22 Nisan 2007

Direnirsek, başa çıkabiliriz!

Bu yazı Radikal İki'nin 22 Nisan 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Ümit Şahin
Nokta dergisinin geçen sayısında Konya’nın Ereğli ilçesinde kendi emeğiyle bir orman oluşturarak çölleşmeye karşı mücadele eden emekli matematik öğretmeni Rahim Demirbaş’la yapılmış uzun bir röportaj vardı. Derginin kapağa taşıdığı bu sıradışı insan, 9 yılda 10 bin ağaç dikerek doğanın insan tarafından yok edilmesine karşı tek bir insanın mücadelesinin bile ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyordu. Rahim beyin küresel ısınmayla ilgili bir soruya verdiği cevap ise toprakla olan ilişkisinin tesadüfi olmadığını kanıtlıyordu.
Olduğu gibi alıntılıyorum:
– Küresel ısınma vakasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Valla 2025’e kadar Türkiye çöl olacak diyorlar ama direnirsek bununla da başa çıkabiliriz. Bence insanlık bunun üstesinden de gelebilir.
- İnsanlık bu işin üstesinden nasıl gelebilir sizce?
- Mesela otomobil üreticilerine, doğaya ne kadar zararlı gaz veriyorlarsa, onu otomobilin ömrüyle çarpıp ceza vermeleri lazım. Dedem de kayısının dalını kıran çocukların babasına aynı şeyi uygularmış ya. O ağacın ömrünü tahmin edip onun ömrü boyunca vereceği ürünün cezasını kesermiş dedem.”
Ekolojik krize yol açan sistemle mücadele etmek yerine sadece ağaç dikmeyi veya günlük yaşamla ilgili küçük bireysel önlemler almayı önerenlere karşı, hayatını ağaç dikmeye adamış bir Anadolu bilgesi gereken cevabı en özlü biçimde vermiş: Neyin ne olduğu belli. Küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını kimin, ne kârlar uğruna ürettiği belli. Dünyada bu endüstriyel üretim çılgınlığından “yarar” sağlayan azınlık belli. Kendilerine öğretilen tüketim standartlarını korumak ve sürdürmek uğruna bu sistemi yeniden üretmeye kararlı kesimlerin kimler olduğu belli. Yani kayısının dalını kırdıranla otomobil üreten bir. Üstelik giderek çığrından çıkan küresel ısınma yüzünden yerlerinden yurtlarından olan, toprakları çölleşen, sellerle, kasırgalarla boğuşan, açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan milyarlarca insanın çoğunlukla bu krize neden olmayan masum ülkelerin halkları olduğu da belli. O zaman lafı dolandırmaya gerek yok. Kurulu düzeni sürdürmek uğruna dünyanın geleceğini yok edenlere, insanlığın sonunu getirenlere ve canlı türlerini ortadan kaldıranlara dur demek gerekiyor.
Bu da ancak sokağa çıkarak olur.
Türkiye, hem kalabalık, hem de giderek büyüyen ekonomiye sahip bir ülke olarak küresel ısınma ve ekolojik krizdeki sorumluluk payını arttırıyor. Bunu fosil yakıt batağına daha fazla saplanarak, yanlış enerji, sanayi ve ulaşım politikaları sarmalına daha fazla dolanarak yapıyor. Türkiye’nin bu sarmaldan çıkıp ekolojik bir sıçrama yapmasını önerdiğimizde, bunun için ilk ve küçük adım olarak da Kyoto Protokolü’nü imzalamasını istediğimizde karşımıza çıkanlar endüstriyel kalkınmadan, yani Türkiye’nin atmosferi daha fazla kirletme, dünyayı daha fazla ısıtma hakkından söz ediyorlar. Hangi dünyaya kalkınacaksınız?
Hükümet, sanayiciler, bürokratlar, hatta kimi sivil toplum örgütleri suçu, örneğin Irak’ı işgal etmesine muhalefet etmek için çok da kararlı olmadıkları, ABD’ye atıp kurtulmaya çalışıyorlar. Kendi ülkemiz tam tersi bir yolda gidip kömürlü santralların, çimento fabrikalarının ve otoyolların, yani geri dönüşü olmayan bir endüstriyel tüketim toplumunun bataklığına sürüklenirken başkalarını suçlayıp onların adım atmasını beklemek kendi sorumluluğunu almaktan kaçmaya çalışmak dışında ne anlama gelir?
Öte yandan Çernobil felaketinin 21. yılında, Çernobil’den yayılan radyoaktif bulutların nice Kazım Koyuncu’yu kaybetmemize yol açtığı bir ülkede, hala nükleer santral yapma heveslerini gidermek için çabalayan bir hükümete ve lobilere sahibiz. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Sinop’ta halkı kandırmak için propoganda bürosu kuruyor. Nükleerciler eskiden olduğu gibi kendi pazarladıkları reaktör modelini Türkiye’ye satma telaşıyla birbirlerine giriyorlar. Hükümet, ürettiği enerjiyi havaya savuran, dünyanın enerjiyi en verimsiz, en gereksiz biçimde kullanan ülkelerinden biri olan Türkiye’nin 5 milyar dolarını sırf bu lobileri doyurmak için Sinop topraklarına gömmeye çalışıyor. Üstelik radyasyona en fazla kurban vermiş Karadeniz halkının gözlerinin içine baka baka.
“Türkiye Kyoto’yu İmzala!” imza kampanyasına 2 ayda 150 bini aşkın imza gelmesi, bir şeylerin değişmeye başladığının en önemli işareti oldu. Şimdi ikinci adım, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük mitinglerinden birini yapmakta. 28 Nisan Cumartesi günü, Kadıköy meydanında, Küresel Eylem Grubu’nun öncülüğünde, “Başka Bir Enerji Mümkün” sloganı altında toplanacak olan insanların, artık kafasını bu işlere takmış bir avuç aktivistten ibaret olmaktan çıkması gerekiyor. İstanbul’da Hrant Dink’in ardından yaşanan büyük tepki selinin verdiği umudu, daha önce 1 Mart’ta Türkiye’nin savaşa girmesini engelleyen yüz bin insanın Ankara’da yarattığı coşkuyu, Sinop’ta geçen yıl yapılan nükleer karşıtı mitingin harekete geçirici etkisini daha da büyüterek tekrarlamamız mümkün. Mevsimlerin ortadan kalkmasından, sellerden, kuraklıktan, susuzluktan, çölleşmeden, yeni Çernobillerden, kısaca yaşadığı dünyanın, belki de sadece kendi çocuğunun geleceğinden kaygı duyan milyonlarca insanın, harekete geçmenin, sokağa çıkmanın bir şeyleri değiştirebileceğine inanmasını sağlayacak bir motivasyona ihtiyacı var.
Ben ne yapablirim diye soran insanlara hep aynı cevabı vermeye çalışıyoruz. Evet, ampulünüzü değiştirebilir, otomobil yerine tramvaya binebilir, suyunuzu tasarruflu kullanabilirsiniz. Ama politik önlemler alınmadıkça, bunlar ne yazık ki yeterli olmayacaktır. O yüzden önce mücadele, önce sokak. 28 Nisan’da Kadıköy’de “Türkiye Kyoto’yu İmzala”, “Nükleer Enerjiye Hayır”, “Başka Bir Enerji Mümkün” demek için toplanıyoruz.
Rahmi hocanın dediği gibi: “Direnirsek, bununla da başa çıkabiliriz...”

Hiç yorum yok: