler bir araya gelip Yeşiller Partisi’nin kuruluşunu dillendirmeye başlarlar.
Bu yıllar, Avrupa’da yeşil hareketin yükseldiği yıllardır. Dünyanın, hatta Avrupa’nın ilk yeşil partisi olmadığı halde bütün yeşil politika alanını belirleyecek güce ulaşan Alman Yeşilleri, 1983’de radikal bir program çevresinde Federal Meclis’e girmeyi başarmıştır. Ardından parti içinde radikal kanadın kopuşuna kadar giden ideolojik tartışmalar yaşanır. İçeriden bakıldığında sorunlu gibi görünen bu çatışmalar aslında yeşil politikanın heyecan yaratmasını ve dünya çapında takip edilmesini sağlamıştır. Türkiye’de 1980’lerin ikinci yarısından sonra özellikle Ayıntı gibi birkaç yayınevinin ardı ardına yeşil politika kitapları yayımlamaya başlamaları, Rudolf Bahro gibi isimlerin yarattığı tartışmaların Türkiye’de de eş zamanlı izlenmesi bütün bu dönemin ne kadar zengin geçtiğinin belirtileri arasındadır.
Bugünden bakıldığında erken bir hamle gibi görünen Yeşiller Partisi deneyimi de, aslında bu tarihsel perspektifte değerlendirilmelidir. Bundan yaklaşık 20 yıl önce Yeşiller Partisi kurulduğunda, ne çevre hareketlerinde, ne nükleer karşıtı harekette, ne de yeşil düşünce anlamında bugünkü çeşitlilik ve olgunlaşmışlık vardı. Yeşiller Partisi deneyimi içeriden bakıldığında yetersiz ve sorunlarla dolu olabilir. Ama bugünden bakıldığında ortada kendine çevreci diyen bir kitle yokken, Yeşiller’in çevrecilik denen şeyi daha çıkış noktasında politize etmeyi başardığını görürüz. Bu, Türkiye’de yaşanmış olan bir tarihtir ve yok saymanın ve geri çevirmenin olanağı yoktur.
Yeşiller Partisi’nin eylemci çizgisi Türkiye’de eylemci bir çevreciliğin yükselmesine de katkıda bulundu. Ama partinin dağılmasının ardından doksanlı yıllar boyunca yeşil politik damarını kaybetmeye başlayan bir çevrecilik anlayışı hakim hale geldi. Herkesin çevreci olduğu, çevreci olmanın bir görgü meselesine indirgendiği bu dönemde yeşil ve ekolojist çizgiler tabanla sadece yerel mücadelelerde buluşur hale geldi. İşte bugün çevre hareketiyle siyaseti yeniden buluşturmak gerektiği sanısını doğuran şey bu kopuştur. Bu dönemde çevre hareketleri için şunlar belirgin hale geldi:
1- Küçük ve kapalı bir kurumsallaşma çizgisi. Sivil toplum kuruluşlarınca belirlenen bu çizgi özellikle 1996 Habitat Konferansı sonrasında belirginleşti. Ancak hiçbir sivil toplum örgütü tek başına (ya da birlik olarak) hareketi belirlemeyi ya da sürüklemeyi başaramadı. Bugün, çevreci sivil toplum örgütlerinin marjinalize olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz, ki bu da yerel ekoloji mücadelelerinin yükselişiyle aynı döneme rastlıyor.
2- Resmi çevreciliğin doğuşu ve çöküşü. Çevre Bakanlığı’nın kurulması, ulusal çevre eylem stratejilerinin kabulü, belediyelerle işbirliği içinde kurulan yerel gündem teşkilatları gibi örgütlenmeler, “sürdürülebilir kalkınma” boş-sözüyle özetlenen bu çizgiyi doksanlı yıllarda bir ara görünür hale getirdi. Ancak bugün resmi çevrecilik ve sürdürülebilir kalkınma kimseyi ikna etmeyen bir devlet ideolojisine dönüşmüş durumdadır. Etkisini de, hareketi yaralama potansiyelini de kaybetmiştir.
3- Sermaye tarafından oluşturulan çevrecilik anlayışı. TEMA’nın başını çektiği, çok sayıda üye toplayan bu yapılar bir yanıyla resmi çevreciliğin yedeğinde yer aldılar, bir yanıyla da yereldeki çevreci oluşumların yanında durdular. Çok sayıda insan bu yapılar yoluyla çevre hareketleriyle tanıştı. Ancak bu tanışma olumlu bir birliktelik getirmedi, getiremezdi. TEMA ve benzeri sermaye örgütlerinin çevrenin korunmasına katkısı, TÜSİAD’ın işçi haklarına olan katkısı kadar olabileceğinden, bu tür örgütler çevre-siyaset ilişkisi açısından konu dışıdır. Yine de çevre hareketinin marjinalize olmasına ve politikadan kopmalarına olan “katkıları” göz ardı edilemez.
Doksanlı yıllarda geriye nükleer karşıtı hareket kalıyor. Bergama mücadelesinin en tanınmış örneğini oluşturduğu yerel ekoloji mücadeleleri de bu yıllarda iyice ön plana çıktı. O dönemdeki eski-yeni yeşiller de daha çok bu hareketler içinde yer alıyorlardı. Dolayısıyla bugün için de önemli olan, bu çizginin nereye evrildiğidir.
Yeşiller Partisi deneyimi Türkiye’de çevreci eylemleri popülerleştirmiş, dağılması da yükselen çevreciliği görece apolitik hale getirmişti demiştim. Sosyalist parti ve örgütlerin de o yıllarda bu konularla pek fazla ilgilenmediğini buna eklemek gerekir. Marksist terminolojinin bugünkü anlamıyla yeşil politika alanına girmesi ancak 2000’lerde olmuştur. Sosyalist partilerin içselleşttirmeden yeşilleri de kapsamaya çalışma çabaları da (ÖDP örneğinde olduğu gibi) o yıllarda başarılı olmamıştı. Oysa şu anda bu tür partilerin çalışmaları daha samimi ve işe yarar görünmektedir. Bunda da taşların yerine oturmaya başlamasının payı vardır.
Sonuçta çevre ve siyaset diye bugün eksik (hatta yanlış) kodlanan ilişkinin Türkiye’nin yakın tarihinde doğru bir hatta başladığını, bugün yapmamız gerekenin bu anlamda tarih-dışı davranmamak olduğu söylenebilir. Çevrecilik günümüz dünyasında modern toplumların genelgeçer bir değeri haline gelmiştir. İnsan hakları ve demokrasiyle birlikte çevrecilik de kimsenin karşı çıkmadığı (en azından söylemde reddedemediği) bir evrensel değerdir. Bu nedenle de ekoloji mücadelelerinde ve yeşil politikada ayırdedici yeri yoktur. Çevre konusunda teknik ve bilimsel bir uzmanlığı toplumun yararına sunma özeli dışında (bunun bir örneği bu toplantıyı düzenleyen Çevre Mühendisleri Odası, bir örneği de benim kurucuları arasından yer aldığım Çevre İçin Hekimler Derneği olabilir) çevre mücadelesi yerelde somut, radikal, yaşamı ve doğayı savunan ekoloji mücadelelerine dönüşmektedir ve dönüşmelidir. Sermayenin ve devletin çevre kuruluşları konu dışı bırakılmalıdır. STK’lar tabandan yükselen hareketlere yer açmadıkları sürece marjinalize olmaktan kurtulamazlar.
Yerelde ekoloji mücadeleleri kendiliğinden bile olsa politik olarak doğru yerde duruyorlar. Ulusal düzeyde ise yeşil politika kapsayıcılık şansına sahip olan ve gelecek iddiasında bulunabilecek tek oluşumdur. Yeşil düşünce veya ekoloji kapsamındaki ideolojik ayrılıkları yeşil politikanın iç tartışması ve çeşitliliği olarak görmeye başladığımızda, sanırım çevre ve siyaset arasındaki ilişkiye dair tartışma da ayakları üzerine oturacaktır.

Hiç yorum yok: