21 Mayıs 2011

Nükleersiz ve karbonsuz bir dünya mümkün

Bu yazı Küresel BAK'ın Mayıs 2011'de Fransa'da yapılan G8 zirvesine karşı hazırladığı broşürde yer almıştır.

Enerji krizi yüzyılın en büyük göz boyaması. Ülkeleri de, insanları da gelir düzeyleri, yaşam biçimleri ve öncelikleri ne olursa olsun, sonsuz bir enerji ihtiyacının nesnesi haline getiriyor. Basit bir denkleme dayanıyor “enerji krizi” söylemi: Her geçen gün daha fazla enerji tüketmek zorunda olduğumuz, ancak daha fazla enerji tüketerek “daha iyi” yaşayabileceğimiz, bunun için de mümkün olan her türlü kaynağı sonuna kadar kullanmamız gerektiği iddiasına...


Endüstriyel kapitalist sistem doymak bilmeyen bir enerji açlığı çekiyor. Doyurulması imkansız bir enerji oburluğuyla yaşıyor. Fabrikaları, uçakları, otomobilleri, savaş makineleri, gıda endüstrisi ve tüketim toplumunun ışıltılı kentleriyle enerjiye doymuyor. Bu açlığı doyurmak için dünyanın bütün fosil yakıtları, bütün uranyum rezervleri, bütün su kaynakları, bütün boru hatları, bütün petrol tankerleri yetmiyor.

Nükleer enerji işte bu açlığı gidermek ve enerji krizi masalını sürdürmek için pazarlanan değişmez araçlardan biri… Üstelik şimdi bir de iklim değişikliğine çareymiş gibi gösterilip her şey iki kere kirletiliyor.

1945’de Japonya’da Hiroşima ve Nagazaki kentlerinin üzerinde patlatılan atom bombaları nükleer enerjinin doğum anıydı. En az 300 bin insanın öldürüldüğü tarihin bu en büyük kitle katliamının ardından bu ölümcül teknoloji nükleer silahlanmayı ve nükleer santralleri yarattı. Bu ayrılmaz ikili 40-50 yıl içinde büyük endüstrileşmiş ülkelerin egemenlik araçları haline geldi. Bugün dünyada çalışır haldeki 440 civarındaki nükleer reaktörün üçte ikisinden fazlası (300 reaktör) G8 ülkelerinin yedisinde yer alıyor (İtalya, Çernobil felaketinden sonra mevcut 4 nükleer reaktörünü referandumla kapatmıştı). Dünyadaki bütün nükleer santral üreticisi ülkeler de (Güney Kore hariç) G8 ülkeleri arasında...

Nükleer enerjinin tarihi aslında kazaların, felaketlerin, skandalların ve yalanların tarihidir.

Yüz binlerce insanın ölümüne neden olan Çernobil felaketinin üzerinden tam 25 yıl geçtikten sonra, 11 Mart 2011’de üç reaktöründe birden Çernobil düzeyinde bir çekirdek erimesi kazası meydana gelen Fukushima nükleer santrali, bu tarihin şimdilik son ölümcül sayfası. Daha Çernobil’den yayılan radyasyon bulutunun ölümcül bilançosu tam olarak anlaşılmadan, şimdi de Fukushima’dan yayılan radyasyon yeryüzünü kirletiyor. Santralın çevresindeki 20 kilometre çapındaki alan boşaltıldı. Boşaltılmayan alanlarda da insanların sokağa çıkmasına izin verilmiyor. Okyanusa boşaltılan milyonlarca ton radyoaktif su ve atmosfere yayılan radyasyon bulutları nedeniyle Japonya’da içme suyundan süte kadar her şeye radyasyon bulaştı. Balık tutulamıyor, ağaçlardaki yemişler toplanamıyor, insanlar kanser korkusuyla yaşıyor. Radyasyon bulutu Amerika kıtasına bile çoktan ulaştı.

Dünyanın pek çok ülkesi nükleer kaza korkusuyla santrallerini kapatmaya, ya da yeni nükleer planlarını askıya almaya çalıyor. Almanya, İtalya, Çin, ABD, Japonya bunlar arasında. Ama nükleer reaktör pazarlayan şirketler ve onların iş takipçisinden başka bir şey olmayan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gibi kurumlar, çökmekte olan nükleer endüstriyi kurtarmak için yalan üzerine yalan söylemeye devam ediyorlar. İklim değişikliği gibi günümüzün en büyük krizini de hiç utanıp sıkılmadan yem olarak kullanıyorlar.

Onlara nükleer lobi deniyor.

Nükleer lobi yıllarca Çernobil’in yarattığı yıkımı küçümsemeye kalktı. Şimdi de Fukushima’yla ilgili gerçekleri gizlemeye çalışıyor. Radyasyon kirliliğinin düzeyi açıklanmıyor. Ülkeler nükleer reaktör satın almaktan vazgeçmesinler, Siemens, General Electric, Toshiba, Areva, Rosatom gibi nükleerci şirketlerin tatlı kârları tehlikeye girmesin diye insanları her şeyin yolunda olduğuna inandırmaya, dünyanın en güvensiz ve en tehlikeli teknolojisi olan nükleeri ileri teknoloji diye yutturmaya çalışıyorlar. Japonya gibi bir teknoloji ülkesinin bile nükleer kazalar karşısında çaresiz kaldığını görmemizi istemiyorlar.

İklim değişikliği ise gün geçtikçe ağırlaşan bir kriz halini alıyor. Son 100 yıl içinde yeryüzünün ortalama sıcaklığı 1 derece arttı. Kutuplardaki buzullar eriyor. Deniz seviyeleri yükselip okyanuslar asitleşiyor. Denizlerdeki canlı yaşam biterken, yer altı sularının en önemli kaynağı olan dağlardaki buzullar ve kalıcı kar örtüleri eridiği için kuraklık ve su kıtlığı yayılıyor. Toprak verimsizleşiyor, milyarlarca insanın tek gıda kaynağı olan tahıl üretimi düşüyor. Geçen sene Pakistan’da 20 milyon kişiyi evsiz bırakan ve mülteciye çeviren, Avustralya’da bütün bir kenti iç denize çeviren seller, Rusya gibi soğuk bir ülkede aşırı sıcaklar nedeniyle bir aydan fazla süren orman yangınları, Afrika’da ve Güney Amerika’da yayılan kuraklık haberleri iklim felaketlerinin geleceğin değil, bugünün sorunu olduğunu gösteriyor.

Küresel ısınmayı durdurmanın tek yolunun kömür ve petrol gibi fosil yakıtlardan uzak durmak ve bütün bir ekonomik sistemi karbonsuzlaştırmak gerektiğini herkes kabul ediyor. Daha az enerji tüketerek, enerji açlığına son veren ekolojik bir geleceği inşa ederek, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek karbonsuz bir uygarlığa geçişin mümkün olduğunu artık en ciddi bilimsel raporlar da doğruluyor.
Ama bunun için gereken politik kararlılığı engellemek isteyen şirketlerin ve devletlerin yalan ve çarpıtmalarla dolu kampanyaları bitmiyor. ABD’de hala başta ticaret odaları olmak üzere şirket çıkarlarını savunan kuruluşlar küresel ısınmayı inkar ediyor, sanki iklim değişikliği konusunda bilim çevreleri uzlaşamamış gibi ağır bir bilgi kirliliğini yaymaya devam ediyorlar. Uluslararası iklim zirvelerinde de, ABD kongresi gibi karar verici odaklarda da lobiler yoluyla fosil yakıtlardan çıkışın önünü kesmeyi başarıyorlar. İklim krizinin çözülmesini daha da zorlaştıran nükleer rönesans iddialarıyla yalanlarını daha da katmerli hale getiriyorlar.

Türkiye de bu yalanlara en çok kanan ülkelerden biri. Daha doğrusu Türkiye’de de hükümet halkına yalan söylüyor. İklim değişikliğini ciddiye almıyor, uluslararası anlaşma zeminlerinden kaçıyor. Rusya’yla yaptığı kirli nükleer anlaşma tehlikeye girmesin diye nükleer patlamayı tüp gazla karşılaştırıyor. Fukushima kazasını da, zamanında Çernobil’i yaptığı gibi küçümsüyor. Akkuyu’da aktif deprem bölgesine inatla nükleer santral kurmak istemesinin gerçek nedenini bilmemizi istemiyor. Rusya’yla kim bilir neyin karşılığında bu kadar kirli bir anlaşma imzaladığını gizliyor. Öte yandan Türkiye’de de hükümet nükleerci hesaplarını yine enerji krizi yalanıyla halka yutturmaya çalışıyor.

Biz bu enerji krizi masallarına inanmıyoruz. Geleceğimizi karartacak ve radyasyonla kirletecek nükleer santralleri istemiyoruz. Daha çok tüketerek mutlu olmaya da, ölümüne nükleer enerjiye de hayır diyoruz. Daha az enerji tüketerek, doğayla uyum içinde yaşayarak, rüzgar, güneş bize yeter diyerek bu kirli planlara karşı direniyoruz.

Akkuyu’da, Sinop’ta ya da başka bir yerde nükleer santral istemiyoruz. Savaşlara, neoliberalizme, doğanın yıkımına karşı çıkmakla, iklim değişikliğinin çözümü için mücadele etmek ve nükleere karşı çıkmak aynı şey.

Nükleersiz ve karbonsuz bir dünya mümkün. Bu geleceği sadece biz kurabiliriz.

Hiç yorum yok: