01 Eylül 2010

Yeşiller ile Sosyalizmin Tarihsel Kesişme Noktası Anarşizm mi?


Bu yazı Üç Ekoloji dergisinin 2010 tarihli 8. sayısında yayımlanmıştır.

Ümit Şahin

Yeşil politikanın sosyalizmle olan ilişkisini anlamak için önceliği Marx'ın eserlerindeki ekolojik (veya ekoloji karşıtı) sözleri yorumlamaya verme yaklaşımı tatmin edici değildir. Ekolojik krizin kapitalizmle ilişkisi üzerinden bir yeşiller ve sosyalizm tartışması yapmak veya Marksizmi anti-yeşil olarak yorumlamak da yanlış olur. Bu yaklaşım anakroniktir ve bugünün diliyle geçmişi yorumlamak anlamına gelir.

Ama bu, yeşiller ile sosyalizm arasındaki ilişkiyi incelemenin gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine yeşil düşünce/hareketle sosyalizm arasındaki kesişmeler ve ayrışmalar her iki ideoloji ve politika alanı hakkında çok şey anlatıyor.
Bu yazının amacı daha sık tartışılan ayrım noktalarından ziyade, kesişmeler üzerine düşünmeye başlamaktır. Yeşil politikayla sosyalizmin kesişme noktaları da ayrım noktaları gibi elbette ideolojiktir. Ama ben ideolojik bir tartışma kadar tarihsel bir araştırmayı da önemsiyorum.

Yeşil politikayla sosyalizmin kesişme noktalarını ararken çok sayıda düşünürle ve tarihsel önemi olan isimle karşılaşırız: Gustav Landauer, Barry Commoner, Rudolf Bahro, Andre Gorz, Elmar Altvater, Alain Lipietz, Jean-Paul Deléage gibi...

Bu isimlerin 21. yüzyıl ortamında doğmuş yeni ekososyalizm için çok fazla bir anlam ifade etmediğini biliyorum. Ancak Seattle 1999 eylemleri ile başlayan, yirmi birinci yüzyılın yeni antikapitalist atmosferinin ürünü olan ve Monthly Review, CNS gibi dergi çevreleriyle ve Joel Kovel, John Bellamy Foster gibi isimlerle anılan ekolojik Marksizm/yeni ekososyalizm literatürü, yeşil politikayla sosyalizm arasındaki gerilimi anlamak için yetersiz kalır.

Bunun çok basit üç nedeni var:

1- Yeşil hareketle sosyalizmin tarihsel kesişmesinde belirleyici olan sosyalizmin Marksist değil, anarşist yorumudur.

2- Sosyalizmin yeşil politikaya yaptığı katkının önemli yanlarından biri ekolojist ideolojinin insan sevmez, yeni-çağcı ve Malthusçu yorumlarla arasına mesafe koymasını sağlamasına yardımcı olmasıdır. Bunu yaparken yeşil politikanın saf eko-merkezci bir kulvarda gelişmesine engel olmuş, insani ve toplumsal yönünü (bazılarına göre gereğinden çok) vurgulayarak güncel politikada kendine yer bulmasını kolaylaştırmıştır.

3- Yeşil partiler Seattle sonrası antikapitalist mücadele döneminde değil, reel sosyalizm döneminde doğmuştur. Dolayısıyla Yeşiller kapitalizme olduğu kadar sosyalizme de (dönem gereği Sovyet ve Doğu Avrupa sosyalizmine) karşı bir politik akımdır.

Bu yazının asıl konusu birinci önerme olmakla birlikte, ikinci ve üçüncü maddeler için de Barry Commoner ve Rudolf Bahro'ya geri dönerek birkaç söz söyleyebiliriz. 

Commoner'in ve Bahro'nun ekososyalizmi

Bugün yaygın anlamıyla “çevrecilik” olarak bildiğimiz akımın ABD'deki öncüleri arasında yer alan Barry Commoner, bir biyoloji profesörü ve bir sosyalistti. Commoner, insanların yeryüzündeki varlıklarını sürdürebilmek için nasıl politikalar izlenmesi gerektiğinden bahsetmeye başladığında, yani “sağkalım politikası (politics of survival)” denen akıma dahil olduğunda 70'li yıllar daha başlamamıştı. Henüz ekosferin bir bütün olarak tehlikede olduğundan, doğal yaşam alanlarındaki ve büyük ekosistemlerdeki çevresel krizlerden, küresel bir sorun haline gelmeye başlayan hava, su ve sanayi kirlililiğinden, teknolojinin ölümcül kusurlarından, nükleerin hem silahlanma hem de enerji üretiminde bir bütün olarak yıkım tehlikesi yarattığından söz etmek bugünkü kadar alışılmış ve “basmakalıp” hale gelmemişti. Time dergisinin çevreyi konu alan ilk kapağında, 7 Şubat 1970 tarihinde Barry Commoner'ın resminin yer aldığını söylersek, bu ismin o dönemler için en azından ABD'deki önemi daha iyi anlaşılır. (1)

Commoner'ın çevre sorunlarının kökenlerinden ve çözüm önerilerinden bahsettiği en ünlü kitabı The Closing Circle 1971'de yayınladığı zaman büyük ilgi toplamıştı. Çoğu insan bunları ilk kez duyuyor ya da derli toplu olarak ilk kez bir arada görüyordu. Aynı yıllarda Roma Kulübü'nün hazırlattığı “Büyümenin Sınırları” (Limits to Growth) bugün bu türün en önemli örneği olarak bilinse de, bilimsel bulgular, veriler ve haberler ışığında hazırlanan uyarı tonu yüksek yazı ve kitaplar çevresel sorunlar yaygınlaştıkça ve üzerinde çalışan kişi sayısı arttıkça hızla çoğaldı. İşte Barry Commoner bu türün birkaç öncüsünden biridir.

Commoner'in çevreciliğe yaptığı en önemli katkı, diğer bazı isimlerle birlikte bugün çevrecilik dediğimiz zaman aklımıza ilk gelen şeylerin daha sosyal bir çerçeveye oturtulmasını sağlamasıdır. Bugün çevre sorunlarından kaygı duyan insanların çoğunluğu, toplumsal eşitsizliklerin çevre meseleleriyle ilgisini, yoksulların çevre sorunlarından daha fazla etkilendiğini, çevreye duyarsız şirketlerin denetlenmeyen faaliyetlerinin yarattığı kirliliği ve çevreye duyarsız üretimlerin şirket karlarını arttırmak için körüklendiğini kabul eder. Farklı kesimlerin çözüm önerileri farklı olsa da, çevre sorunlarının sosyal sorunlarla bağı genel kabul görür. Commoner'ın dediği gibi “Irkçılık, yoksulluk, güçsüzlük ve kimyasal kirliliğin çevreye saldırısı arasında fonksiyonel bir bağlantı vardır.” (2)

Çevreciliğin sosyal sorunlarla bağının anlaşılması önemliydi. Hala da önemlidir... Bunun nedeni sadece çevre sorunlarının temelinin siyasi olduğunu ve sistem sorununu görmek de değildir. Günlük hayatta, yaşam biçimi tartışmalarında ve gündelik politika içinde çevre sorunlarının ayrı tutulmasının ve yalnız bırakılmasının bedelini hala ödüyoruz. Bu anlayış çevre sorunlarını yanlış yönetime, insanların “kötülüğüne”, ya da nüfus fazlalığına bağlar. Sorunu siyasal özünden sıyıran bu anlayış hareketin tabanında hala yaygındır. Ama çevre meselesini sosyal sorunlarla birleştiren Commoner gibi sol kanat çevreciler sayesinde çevrecilik bundan ibaret olmaktan çıkmıştır.

Commoner'ın “Nüfus Bombası” kitabının yazarı ve Yeni-Malthusçu çevreciliğin öncüsü Paul Ehrlich ile yaptığı tartışma zamanında son derece popüler olmuş ve suçu nüfus fazlalığına (dolayısıyla ayrımsız bir biçimde insana, hatta daha fazla “üreyen” yoksul ülkelere ve aslında doğrudan yoksullara) yıkan anlayış Commoner'in sert “ekososyalist” muhalefetiyle karşılaşmıştı. (3) Commoner'in ekososyalizmi bugünkü örneklerin tersine Marksist kaynaklara çok fazla referans veren bir ekososyalizm olmadığı gibi, zamanın Ortodoks Marksist yorumlarına da uzaktı. Üstelik 1980'de, henüz yeşil bir partinin olmadığı ABD'de Yurttaş Partisi adında bir parti kurarak Reagan'a karşı başkan adayı olan Commoner mücadelesini seçimlere taşımış ve bu anlamda ülkesinde yeşil politikanın da öncülüğünü yapmıştı. Commoner bu nedenle ekososyalizmi çevre hareketinin içine ve yeşil politikaya taşıyan belirleyici isimler arasındadır.

Rudolf Bahro ise Yeşiller'in “reel sosyalizm” döneminde doğuşunun simgesidir. Doğu Almanya'nın önemli entelektüellerinden biri ve elbette Doğu Alman Komünist Partisi'nin üyesi olan Bahro 1975'de “Doğu Avrupa'da Alternatif” kitabını yazdıktan tutuklanarak zamanının en tanınmış politik mahkumlarından biri haline gelmiş, yapılan uluslararası kampanya sonucunda serbest bırakılıp Batı'ya geçmesine izin verilince de Yeşiller Partisi'nin kurucusu olmuştu. (4) Bahro'nun ekososyalizmi mevcut sosyalizmin eleştirisi üzerine kuruluydu. Bu da yeşil hareketin reel sosyalizmin alternatif olmaktan çıktığı, Batı'daki sol çevrelerde de totaliter ve çevreyi en az kapitalizm kadar tahrip eden bir sistem olarak kabul edildiği bir dönemin ürünü olduğunu gösterir. Her ne kadar Bahro sonraları daha radikal, spiritüel ve komüncü bir çizgi benimsemişse de, Yeşiller'in sosyalizmle ilişkisinde reel sosyalizm eleştirisinin belirleyici önemini Rudolf Bahro'nun simgelediğini söylemek yanlış olmaz.

Commoner ve Bahro gibi isimlerle ilgili bu kısa değinmeleri uzatmak mümkün. Ekososyalizmin Fransa'daki öncülerinden Gorz, Lipietz gibi isimlerden bahsetmeyen bir ekososyalizm yazısı da zaten eksik kalır.

Bu nedenle ben bu yazıyı birinci maddeyle, yani yeşil politikayla sosyalizmin tarihsel kesişme noktasının sosyalizmin Marksist değil, anarşist yorumu olduğu iddiasıyla sınırlayacağım. Bu yorumum Dilaver Demirağ'ın başka bir yerde dile getirdiği “sosyal demokrasinin Marksizmle ilişkisini, yeşil politikanın anarşizmle ilişkisine” benzeten yorumuyla kısmen paralellik taşıyor. Bu görüşü temellendirmek için de Gustav Landauer'e ve onun zamanına geri döneceğim.

Gustav Landauer: Anarşist ve İlk Ekososyalist

Gustav Landauer, Almanya'da on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başlarında kapitalist sanayileşmeye ve kentleşmeye karşı kırsal yerleşimleri alternatif olarak öneren, Alman anarşist geleneğinin belki de en önemli ismidir. 1870'de doğan, 21 yaşında Sosyal Demokrat Parti'den atılan, hayatı boyunca hem sosyal demokrasiye, hem de anarşist şiddete karşı mücadele eden Landauer'in trajik yaşamı 1919'da, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında gerçekleşen Münih devrimine ve kısa ömürlü Raterepublik'e (Bavyera Sovyet Cumhuriyeti) katılmasıyla son bulur. Landauer, devrimin kanla bastırılması sırasında Berlin'deki Sosyal Demokrat hükümetin gönderdiği askerler ve paramiliter güçler tarafından yakalanır ve cezaevinde linç edilerek öldürülür (5).

Landauer aynı devrimin diğer bir kurbanı olan Rosa Luxemburg kadar iyi tanınmaz... Oysa Peter Marshall tarafından Max Stirner'den sonra Almanya'nın en önemli anarşist düşünürü olarak selamlanan Gustav Landauer için anarşizm ve sosyalizm aynı anlama gelmektedir:

“Anarşi, insanın devletin ve sermayenin putlarından özgürleşmesi anlamına gelir; sosyalizm ise insanlar arasındaki gerçek bağı anlatır, gerçek, çünkü sosyalizm bireyin tininden kaynaklanır, çünkü bütün insanlar için aynı ve tek bir yaşayan fikir olarak çiçeklenir, çünkü insanlar arasındaki özgür bağ olarak varolur.” (6)

Landauer'in sosyalizminde insanları birbiriyle birleştiren Tin merkezi bir rol oynar. Landauer bu aktif Tin'in etkisi altındaki insan topluluğunun en canlı örneği olarak Ortaçağ Hıristiyanlığı'nı verir ve Ortaçağ dünyasını Batı kültürünün en yüksek noktası olarak görür. Landauer'e göre Tin'in önemi Rönesans ile birlikte bireycilik lehine azalmaya başlamıştır. (7)

Landauer'in sosyalizminin Romantik niteliği açıkça görülmektedir. Sanayileşmeye şüpheyle yaklaşmasında da Romantik bir ton vardır. Ancak Landauer, Edmund Burke gibi bir muhafazakar değil, tam tersine devrimleri Tin'in dogmatizme karşı bitmek bilmeyen bir uzun yürüyüşü olarak gören bir devrimcidir. Şiddetsiz bir toplumsal devrimi savunan Landauer, insana dair anarşist iyimserliğin bir örneğini vererek insanların bu dönüşüme kendilerini adamaları yoluyla gerçekleşecek yeni bir cemaat/topluluk görüşünü savunur. Wiliams'a göre Landauer ateşli bir anti-materyalist ve bir anti-Marksist'tir. Landauer 1908'de verdiği bir derse dayanan “Sosyalizme Çağrı” adlı ünlü kitabında Marx'ın savunduğu komünizmin kapitalizmin içinde büyüyeceğini, dolayısıyla kapitalizmin komünizmin gelişimindeki başlıca evre olacağını söyler. Marksizm'in askeri ve bürokratik sistemlerle acınası bir benzerlik içinde olduğunu ve bu nedenle Marksistlerin militarist ve bürokratik iki ülkede, Prusya ve Rusya'da işlerinin yoluna gittiğini belirtir. (8)

Williams, Landauer'in Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya deneyimlerinden yıllar önce yaptığı bu saptamaları “şaşırtıcı kehanetler” olarak yorumluyor ve Rudolf Bahro'nun 1977 tarihli “Doğu Avrupa'da Alternatif”inin öncüsü olarak görüyor.

Marx'ın savunduğu ekonomik sistemin temelindeki yapıların kapitalizmle olan benzerliğini vurgulayan Landauer, Marksizm'in devlet kapitalizmine dönüşeceğini söyler, çünkü “küçük sosyal organizmalar arasındaki müthiş çeşitlilik, ekonomik bağlar, adalet ve sevgi kaybolacaktır.”  Sosyalizme Çağrı şu cümlelerle son bulur: “Yeryüzü bize geri verilmelidir. Yeryüzü kimsenin mülkü değildir. Ancak yeryüzünün efendisi olmadığında insanlar özgür olabilir.” (9) Sosyalizm mücadelesini toprağı geri almak için bir mücadele olarak görmenin bugünkü tanımlarımızla ekolojist olduğu açıktır. Landauer'in paranın egemenliğini reddetmesi, Ortaçağ köy topluluklarını model olarak vermesi, dolayısıyla kendine yeterli, ihtiyaçları için üreten, artı değeri reddeden, küçük ölçekli toplulukları sadece ahlaki olarak değil, aynı zamanda gerçekçi bir ekonomik  model olarak da savunması ekolojist ütopyaların politik dile en erken tercümelerinden biri olarak görülebilir.

Rolf Cantzen de, Landauer'i Kropotkin'le birlikte ekolojik bir anarşizmin öncüsü olarak görür. Cantzen'in yorumuna göre Landauer'in Marksizm'e yönelik eleştirilerinde ilerlemeciliği reddetmesinin yeri önemlidir. Landauer, Marksizm'in sosyalizmin bir tarihsel gelişmenin sonucu olduğu tezinin teknolojik ilerlemeye duydukları güvenden kaynaklandığını ve hatta bu inancın bire bir kopyası olduğunu iddia edecek kadar ileri gider. Bu eleştiri dolaysız olarak teknoloji ve endüstriyalizm eleştirisine bağlanır. Endüstriyalizme karşı çıkan, insanlara doğaya yeniden katılma çağrısı yapan Landauer tekrar tarıma dönmeyi önerir ve toprağın kimyasal gübrelerle işlenmesine de karşı çıkar, çünkü bu toprağı bir doğa parçası olmaktan çıkararak kendisi de doğanın bir parçası olan insandan koparmaktadır. (10)

Teknolojiyi de yansız bir kazanım olarak görmeyen Landauer bir diğer kitabı olan “Sosyalizm İçin”de çalışma saatlerinin düşürülmesini tartışırken büyük işletmelerin yeni makineleri devreye sokmasının  işçilerin daha fazla sömürülmesi anlamına geleceğini savunarak şöyle der: “Girişimci ve işçi arasındaki ilişkinin bu gayri şahsileşmesinde, kapitalizm, modern teknoloji ve devlet merkeziyetçiliği ele ele gider. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi bir sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak halinde, işçiyi makinenin çarklarının bir dişlisi haline getirir. Nihayet devlet, kapitalistin işçinin ölümünün yasını tutması için bir neden olmadığı gibi ölüm ve kazalarda bile kapitalistin herhangi bir şekilde kişisel olarak buna dahil olması için bir gereklilik olmadığını görür.” (11)

Ekoloji politikalarını bugünkü anlamı içinde değerlendirdiğimiz zaman Gustav Landauer ilk ekososyalist olarak belirir: İlerlemecilik eleştirisi, endüstriyalizme karşı doğaya ve tarımsal üretime dönüşün politik bir seçenek olarak görülmesi, insanın doğa ve topluluk içinde ortak Tin ile birbirine bağlanmasının Ortaçağ köy toplulukları örneğiyle savunulması ve 'yansız' olmayan, sömürüyü arttıran teknolojinin reddi... Berlin duvarı yıkıldıktan, dogmatik Marksizm'le arasına mesafe koyan antikapitalist muhalefet yayıldıktan sonra Marx'ın satır aralarına dönmekten çok daha doğrudan bağlantılardır bunlar. Dolayısıyla tarihsel bağlamda ekososyalizmin kökeni anti-Marksist ve anarşist sayılabilir (12).

Williams, Landauer'in kapitalizme karşı mücadeleye verdiği büyük katkının 1920'lerin sonlarında ve 30'larda Alman politikasındaki aşırı kutuplaşma nedeniyle ihmal edildiğini ve Marksist eleştiri tarafından da gölgede bırakıldığını, en çok da bu nedenle günümüzün yeşil düşüncelerinde, Almanya'da bile, Landauer'in büyük etkisi olduğunu ileri sürmenin abartılı olacağını söylüyor (13). Yine de Landauer'in yeniden keşfedilen sözlerinin bugünün ekolojizmine olan katkısı ve Landauer'le Bahro arasındaki 'görünmez bağlar', en azından bizim ekososyalizmi yeniden yeşil düşünce yelpazesinin içinde, daha doğru bir yere yerleştirmemize yardımcı olabilir.
NOTLAR:

(1)   Michael Egan, Barry Commoner and the Science of Survival: The Remaking of American Environmentalism. The MIT Press, Cambridge, 2007
(2)   Barry Commoner, The Closing Circle: Nature, Man, and Technology. Knopf, New York, 1971
(3)   Andrew Feenberg, The Commoner-Ehrlich Debate: Environmentalism and the Politics of Survival. (içinde) Minding Nature: The Philosophers of Ecology (ed. David Macauley). The Press, New York, 1996.
(4)   Rudolf Bahro, Kızıldan Yeşile (çev: Ali Tükel). Metis Yayınları, İstanbul, 1990.
(5)   Eugene Lunn, Prophet of Community: The Romantic Socialism of Gustav Landauer. University of California Press, Berkeley and Los Angeles, 1973
(6)   Rhys W. Williams, 'Community Plants the Forest of Justice': Gustav Landauer, Ecosocialism and German Expressionism. “Green Thought in German Culture: Historical and Contemporary Perspectives” içinde (ed. Colin Riordan), University of Wales Press, Cardiff, 1997, s.57-58
(7)   Rhys W. Williams, age. s.58
(8)   Rhys W. Williams, age. s.59
(9)   Rhys W. Williams, age. s.60
(10)                      Rolf Cantzen, Daha Az Devlet, Daha Çok Toplum: Özgürlük, Ekoloji, Anarşizm. Çeviren: Veysel Atayman. Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994, s.256-262
(11)                      Gustav Landauer, Sosyalizm İçin (1911). “Anarşizm: Özgürlükçü düşüncenin Belgesel Bir Tarihi. Anarşiden Anarşizme (MS. 300-1939)” içinde. (ed. Robert Graham, çevirenler: Nil Erdoğan, Mustafa Erata), Versus Kitap, İstanbul, 2007, s.419
(12)                      Gustav Landauer'i ilk ekososyalist olarak tanımlayan Rhys W. Williams dönemin ekspresyonist yazarlarından Ernst Toller'in Münih devrimi deneyiminden yola çıkarak yazdığı oyunu “Masse Mench (Kitleler ve İnsan)”i aktarıyor. Oyunun kişileri Gustav Landauer'in düşüncelerini yansıtan, bireysel ve tinsel yenilenmeyi simgeleyen Kadın ve Marx'ı, ya da tarihsel determinizmi simgeleyen Adam'dır. Oyunun başlarında Kadın şöyle der: “Kitleler Topluluk olmalı. / Topluluk intikam değildir./ Adaletsizliğin kaynaklarını Topluluk yok eder./ Adalet ormanını Topluluk diker.”
(13)                      Rhys W. Williams, s.71

Hiç yorum yok: