01 Ekim 2007

H2O ve Unutmanın Suları

Bu yazı Yeni İnsan Yayınları tarafınan Ivan Illich Kitaplığı'nın ilk kitabı olarak 2007'de yayımlanan "H2O ve Unutmanın Suları"na Sunuş bölümü olarak yazılmıştır.

H2O ve unutmanın suları, Ivan Illich'in bütün yaşamına ve yazılarına yayılan izleğin zarif bir özeti gibidir. Modern endüstriyel toplumun, insanın maddeyle, yani eşyayla, kendi yarattığı araçlarla ve kültürle biçimlenen doğayla ilişkisinde yarattığı radikal dönüşüm. Buna Illich'in kavramlar sözlüğünden ödünç alarak, yozlaşma da diyebiliriz. İnsanı uzamdan, kendi belirlediği yaşama alanından, deneyim ve inançla çizdiği sınırlardan geri dönülmez biçimde koparan modernleşmenin sürükleyip bıraktığı yerdeyiz. Illich'e yeni bir gözle tekrar bakmaya başlarken, bu kitapta söylenenlerin uzak referanslarını anlamaya çalışmak, hatta burada suyun H2O'ya dönüşmesinin bir metafordan ibaret olmadığını söylemek bile önemlidir.

Ben de Türkiyeli okurların çoğu gibi Illich'le, Okulsuz Toplum yoluyla, 1985 ya da 86'da tanıştım. O yıllarda üniversitedeydim ve ilk okuyuşta bir eğitim eleştirisi gibi görünen bu kitap, ayağımı bastığım yeri sarsıyordu. Bir süre sonra Illich'in aslında eğitimden değil, modern endüstriyel toplumun bütününden bahsettiğini kavradım. Okullar ve zorunlu eğitim, modern toplumda yaşamayı sürdürebilmek için sahip olmamız istenen tartışılmaz kabulleri yaratan en önemli kurumdu. Ama ne okul tek kurumdu, ne de eğitim tek araç.

Ivan Illich, H2O'nun yazılma hikayesini şöyle anlatır :

"Meksika'da, masamın başında oturuyor, zavallı, kısıtlı Yunancamla kitaplarım arasındaki bazı pasajları çözmeye çalışıyordum ki, bahçıvan, telefonun olduğu diğer binadan beni çağırdı. Dallas'dan birisi arıyor, konuşma yapmaya gelip gelemeyeceğimi soruyordu. "Konuşma yapmak istemiyorum, neyle ilgili ki?" "Şey, bir toplantı düzenliyoruz da, suyu kutlamak için." "Ne? Ben tam da belleği yıkayıp ölülerin ayakuçlarından akıtan ve onları ara sıra şairlerin uğradıkları, bozulmuş bir haldeki anıları toplayıp, şarkılarıyla geri getirdikleri Mnemosyne gölcüğüne taşıyan ırmağın, Lethe'nin suları üzerinde oturuyorum. Peki, siz ne istiyorsunuz?" "Şey, biliyorsunuz, Dallas'ın merkezinde bir göl inşa edilecek ve bu amaçla yıkılacak olan bölgede yaşayan çok sayıda Meksikalı var." Ne yaptıklarını biraz daha açıklamalarını istedim ve sonra evet dedim, A diyen, B de demeli. Eğer Mnemosyne ve Lethe diyorsam, Dallas'a da evet demeliyim!

Bana Dallas'da bir göl olup olmaması gerektiği üzerine yetmiş yıldır devam eden tartışmanın kayıtlarını gönderdiler. Dallas 130 yaşında bile değildi ve yetmiş yıldır bu konuyu tartışıyorlardı. Finansman açısından yapılabilir bir şey miydi? Ticaretin gelişmesine katkısı olur muydu? Çevreyi nasıl etkilerdi? Bu türden bütün avantaj ve dezavantajlarını yetmiş yıldır değerlendiriyorlardı. Bir tek şey hakkında ise kimsenin kuşkusu yoktu: bir göl güzel olurdu.

(David Cayley, Ivan Illich in Conversation. Anansi Press: Ontario, 1992)

Dallas'ın kurulduğu günlere dek geri giden, bu yetmiş yılı da içine alan fotoğraflara baktım. Yetmiş yıl önce, merkez parkta, küçük bir gölü besleyebilecek küçük bir dere, ya da bir pınar olduğu net olarak görülüyordu. Ama şimdi yapılacak gölü geri dönüşüm tesisinden geçmiş tuvalet giderleri için bir rezervuar olarak da düşünüyorlardı ve bununla çeşmeler, şelaleler, görüntüleri aksettiren yüzeyler yaratacaklardı. Kimya-sal olarak H2O olan, ama imgelem için, benim tam da o sıralarda okuduğum bütün kaynaklarda suyla kastedilenden baştan aşağı farklı bir şey olan, o yapışkan sıvıyla.

Dallas'da konuşmamı yaptım ve salonda toplanan şehirlileri, kısa ve basit bir şekilde, geri dönüşüm tesisinden geçirilmiş tuvalet giderinin, bir fabrikadan çıkan H2O'nun, şehirlerinin etrafında organize olacağı yeni bir güzellik yaratabilecek bir madde olduğu varsayımı üzerinde anlaşmalarının tuhaf olduğuna ikna etmeye çalıştım.

Sonra da oturdum ve bir arkadaşım için, daha sonra H2O ve Unutuşun Suları adıyla basılacak olan küçük bir risâle, uzun bir mektup yazdım. Suyun bir şey olarak tarihinin izini sürmeye çalıştım. Yüzeyde ve derinde olan, cildin kirlerini yıkayarak uzaklaştıran, ama aynı zamanda da yalnızca bir dokunuşla ruhun derinliklerini arındıran suyun çağlarla yaşıt muğlâklığını kavramaya çalıştım. Bunlar, yani yıkama ve arındırma, tamamen farklı işlerdir. Bu da bana şu anda toplumsal olarak bizden kaçmakta olan bir madde hakkında konuşmak için istisnai bir fırsat sunuyordu."

Ivan Illich, bu konuşmayı 1984'ün Mayıs ayında Dallas İnsani Bilimler ve Kültür Enstitüsü'nde (Dallas Institute of Humanities and Culture) yaptı. Konuşma metni bu kitapta yer alan metinden oldukça kısa ve farklı olarak, Illich'in 1992'de Marion Boyars'dan basılan In the Mirror of The Past: Lectures and Addresses 1978-1990 (Geçmişin Aynasında: Dersler ve Konuşmalar 1978-1990) kitabında yer almıştır. H2O'nun 1986'da Marion Boyars'dan kitap olarak basılmadan önceki hazırlıkları ve ilk basımı da 1985'de Dallas Enstitüsü tarafından yapılmıştır.

                            ***

H2O, Ivan Illich'in ikinci dönem kitapları arasındadır. Yetmişli yıllarda ardı ardına yayınlanan ilk dönem kitaplarında endüstriyel araç ve kurumları çözümleyen, okul, tıp, motorlu ulaşım ve enerji kullanımının yanı sıra, ihtiyaç kavramının ve kalkınmanın radikal bir eleştirisini de yapan Illich, seksenli yıllarda paraya dayalı ekonominin geçim ekonomisine açtığı savaşı ve gölgede bırakılan parasallaştırılmamış emeği, hem yerel değerler, hem de cinsiyetle toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım bağlamında çözümlemeye girişti. Illich'in modern endüstriyel toplumun temel varsayımlarını ve teknolojiyi kültür bağlamında, hatta geç Ortaçağ'dan, 12. yüzyıldan itibaren inceleyerek eleştirdiği kitap ve yazıları, bu dönemin karakteristiğini oluşturdu. Alfabenin, gramerin ve yazının düşünmeyi nasıl dönüşüme uğrattığından, sessizliğin bir ortak mal, ya da "ev"in yaşamın merkezi olmaktan nasıl çıktığına dek, Illich'in ortaya attığı pek çok özgün tema, kurduğu endüstriyalizm eleştirisini daha da derinleştirdi.

H2O, bu dönemin en ilginç denemelerinden biridir. Illich açıkça şu soruyu sorar: Kenti çevreleyen su borularında dolaşan, kimyasal yapısı H2O olan, işlevsel olarak suya benzeyen o sıvının, insanın tarih boyunca su olarak bildiği, yaratılışın ikinci gününde ikiye ayrılan, Lethe'de belleği silen, Mnemosyne'nde mutlak bilgiyi içinde toplayan, vaftiz eder ve abdest alırken ruhu arıtan, antik felsefede tözlerden biri olan, uzamı sınırlayan, pınarlardan çağlayan, ırmaklarda akan ve meydanlardaki ortak köy veya mahalle çeşmelerinden kap kacağa doldurulan; yani temizleyen ve arıtan o şey ile aynı olduğuna emin misiniz? Bildiğimiz, inandığımız, görüntüsüyle kendimizden geçtiğimiz, yani imgelemimizde kimyasal formülünden bağımsız bir şekilde yer eden suyla, büyük plastik damacanalarda evlerimize istediğimiz, pet şişelerde satılan, metreküpüne şu kadar para ödeyip evimizdeki musluklardan akıttığımız, arıtılmış lağım ya da saflaştırılmış deniz suyu kullanılarak üretilen, hatta derin kuyulardan çekilip bir fabrikada ozmotik işlemlerden geçirilen, minerallerinden ayrılıp saflaştırılan, sonra da standart bir formülasyonla tekrar içine mineraller eklenen işlenmiş sıvıyla, yani H2O ile aynı şey midir? Aynı şey olduğu varsayımına sahip olmak, Illich'in adını çok sık andığı, endüstri toplumunun kesin kabullerine (certainty) sahip olmakla birebir örtüşür. Bugün H2O'nun su olduğunu kabul ettiğimiz gibi, otomobile binip bir yerden bir yere gidebiliyor, okullarda öğreniyor, televizyondan haber alıyor, hastanelerde sağlık buluyoruz.

İçinde bulunduğumuz durumu bir tür sapma olarak kabul etmek, kötümserlik ya da nihilizm değil, tarihsel bir düşünme denemesinin sonucudur aslında. H2O'yu okurken, belli bir anlam düzeni içinde yer alan, bunu da kutsallık, ya da mitoloji bağlamında tarif eden bir uygarlığın, kurduğu yeni ekonomik dille, bu tarihsel durumdan nasıl koptuğunu bir kez daha kavrıyoruz. Bir köyde, ya da özgün tarihine sahip bir kent içinde zamanla ortaya çıkmış mahallelerde yaşamakla, modern bir sitede ya da apartman bloklarında yaşamak arasındaki farkın gözümüzün önün-de bütün berraklığıyla belirmesi nasıl kolaysa, çocukluğunda mahalle çeşmesinde sıraya girip su doldurmanın ne olduğunu bilen, ama bugün 19 litrelik plastik damacanalarda içme suyu satın almaya alışmış bizim kuşağın, içinde kaybolduğu bu değişimin boyutlarını görmesi de o kadar kolaydır.

Bir Ivan Illich kitaplığına H2O ile başlamak, sadece Illich'in ana izleklerinin peşinden gitmek adına iyi bir seçim olduğu için değil, başka nedenlerle de bana ilginç geliyor. Küresel ısınmanın hızlanması ve yaşadığımız coğrafyada en yıkıcı etkilerini kuraklık ve su sıkıntısıyla göstermesi, "herkesin suyun değerini daha iyi bilmesine", en azından sürekli suyun yaşam için ne kadar gerekli olduğundan ve tasarrufun öneminden söz edilmesine neden oldu. Ama hangi suyun? Örneğin susuzluktan kaygı duyan insanların en çok sorduğu sorulardan biri deniz suyunu arıtmanın mümkün olup olmadığıdır. Ya da içme suyu tükenen kentlere yüzlerce kilometre ötedeki ırmak sularının tüneller yoluyla akıtıldığını, suyun doğanın içinde süregiden bir akışa sahip olmaktan çıkıp, en erimli şekilde taşınabileceği kapalı düzeneklerin içinde yolculuk eden bir sıvıya (yaşamı sürdürmek için gerekli bir tür ilaç ya da serum gibi) dönüştürüldüğünü görüyoruz. Suya mühendislik mantığıyla yaklaşılması, içme suyu sağlanan göllerin yüzeyini buharlaşmayı önleyecek ince film tabakalarıyla kaplamayı düşündürecek kadar uç noktalara vardırılabiliyor. Buharlaşma, yani ekosistemde süregelen su döngüsünün en önemli olgusu bile, endüstriyel uygarlığımızın hasımlarından biri haline gelmiş durumda çünkü.

Su, ticari bir meta halini almış durumda, şişelenip satıldığında da, kaynaklar özel şirketlere tahsis edildiğinde de görebiliriz bunu. Ama bundan daha da kötüsü, suyun doğanın ritmiyle olan ilişkisini yitirip, bir türlü yağmadığı için topraklarımızı kurutan, ya da aşırı miktarda yağdığı için sellerle, kasırgalarla insanları öldüren gerçek bir düşmana; muhtaç olunan, ama bu kadar da muhtaç kaldığı için çaresizliğe düşen modern insanı öfkelendiren bir kimyasal formüle indirgenmeye başlanması. Elimizden gelse, insanları ve bitkileri susuz yaşayabilecek şekilde genetik değişime uğratmanın yollarını araştırmayı bile normal göreceğiz.

Kuraklıktan ve susuzluktan bu kadar bahsedilen bir dönemde, suyun nasıl H2O'ya dönüştüğünü okumak, belki neden susuz kaldığımızı kavramak için de iyi bir başlangıç olabilir.

Öte yandan H2O, Ivan Illich'in, Türk-çe baskısı için özel bir önsöz yazdığı tek kitabıdır. Illich, bir konuşmasında dilini bilmediği bir ülkeye konuşma yapmaya gitmekten ne kadar çekindiğini, genellikle de bundan kaçındığını anlatır. Yazılarını 3-4 dilde yazan ve kültürel özgünlüklere büyük bir merak ve saygı duyan Illich'in, Türkiye gibi dilini bilmediği, kültürüne de oldukça yabancı olduğu bir ülkede kitaplarının okunacak olmasından duyduğu kaygı samimidir, dolayısıyla. Illich'in, H2O'nun Türkçe'deki, 1992 tarihli ilk baskısına yazdığı bu olağanüstü zariflikteki önsöz, unutulmaz satırlardan oluşur.

Ivan Illich'in ilk kitabı olan 1971 tarihli Celebration of Awareness'a bir sunuş yazan Erich Fromm, Illich'in duruşunu "hümanist radikalizm" diye tanımlamıştı. Fromm, bu sunuşta hümanist radikalizmi şöyle yorumlar :

"Radikalizm ile, belli bir düşünce dizisini değil, bir tutumu ve yaklaşımı işaret ediyorum. Bu yaklaşımla yola çıkmak şu özdeyişte ifadesini bulur: de omnibus dubitandum; her şeyden kuşku duyulmalıdır, özellikle de hemen herkes tarafından paylaşılan ve neticede kuşku duyulmaz ve sağduyuya uygun gerçekler olduğu varsayılan ideolojik fikirlerden.

Bu anlamda 'kuşku duymak', karar ya da kanaate varma yeteneğine sahip olmamak gibi psikolojik bir durumu, yani obsesyonel kuşkuyu imlemez, ama sağduyu, mantık gibi gerekçeler adına ve "doğal" olduğu kabul edilerek putlaştırılan bütün varsayımların ve kurumların eleştirel bir şekilde sorgulanması için gönüllü ve yetenek sahibi olmak anlamına gelir. Bu radikal sorgulama ancak insanlar kendi toplumlarının, hatta bütün bir tarihsel dönemin - Rönesans'dan bu yana Batı kültürü gibi - anlayışlarını normal ve kaçınılmaz görmezlerse ve farkındalık ufuklarını genişletip düşüncenin bilinçsiz yanlarına da nüfuz edebilirlerse mümkündür. Radikal kuşku, açığa çıkarma ve keşfetme eylemidir; İmparator'un çıplak olduğunu ve onun görkemli giysilerinin birilerinin fantazilerinin ürünü olmak dışında bir anlam taşımadığını farketmenin başlangıcıdır.

Radikal kuşku soru sormak demektir; mutlaka yadsımak anlamına gelmeyebilir. Bir şeyi varolanın tam tersini öne sürerek yadsımak kolaydır; radikal kuşku ise karşıt fikirlerin ortaya serilme sürecini içermek ve yadsıyan ve onaylayan yeni bir sentezi hedeflemek anlamında diyalektiktir. (...)

Radikal yaklaşım bir boşluğun içinde ortaya çıkmaz. Hiçbir şeyden değil, köklerden yola çıkar ve kökende, bir seferinde Marx'ın dediği gibi, insan vardır. Ama burada "köken insandır" demek pozitivist, tanımlayıcı bir anlam taşımaz. İnsandan söz ettiğimiz zaman, ondan bir şey değil, bir oluş olarak söz ederiz; onun daha yoğun bir varlık, daha büyük bir uyum, daha büyük bir sevgi, daha büyük bir uyanıklık için gereken tüm güçlerini geliştiren potansiyelinden söz ederiz. Aynı zamanda insanın yozlaşma potansiyelinden de söz ederiz, ötekiler üzerinde kurduğu iktidar için tutkuyla dönüşüme uğrama gücünden ve yaşamı tahrip etme tutkusunun içinde dejenere olan yaşam sevgisinden de.

Hümanist radikalizm, insan doğasının dinamiklerinin taşıdığı içgörü tarafından ve insanın büyümesi ve gizlerinin tamamen ortaya serilmesi amacıyla yönlendirilen radikal sorgulamadır. (...) (Erich Fromm, Introduction. İçinde: Ivan Illich, Celebration of Awareness. Calder & Boyars, Grea Britain: 1971) Hümanist radikalizm, her fikri ve her kurumu, insanın daha büyük bir canlılık ve haz alma yeteneğine sahip olmasına yardımcı mı, yoksa engel mi olacağı noktasından sorgulamaktır."

Altmışların sonlarında ve yetmişlerde Batı'daki ve üçüncü dünyadaki düşünsel ve politik hareketleri derinden etkileyen Ivan Illich'i, son yıllarda giderek unutmaya başlayan tek okur grubu biz değiliz. Dünyanın pek çok yerinde Illich, artık unutulmaya başlanan, "aşıldığı" düşünülen, pek de "moda" olduğu söylenemeyecek bir düşünür. Ama bu durum, Illich'in radikal toplumsal eleştirilerinin geçerliliğini kaybettiği, ya da dayandığı tabanın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bu durum Illich'in tarif ettiği toplumsal düzenin, endüstriyalizmin yarattığı korkutucu yabancılaşmanın ve geri dönülmez bir biçimde bilinmezliğin karanlığına sürüklendiğimiz duygusunun ortadan kalktığı anlamına da gelmiyor.

Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki, aslında seksenli yıllarda sanıldığı gibi sanayi sonrası bir topluma geçmiş, modern endüstriyel uygarlığı, bilgi toplumu ya da başka bir üst toplumsal biçimle aşmış falan değiliz. Endüstriyel üretim ve toplumun endüstriyel kurumların tekelindeki örgütleniş biçimi, en ağır ekolojik ve sosyal sonuçları yaratmaya devam ediyor. Ekolojik kriz ve iklim değişikliği, savaşlar, milliyetçilik ve şiddetin tırmanması, giderek ağırlaşan sömürü ve yoksullaştırma, dünyadaki bütün uluslar ve kültürler üzerine endüstriyel bir hegamonya kurmuş olan ka-pitalizmin bir sonucu olarak yaşanmaya devam edi-yor. Ivan Illich, her okuduğumda, bana hala muhtemelen dünyanın en aykırı seslerinden biri olarak ilgi odağı olduğu yetmişli yıllarda insanlara geldiği kadar şaşırtıcı ve sarsıcı geliyor. Erich Fromm'un dediği gibi: "Onun düşüncelerinin önemi (...), bütünüyle yeni olasılıkları göstererek zihin üzerinde yarattığı özgürleştirici etkide yatar; rutinleştirilmiş, steril ve peşin hükümlü fikirlerin yarattığı hapisanenin dışına çıkaran kapıları açtığı için, okuru daha canlı kılar. (Bu düşünceler) ilettikleri yaratıcı şok yoluyla - bütün bunları deli saçması olarak gördükleri için ancak öfkeyle tepki verenler hariç - yeni bir başlangıç için gereken enerjinin ve umudun uyarılmasını sağlarlar."

Ivan Illich kitaplığını oluşturmak için yola çıkarken, Illich'in, David Cayley'in kendisiyle yaptığı uzun bir söyleşinin en son sorusuna verdiği karşılık geliyor aklıma . "Başka bir sorum yok" diyor, Cayley, "Sizin vermek istediğiniz başka bir cevap var mı?". "Teşekkür ederim" diyor Illich, "Umarım kimse bu söylediklerimi cevap olarak almaz".

Dilerim ki, sorularınız artsın.

Ümit Şahin, Ekim, 2007

Hiç yorum yok: